Ana Sayfa 1998-2012 “Galeyân ve Zaaf Sadra Cefâ Verir”

“Galeyân ve Zaaf Sadra Cefâ Verir”

Ne zaman, sosyal muhtevâlı bir tehlike ile karşılaşsak, Türk âile yapısının çok sağlam olduğuna dâir kanaate sığınıp tesellî arıyoruz. Hiç farkında değiliz ama, güvendiğimiz o dağa da kar yağmış. Her çeşit dış müdâhaleye metânetle göğüs geren ve iç disiplininden aslâ tâviz vermeyen Türk âilesi, derin yaralarla boğuşmaktadır.

- Reklam -

Bu neticenin elde edilmesinde, hem içimizde, hem de dışımızda az gayret sarf edilmemiştir. Kabahati, sâdece global gelişmelere yükleyip, kendimizi kenâra çekmenin, hakkâniyetle alâkası yok.

Eskiden, âilenin yanında yer alan ve ona ters düşmeyen sokakla okul, maalesef, bugün âileyi rakîb olarak görmektedirler. Daha da kötüsü, akla gelebilecek en aşağılayıcı ithamlar, sokak ve okuldan âileye yöneltilmektedir. Neredeyse, âileye mensûbiyet, suç kabûl edilme merhalesine taşınmıştır.

Gayr-ı meşrû münâsebetleri, alenî ahlâksızlığı teşvik ve empoze faaliyeti, her türlü arsızlık rekorunu üst üste kırarak diş parlatıyor.

“Bekâret kemeri” fantezileriyle yapılan paparâzi edebiyâtı (!), Türk âilesini müebbed hapse mahkûm etti. Nikâhın, önceleri dinî olanına hücûm edenler, şimdi resmî nikâhı da lüzûmsuzluk vâdisine gönderdiler. Ne demekse, “birlikte yaşamak” diye bir münâsebetsizliği, akıllarınca modern (!) hayâtın vazgeçilmezi hâline getirdiler. Türk âilesi komada…

Âilesini komaya sokan bir cemiyet, başka müesseselerini muhâfaza edebilir mi? pek mümkün görünmüyor.

Hani; “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” meseli var ya, o hesap, âilesi perîşân olanın, başka neyine bakacaksın?

- Reklam -

Okulumuz ne durumda? Derseniz, bir başka fâciâ manzarası da orada bulut ağdırıyor. Âileyi hiç kaale almayan, bütün mânevî değerlerimizi horlayan bir zihniyete sermâye kılınan Türk maarif sistemi, hamiyetli insanlarımızı çarkında öğüte öğüte bugünlere geldi.

Bâzılarının hâlâ, adını anarken bile rûhî istihâleler geçirdiği “Köy Enstitüsü” modeli dahî, bugünkü pejmürdeliğin yanında seviyeli kalıyor. Başarının değil, tembelliğin ve yerinde saymanın mükâfatlandırıldığı mevcud okul yapısı, Türk milletine sâdece oyalanma fırsatı veriyor.

Anaokulundan üniversiteye kadar bütün eğitim kademelerini; ilme, akla, sağduyuya ve -en önemlisi- âileye yabancı hâle getirdik. İçinde, bize âit fiske miktârı hisler kalmış insanımız; gönlünde, beyninde fırtınalar kopmadan, okulların önünden rahatlıkla geçebilir mi? Göze ve kulağa hitâb eden titreşimler, hep hayâl kırıklığı ve bedduâ şeklinde tezâhür ediyor.

Sokağına hâkim olamayan milletler, ne yaparlarsa yapsınlar, felâh kapılarını aslâ açamazlar. Çünkü, hiçbir meziyet sokağa rağmen gün yüzüne çıkamaz.

Hâl-i hazırda, Türkiye’nin sokakları, âile ve okul ümitlerini çuvala koyup denizin derinliklerine göndermiş bulunuyor.

