Ana Sayfa 1998-2012 Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı

Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı

Fikrî yapım gereği bir Türkçü dergide dinî konuların yer almasına karşıyım. Zira, Türkçülük millî, dincilik ise uluslararası, enternasyonal, beynelmilel bir konudur. Tanımları ve nitelikleri gereği bağdaşamazlar. Bir insan, hem “bütün dünya bir yana kendi ulusum bir yana”, hem de “bütün dindaşlarım kardeşimdir” diyemez. Derse, tutarsız olur. Dinler, Tanrı ile insan arasındaki alanda kaldıkları sürece toplumsal sorunlar oluşturmuyorlar, en azından ciddî sorunlar oluşturmuyorlar. Ama nitelikleri icabı değişmez kuralları içeren dinler, niteliği icabı devamlı değişen toplum hayatına karıştıkları anda sürtüşme meydana geliyor. Çünkü durağan, statik toplum modeline göre oluşturulmuş dinler, niteliği icabı hareketli, dinamik topluma uygulanamıyor ve kesinlikle uygulanamazlar da. Uygulanmak istenince sorunlar çıkıyor.

- Reklam -

Türkiye’de de dinî sorun, özellikle Gazali sonrası durağan modelli İslâm’ın, dinamik topluma uymamasından kaynaklanıyor. Türk toplumu, şu mavi gezegende, başı dik, varlıklı ve uygar yaşayabilmek için evrensel toplumsal dinamiklere uymak zorunda. Orta Çağ o kadar gerilerde kaldı, dünya o kadar değişti ki… Bugün Türkiye semalarındaki havanın yeteri kadar oksijen içermesi için Amazon ormanlarının korunması gerek. Bu, şu demektir. Artık Brezilya, millî hudutları içindeki ormanlarının yegâne sahibi değlidir. O ormanları imha etmeye kalkarsa karşısında, içinde Türklerin de bulunduğu, bir dünya ordusu ile karşı karşıya kalacaktır. Veya, Yatağan Santralının kirlettiği hava Amazon ormanlarını olumsuz etkiliyor diye bir dünya hava gücü Yatağan’ı bombalayacaktır. Bu, toplumsal olmayan, çevre ile ilgili fantazi örneği globalleşen dünyaya bir misâl olarak verdim. Otuzbin kişinin katili hapishanemizdeki Öcalan’ı da asamıyoruz bakın…

Eğer durağanlık üzerine kurulu veya esprisi öyle olmadığı hâlde zaman içinde durağan yorumlanmış ve uygulanmaya başlamış din, toplumun çağa ayak uydurmasına engel oluyorsa, o din sorgulanmalıdır. Bu genel fikrimden sonra şimdi somuta geliyorum. Eğer İslâm dini Türklerin zamana ayak uydurmalarına engel olacak yorum ve uygulamaları içeriyorsa, yani beynelmilel bir husus olarak İslâm, millî bir husus olan Türklüğe sorunlar çıkarıyorsa, bu durumda bir sınır ihlâli söz konusudur ve böylece her Türk din hakkında fikir yürütebilir. İşte bu bakımdan ben de, “bir Türkçü dergide dinler hakkında fikir yürütülmemelidir”… prensibimi bir kenara bırakıyorum, çünkü bu sınır ihlâli, yani dinin bireysel ala ndan toplumsal alana geçme durumu, yani çağa uymayan dinî yorumların Türk toplumunu durağanlaştırma tehlikesi söz konusudur. Türkçü olarak da benim önceliğim yaşayan ve yaşayacak Türk ulusudur. Statik karakterli dinler ile dinamik karakterli toplum arasındaki savaş, tarih kadar eski ve evrensel. Dinler, ilk veya Orta Çağın çöldeki çok ilkel bir insan ile bugün bilgisayar karşısında çapraşık programları işleyen insanı hâlâ aynı kurallara tâbi tutmak istiyor. Orta Çağın çöl adamı beş değil on beş kez namaz kılsa ne olur? Hiç! Ama bugünün insanını beş kere üretimden, hizmetten alıkorsanız, çok şey olur. Onun için bugün üç, yarın için iki kez namaz gerekebilir.1

İşte bu bakımdan ben bazılarının “İstanbul Konsilli” benzetmesini yaptıkları toplantıyı olumlu karşılıyorum, hattâ, dağ fare doğurdu diyenler olduğu hâlde… Benim internet üzerinden printer çıktısı aldığım yazılar şimdiden (haziran 2002 başı) bir parmak kalınlığında. Tabiî ki kararları içeren maddeleri inceleyecek değilim. Çok önemli tespit şu: Bugünkü yorumu ile din, toplumun ihtiyaçlarını karşılayamamakta ve çatışma olmakta, yani dinî terminoloji ile, insanlar “günahkâr” olmaktadır. Benim dosyaladığım fikirler kabaca iki kategoriye ayrılabilir: a) Ortodoks, fundemantalist görüş. Dinî kurallar asla lâfzî anlamları dışında yorumlanamazlar. Yani toplum, geri kalmak, ızdırap çekmek pahasına da olsa, belirli coğrafya ve kültürün egemen olduğu Orta Çağ şartlarında tutulmalıdır. Ve b) Kurallar zamanın şartlarına göre yorumlanmalıdır. İstanbul toplantısı, resmî adıyla “Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı”, bu yönde adım atar izlenimini vermiş bulunmaktadır. Asırlardır kapalı duran “içtihad” kapısı açılmış veya aralanmıştır.

Son zamanlarda Türkiye’de misyoner faaliyetlerinin arttığından, deprem bölgesinde 2500 kişinin Hristiyan olduğundan söz ediliyor.2 Bunlar büyük ölçüde bizim dinci fundemantalist, Arap kafalı ve güdümlü, siyasal İslâmcıların abartıları. Benim önemli bulduğum husus şu: İslâm mı itiyor, Hristiyanlık mı çekiyor? İşi kim yokuşa sürüyor, kim kolaylaştırıyor, kim çağdışı kim çağdaş? Cevabım kesin: İslâm itiyor, özellikle de kaliteli beyinleri! Hristiyanlık da sıfır maliyetle topluyor. Cahil olan anneannem cehennemci idi. Okumuş olan halam ise cennetçi. Çocukluk ile delikanlılık arası çağımda günde birkaç kez anneannem beni cehennemlik ilân ederdi. Bir ara neredeyse bunalıma girecektim. Gayrı şuurî olarak, benim için kurtuluş yok, diye düşünmeye başladım ve tabiî sonra da-deyimi lütfen bağışlayın- “anasını satayım, yanarsam yanarım!” demeye başladım. Anneannem aslında ne de iyi bir Anadolu kadınıydı ve beni de ne çok severdi. Ama camideki vaiz yok mu, işte o cehennemlik beni ittiriyordu, bana “anasını satayım!” dedirttiriyordu. Cahil vaizlerden kurtulalım dedik İHL’ler kuruldu. Nasıl Köy Enstitüleri komünist de üretti ise İHL’ler de çoğunlukla yobaz üretti ve üretiyor.3 Eğer biz Türkler, dini, dinlerin maksadı, hikmet-i vücudu olan “iyi insan olmak”, “kâmil insan olmak” özü dışında yorumlarsak, ilk olarak insanları lâdinî yapar, yani dinden soğutur, sonra da zamanla papazın kucağına atarız.4 Çünkü Hristiyanlık uzun zamandır “iyi insan” temasını işliyor. Papa bile iyi insan olan ateistlere cenneti mümkün görüyor. Bu da bir insan kafası ürünü olan ve her aydın insanın ortak paydası olması gereken “insanlık” ideali6 ile örtüşüyor. Okumuş, aydınlarmış insanı küçümsemeyelim. “Ârif’e din gerekmez” sözü de bir Müslüman bilgenin sözü. Yaşar veya yaşayamaz ama AB aydınlanmışların görkemli bir eseridir ve şimdilik ulus-devletin sonu da değildir. Konuya dönersem, cari İslâm yani bugün uygulanan İslâm kesinlikle iticidir, çağa uymamaktadır. Kötü beyinler iyi beyinleri İslâm’dan kovmaktadır. Diyanet’in girişimi İslâm’ın korunması için yetersiz de olsa yerindedir. Dinler sosyolojik müesseselerdir, beşeriyetin bir ihtiyacını karşılamaktadır, ama beşer dinamiktir… Diyaneti bu toplantının organizasyonuna zorlayan da Türk entelekyasının güçlenen dinamizmidir. Bu dinamizmin bir ayağı çağdaşlık, sekülerlik ise bir ayağı da “Türklük”tür. Türk halkının tercümanı ve yönlendiricisi olan Türk entelekyası, ibadeti de onun çağrısını da Türkçe istiyor. Bu, sağlıklı, bilinçli, Türk’e yaraşır, ve “er, ama geç değil” gerçekleşecek bir “Türkçe” istektir!