- Reklam -

Sokak, elbette; yol döşemesi, kaldırım taşı gibi maddî görünüşüyle değil; millî, örfî, dinî hasletlerimizi un ufak eden değirmen heybetiyle karşımızda.

Yıllardır verilen tâvizlerin, koparılan hayat ağacı dallarının ve infilâka hazır cemiyet dinamitlerinin azdırdığı sokak, içimizdekilerin doldurduğu bir yol gölgesi gibi görünse de; araştırıldığında, yâd ellerden sulandığı anlaşılır. Kökü dışarıda günah fidanlarının; ahlâksızlık, arsızlık, dinsizlik aşılarıyla beslene beslene aldığı hâl, gerçekten korkulacak, ürkülecek ebâda ulaştı.

Vitrinler, afişler, tabelâlar, dışarıdaki kısmı içeridekinden fazla oturma, yeme içme mekânları; cepdeki, cüzdandaki parayı, mıknatıs misâli kendine çekiyor.

Zaten, sokakdaki anarşinin nihâî maksadı, paranın şahsında maddenin mâbudlaştırılması. Bunda da sona yaklaşıldı. Artık, gün sayıyorlar.

İnsanın, düşebileceği en çukur yer, sokaklarımızda tekerlek takmış dolaşıyor. Seyrinden zevk alanlara ve bundan şifâ umanlara hezâr âferin!..

Halk tabâbetinin en mühim şûbesi, herhâlde şifâlı bitkiler hakkındaki mâlûmât olmalı. Son zamanlarda, medyatik tıbbın dilinde de, en çok dolaşan sözler, nebâtâta dâir.

Bir vakitler, “kocakarı ilâcı” diye horlanan, aşağılanan bu, otlarla tedâvi usûlü, bütün Dünyâ ile birlikte bizde de manşet ihtilâli yaptı.

Bunun pek çok sebebi arasında öne çıkan bir-iki husus, insan tabiatındaki “aslına rücû’” hasletini gösteriyor. Topraktan gelen âdemoğlu, yine topraktan beslenen nebâta “çâre” gözüyle yönelirken, ilmin ve teknolojinin desteğini inkâra yeltenmiyor. Ancak, lâboratuvar, klinik testlerinin acze düştüğü noktalarda, mûcize arayışı, nazarları botanik âlemine çeviriyor.

İşin temelinde, insanlığın derin tecrübesi olmasa, bitkide şifâ aramayı defe koyanlara belki arka çıkılabilir. Lâkin, Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın memnû meyveye meylinden bugüne uzanan hayat çizgisi, hep yaprak, kök ve dal aralarında dolaşmış. Bu yüzden, “hâzık hekim” olmanın baş şartı, “Lokman”ca davranabilmekte yatıyor.

Mânevî değerler hânesinin, her geçen gün biraz daha virân olduğu zamânımızda, tesellî arayanlara, bu asla dönüş mâcerâsı, tanıdık cümleler söyleyebilir.

“Mûcize”nin bir başka görünüşü, ümide cevap verirken çektirdiği fotoğraf…

“Jenosid” sözü, gündelik konuşma sermâyemizden çıkmaz oldu. Soy esâsına dayalı toplu imhâ vebâlleri, târihin kara sayfalarını kararta kararta günümüze uzanıyor.

“Jenosid”e mâruz kalmış soylar arasında hiçbiri, Türk soyuna revâ görülen katl-i âm canavarlığına muhâtab olmadı. Buna rağmen, değişik zaman dilimlerinde Türklerle aynı coğrafyada yaşamış bir kısım yalancı mum yakıcılar; hem Türk soyunu kırmışlar, hem de Türk’e Jenosid bühtânında bulunmuşlardır.

“Eşyânın tabiatı”, hangi düşünce silsilesinin özeti ise, Türk’e Jenosid yakıştırmak da, mantıksızlığın fotokopisi.

En son, TBMM çatısı altında siyâset yapma ruhsatı almış bir partinin başkanı (!), Kürtlerin Türkler mârifetiyle soy kırımına uğratıldığını söylemiş. Ziyâ Gökalp merhûmun “Vatan” manzûmesinde:

“Bir ülke ki, toprağında başka ilin gözü yok,

Her ferdinde mefkûre bir; lisân, âdet, din birdir…

Meb’ûsânı temiz, orda Boşo’ların sözü yok,

Hudûdunda evlâdları seve seve can verir;

Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!”

diyerek tablolaştırdığı “Meclis” yapısı, bugün ne yazık ki, bozulmuş ve Boşo’lara söz düşmüştür.

Türk’e Jenosid töhmeti sipâriş edenler, önce boy aynasında kendilerine baksınlar. Bunu yapamayanın sözüne kim inanır?

Şinâsî, Mustafa Reşid Paşa’yı övmek maksadıyla kaleme aldığı “Kasîde”de, “Tanzimat Fermânı yazıcı ve okuyucusu”na hitâben:

“Bir ıtık-nâmedir insana senin kânûnun,

Bildirir haddini Sultân’a senin kânûnun.”

diye yüksek perdeden sesleniyordu.

1839’u tâkib eden yıllar gösterdi ki, Tanzimat Fermânı ne köleleri âzâd etti, ne de – Türk Devleti ve milleti dışında kimseye haddini bildirdi.

Tabiî, bu arada Sultân’la onun vezîri niçin birbirine rakîb gösterilir? Anlaşılması zor, çetrefil bir durum.

1908’de Kaanûn-ı Esâsî’nin yeniden ilânı, Makedonya şehirleri başta olmak üzere Osmanlı coğrafyasında şenliklere vesîle olur. Şuûrsuz kalabalıklar, sokaklara dökülür ve akla-hayâle gelmedik çılgınlıklar yapılır.

Asya’nın tamâmına yakınını gezerek 23 Temmuz 1908 günü İstanbul’a gelen Abdü’r-Reşid İbrâhim Efendi’nin ağzından Süleymâniye Kürsüsü’nde konuşan Âkif:

“Bir de İstanbul’a geldim ki, bütün çarşı-pazar

Nârâdan çalkalanıyor, öyle ya: Hürriyet var!…

Galeyân geldi mi, mantık savuşurmuş, doğru:

Vardı aklından o gün, her kimi gördümse, zoru.”

mısrâlarıyla, bu çılgınlık manzarasını anlatıyordu.

Galeyânın, Türk milletine neler kaybettirdiğini anlamak için, düne dönmek kâfi. Daha öncekiler de, oradan görünür…

Ânında fark edilip telâfisi için tedbir alınmayan gaflet hâlleri, kısa zamanda ihânet noktasına taşınır. Hâlâ, “terör” adı takılan ve hakikî yüzü görülemeyen hâdisenin çapını ölçmede, beceriksizlik tâlimlerine şâhid oluyoruz.

Ortada duran tasın dibi deliktir. O deliği tıkamadan atılacak her adım, boşa gider. Bu yüzden, işe alfabeden başlamak icâb ediyor.

Lâçkalaşmış, yalama limanına demir atmış, bürokrasinin en hantalına ve ömür tüketinine müebbeden mahkûm olmuş bir devlet mekanizması, günbegün kara deliğe yaklaştığını hissettiriyor.

Geçenlerde, kendisinden rüşvet aldığı suçluyu serbest bırakan hâkimin haberi, milletin kalbine kor olup düştü. “Hukûkun üstünlüğü” üzerine ana okulunda başlattığımız tekerleme temrinlerinin ne işe yaradığını, bu şekilde gördük.

Tuzun koktuğu yerde, kokuyu önlemenin çâresi kalır mı? Geldiğimiz, getirildiğimiz kaya tepesi, maalesef böyle görünüyor.

Mukaddeslerini ucuz bahâya mezâda çıkarmış cemiyetler, her ne kadar yolda yürüyor gibi davransalar da, ayak uçlarıyla kendi kuyularını kazarlar.

Türk milletinin en mühim mukaddesleri arasında “vatan” mefhûmu başı çekerdi. Maalesef, bugün vatanımızın bütünlüğü pazarlık masasına yatırılmak istenmektedir. Bunu idrâk edemeyenlerin, sonradan nedâmet besteleri yapmaları, sadra cefâ verir…

Yatıp kalkıp demokrasinin faziletinden bahsedenler, “vatan toprağı” üzerinde dolaştırılan kara bulutlara hiç aldırış etmiyorlar.

“İnsan hakları, hürriyet, demokrasi” tarzındaki tâbirleri, “vatan”ın önüne çıkarmak, koca Cihân İmparatorluğu’ndan vazgeçmemize mal oldu. Görünen o ki, bu târihî trajediden kâfî miktarda ders, ibret alınmamış.

Nâmık Kemâl’in:

“Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet!

Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretden.”

mısrâlarına sığdırdığı bu “vatansız hürriyet” psikolojisi, yeni ve milenyum boyalı ilâvelerle bizi sarmaya devâm ediyor.

Memleketin mâlûm bir bölümüne, en yukarıdan başlayarak, devlet büyüklerinin seyâhat etmeleri, eşyânın tabiatından olacağına, cesâret imtihânına vesile addediliyor.

Başbakan’a, nisbet olsun diye, kasten toplatılmamış çöp dağlarını takdim eden bir zihniyeti, hâlâ demokrasinin icâbâtı içinde sayabilir misiniz? Sayarsanız, ardından sökün eden sayıklamalara da katlanmak mecbûriyetinde kalırsınız.

Ayaklanma provalarının alenî hâle getirildiği 1908’de, II. Meşrûtiyet’i ilân edip vatanı küçülten bir yakın geçmişimiz var. Kendi geleneğimizi, târihimizi, ibret, terazisine çıkaralım. Öncelik vatandadır. Vatanın olmadığı yerde, insânî hiç bir fazîletden söz edilemez…

Cerahat toplamış yaraların tedâvisi, çok dikkat isteyen bir iştir. Usûlüne uygun davranılmazsa, hastanın âkıbeti hayra yorulmaz.

Türkiye’nin içine çekildiği “Kürt” tartışması; vaktiyle tâtile çıkarılan akıl, vicdan ve cesâret erleri meydandan uzaklaşınca irin toplamaya başladı. Ürkek, çekingen, “elâlem ne der?” psikolojisi yüzünden, yanlış üstüne yanlış yapıldı. Hem, bunca genç insanımız şehîdliklere tevdi edildi, hem de yara, pansuman kabûl etmez hâle geldi.

“Devlet”, müşfik ve heybetli görünmekle Türk’e mahsûs olma hakkını kazanır. Binlerce yılın, bütün Dünyâ insanlarına öğrettiği bu husûsu, maalesef Türk Devleti’ni temsîl makâmında bulunanlar, unuttu gitti.

Gündelik hayâtın ve de kaderin hırpaladığı muhtaç vatandaşına “baba” nazarını gönderen “hamiyetli devlet”; Başbakan’a çöplü sokak manzaraları revâ gören cüce idrâklilere de, nasıl bir kayaya çarptıklarını göstermelidir. Bu yapılamadığı içindir ki, TBMM’de Türkiye’nin federasyon haritası (!) dağıtılmaya başlanmıştır.

İktidar mevkiindekiler “muktedir” olamadıkça, savsaklama zincirine yeni halkalar ilâve edilecektir. Başka milletleri bilemeyiz ama, Türk milletinin, hemen her sıkıntı ve rahatsızlıkta, geçmişinden alabileceği muhtelif tavsiye mektupları vardır. Türk târihini, bir de reçete hassâsiyetiyle ajandaya kaydetmek lâzım. Cerrahı yanlış adreslerde aramaktan gınâ geldi…

Hitler Almanyası’nda Nazi tâkibinden kurtulmak isteyen bir grup Yahudi, yer altındaki kanalizasyon kanallarından birine saklanır. Alman askerlerinin ayak seslerini ve silâh şakırtılarını dinleyerek burada geçirdikleri zaman, hem bitmeyecekmiş gibi gelir, hem de umutlarını marangoz rendesine sürter. Derken, üzerlerindeki rögar kapağı zorlanmaya başlar. İşte, tam o sırada, Yahudi topluluğu, aralarındaki târihçi arkadaşlarının üzerine abanır. Yaklaşan ölümle, en son târihçi Yahudi tanışmalıdır ki, bu ânı yarınlara aktarabilsinler. Bu felâketten sağ çıkma ihtimâli olursa da, bu, târihçi Yahudi için en yüksek nisbete yükseltilmelidir.

Bugünkü İsrâil realitesinin pek çok dayanağı arasında, bu anekdottaki temanın payı, unutulmayacak ölçüdedir. Çünkü, binlerce yıllık bekleyişin sonunda gerçekleşen İsrâil rüyâsının, târih şuûru ile sahnelendiğini bilmeyen yok.

Aynı hassâsiyeti gösteremediğimiz ve târihimize üvey evlâd muâmelesi yaptığımız için, bugün telâşlardayız. Bunca yıldır, hakikî yüzünü gizlediğimiz o kadar çok târihî şahsiyetimiz var ki, hangisini söylesek, diğerleri sitem eder…

Türk milletinin vâr oluş ve geleceğe uzanış hikâyesinde, her satırı bir altın öğüt hükmünde olan târihimiz, senaristlikten azledilmiştir. Acımızın çekirdeği, bu târihsizlik özüyle doldurulmuştur. Okullarımızdaki târih öğretimi, zâten eğreti duruyordu, şimdi tamâmen kaldırdık ve rahat (!) ettik…

Sergerdelik, kaanunların boşluklarından ve idâre makâmındakilerin gafletinden cesâret alır. Hıyânete açılan kapının hafif aralık bırakılması, tez zamanda sonuna kadar açılmasına sebep olur. “Dün” dediğimiz vakit yekûnu, bu “açık kapı” hikâyeleriyle doludur.

Türkiye üzerinde oynanmak istenen oyunun hülâsası; aynı bölme parçalama gayretinin yeni versiyonudur. Bundan, kimsenin şüphesi olmasın. Vaktiyle, bu çilekeş millet, benzer tuzaklara çok düşürüldü. Kiminden yara almadan çıkmayı başarmasına rağmen, bâzı desiseler, telâfisi olmayan kayıplara yol açtı.

“93 Harbi” diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus vuruşmasından geriye, kolu kanadı kırılmış bir Türk Devleti kalmıştı. Aynı savaşın öncesinde, Rus tahrîkiyle azdırılan Sırp, Bulgar, Yunan vs. çeteleri, kendi inisiyatifimizle ber-tarâf edilebilseydi, Yeşilköy’de Rus’dan aman dilemeyecektik.

Şu anda, Türk yurdunu kana bulamak isteyen dış güçlerin adresleriyle, 93 Harbi arefesinde Balkan coğrafyamızı karıştıran kepçeyi tutan eller, ortak özellikler taşıyor.

Milletden birlik-berâberlik bekleme nutukları, netice itibâriyle nazârîdir. Esas yapılması gereken şey, devletin azmini, gücünü ve de haşmetini, densizlik erbâbına göstermektir. Aksi takdirde, zaafımız kuvvet bulur…

Gâileleri azaltmanın imkânı kalmadıysa, durum endîşe edilecek hâle gelmiş demektir. Bu işin, elbette sihirli formülü falan yok. Dirâyet, azîm, metânet ve -en fazla- istikbâle bakış açısında isâbet lâzım. Sonuncusuna “hiss-i kable’l-vukû” da diyorlar.

29 Mayıs 1453’de İstanbul’u fethettiğinde, Fâtih Sultan Mehmed’in hükümdâr başına üşüşen gâile mikdârını tahmin edebilir misiniz? Bâzıları, Fâtih’e diş bileyen memleket ve devlet taburunu sâdece Avrupa kıt’âsına sığdırıyor. Hâlbuki, bir o kadar hasım ve rakîb de Doğu cihetinde vardı. Üstelik, bunların tamâmına yakını soydaş ve dindaş kategorideydi.

Düzineler sayısınca, Sultan Mehmed-i Sanî’nin karşısına dizilen bu devlet ve devletimsilerin hepsi, 1481 yılına gelindiğinde Osmanlı tesbîhine geçirilmiş bulunuyorlardı. 1453-1481 arasındaki zaman nehri, Türk târihinin en hoş temâşâ zevki veren şelâlesini akıtmıştı. Arada, Belgrad ve Rodos gibi hafif diş ağrıları bulunsa da, bu 28 yıllık saâdet devri, Türk nizâmına iltihâk eyleyen diyar, devlet, beylik, prenslik sayısını Rekorlar Kitabı’na kaydettirmiştir.

Fâtih’i, İstanbul’un Fethi dışındaki mâcerâsında tâkib etmek, öyle her babayiğidin harcı değil. Fethettiği İstanbul’da, ömrünün kesintisiz bir yılını geçiremeyecek derecede meşgûl olan büyük Türk, son nefesini bile bu şehirde verememiştir.

Hiçbir muvaffakiyetin tesâdüfî kazanılmadığını anlamak isteyenler, Fâtih’in hayat şiirini ezberlesinler…

İnsanın kendisiyle barışık olması, hemen bütün fiillerine müsbet mesajlar gönderen bir güzel duruştur. Aksi hâlde, sâdece san’at eserlerine yapışan rûh burkuntuları alkış toplar. Ahmed Hâşim’in, “baş”ından şikâyet eden ve onu vücûduyla bir arada görmekten cinnet raddesine yürüdüğü hafakanlı dakîkalar, Türk şiirine fevkalâde renk ve ses ilâveleri sunmuştur.

Ferdî sâhanın olduğu kadar, mâşerî hayâtın huzûru da, bu memnûniyet derecesine bağlı.

Son günlerde, değişik mahfîllerden yükselen “beğenmeyen terk etsin!/Ya sev, ya git!” meâlindeki tansiyon arttırıcı sözler, aynaya bakışımızdaki öfke dozunu ele veriyor.

“Vatan”, nasıl kazanılır? “Millet”, nasıl teşekkül eder? Bu sorulara verilecek cevapların, târih ve ahlâkiyât başta olmak üzere, bilumûm “millî tereke”yi sırtlamış olması gerekiyor. Yoksa, “kem-küm” makâmının basit dâiresi içine hapsolur kalırız…

Böyle zamanlarda, geçmişin parlak sahifelerinde fazla oyalanmadan, hezîmet ve felâket getiren ânlarını iyice idrâk etmek lâzım. “Vatan” ve “millet” mefhûmlarının kudsiyet ve ciddiyeti, ancak bu şekilde hakikî yerine konur.

Türk milletinin Anadolu topraklarına nereden ve hangi istikâmetden geldiğini, bilmeyenlere öğretmenin; unutanlara hatırlatmanın tam vaktidir. Malazgird’den Dumlupınar’a giden yol, pek çok belirsizliği ortadan kaldıracak trafik ve akl-ı selim hacmine sâhiptir…

 

Orkun'dan Seçmeler

3 Mayıs Yaklaşırken

Zapsu’daki Puşkini

- Reklam -