Şimdi, bir başka konuyu dile getirmek istiyorum: Ben şahsen seküler düşünceli ve deist felsefeli bir kişiyim. Gagavuz Türklerini özbeöz kardeşim sayarım ve “bugün bir kerimem olsa putperest kalmış bir Türke tezvic edebileceğim”6 kesindir. Ama din değiştirmelere karşıyım. Gagavuzlar Hristiyan kalsın, bizler de Türk Müslümanı kalalım, derim. Özbeöz kardeşlerimiz Alevîler de inandıkları gibi Müslüman kalsınlar, derim.7 Bundan bir süre önce Readers’e Digest’in Almanca versiyonu olan Das Beste dergisinde, Dalay Lama ile yapılan bir mülâkatı okumuştum. Dalay Lama’ya Almanlardan Budizme geçenler oluyor, ne dersiniz? diye soruyorlar. Dalay Lama’nın cevabı çok ilginç, bilgiçce ve olgun bir din adamına yakışır nitelikte. Mealen diyor ki: “Tavsiye etmem, din değiştirmek insanların mânevî dengesini bozar, huzur yerine huzursuzluk doğurur, herkes huzuru ancak içinde doğup büyüdüğü dinde bulur…” İşte, din adamı ben buna derim! Bilmem, Müslüman olan Hristiyanlar için aynı soru bizim ilâhiyatçılarımıza sorulsaydı ne derlerdi?

DİPNOTLARI

- Reklam -

1. Bu bakımdan, namaz kılmayanın namaz vakitleri ve icrası hakkında fikir yürütmeye hakkı yoktur, tekerlemesi geçersizdir. Çünkü uygulama kişisel alan dışında toplumu etkilemektedir. Bana hizmet vermesi gereken kişi, namaz bahanesi ile, yerinde bulunmuyor, oruç mamuru sertleştiriyor, direksiyon başındaki şoförü uyuklatıyor vs.

2. Biraz ironik bir durum ama, Aydınlık dergisi de Hristiyanlaştırmadan rahatsız ve şikâyetçi! Bu meyanda Cevizkabuğu programına katılan Vatikan ve Caritas temsilcilerinin bu tür faaliyetleri kesinlikle reddettiklerini de belirteyim.

3. Sakarya Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi dekanı Prof. Mehmet Erkal ilköğretim okullarında din dersini sınıf öğretmenleri değil ilâhiyatlı öğretmenler versin, demiş (Vakit 13.05.2002). Kanaatimce bu eğitim sistemimizi, hattâ Türkiye’yi çökerten bir uygulama olur, bu arada türban virüsü körpecik çocuklara da bulaştırılır! Bir de Aksiyon dergisinin 3 Haziran 2002 sayısından alıntı yapıyorum, sayfa 16. “… Alman cumhurbaşkanı Rau da okullarda İslâm din dersinin Almanca verilmesini savunmuş. Kur’an kurslarının gençleri köktendinciliğe sevkettiğini belirtmiş”… Yani virüs Almanya’ya da sıçramış!

4. Tabiî bu hiç olmayacak bir fantazi. Hattâ Hristiyanlar Müslümanların toptan Hristiyanlaştıklarını, Müslümanlar Hristiyanların toptan Müslümanlaştıklarını istemezler asla. Dinlerin bir de kültür boyutu var. Hristiyan olan Müslüman, İslâm kültürlü Hristiyan olur. Müslüman olan Hristiyan da Hristiyan kültürlü Müslüman olur. Yani, yeni din, içeriksiz bir kılıf olarak kalır.

5. Ben, fikir yapım ve Türkçülük konseptim sonucu, ulusal düzeyde “önce Türk ve Türklük” diye düşünürüm. Ancak, tüm uluslar “önce ben” temasından vazgeçerse ben de “önce Türk ve Türklük” konseptimden vazgeçerim. Bu bakımdan bu şartlarla küreselleşmeye de karşı değilim. “öteki” de bir insan, tıpkı benim gibi…

- Reklam -

6. Ahmet Ağaoğlu, Süleyman Nazif tartışması. Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, sayfa 19, Kanaat Kitabevi, İstanbul 1938 (?)

7. Benim ilk nüfus cüzdanıma bana sormadan “hanefi” yazmışlar da…

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -