Ana Sayfa 1998-2012 Fatih ve ülkü

Fatih ve ülkü

- Reklam -

BU çalışmamızın amacı, millî tarih süzgeciyle ve idealist tarih telâkkisiyle, Fatih Sultan Mehmet Han’ı ve İstanbul’un fethini, satırbaşlarıyla, aktarmaktır.

Tarih: millî sevgi ve millî kini aşılayan; kavgalar manzumesinden oluşan bir terbiye vasıtasıdır(1).

Tarih, bağlı bulunduğumuz toplumun belli zaman ve alanda çıkarını sağlayacak bilgi, düşünce ve duyguyu verir(2).

- Reklam -

Atatürk’ün deyimiyle, “tarih, bir milletin nelere müsait olduğunu ve neler başarabileceğini gösteren en doğru kılavuzdur.”

Millî tarih, en yüce sevgi olan vatan-millet sevgisini aşılar ve toplumda, fedakârlık ve dayanışmayı pekiştirir. Millî tarih şuuruna eren kişi, nereden gelip, nereye gittiğini; ne için yaşayacağını ve neye hizmet edeceğini çok iyi bilir. Millî tarihe dayanmadan, ondan güç almadan, ileri hamleler yapmak ve orijinal eserler meydana getirip dünyaya yön vermek mümkün değildir(3).

Türk tarihi, millet-devlet tarihidir(4).

Ülkü(=Mefkûre, İdeâl): Temel amaç olarak düşünülen,ulaşmak için çaba gösterilen yüce dilektir(5).

- Reklam -

Ülkü; kudretli, kuvvetli ve coşkun ortak tasavvurlardır (6).

Ortak tasavvur, ortak vicdandaki şuûrlu idraktir. Masallar, destanlar; felsefî, ilmî, hukukî v.b. görüşler, ortak tasavvuru oluştururlar(7). İnsanlıkla hayvanlık arasındaki en önemli farklardan birisi de, ülkü ihtiyacıdır. İnsanın karnı gibi, kafası da acıkır ve bu açlığı, ancak, ülkü giderebilir(8).

Tarihteki bütün toplumsal, kültürel, ekonomik v.d. olay ve olguların temelinde, muhakkak bir fikir vardır ve bütün ortak olaylar, ülküler sayesinde meydana gelir(9). Ferdin ve toplumun hayatı, çeşitli fikirlerin uyuşması ya da çatışması neticesinde ortaya çıkmıştır. Fikir, şuurun en yüksek mertebesidir. Ülkünün teorik safhasını fikir; fikrin pratik cephesini de, ülkü oluşturur.

İdealist Tarih Telâkkisi: İmmanuel Kant (1724-1804) tarafından sistemleştirilmiştir. İdealist tarih telâkkisine göre; fikir, insanı, dolayısıyla tarihi yönlendirir. Şuurlu insanlar, fikirlerini gerçekleştirmek için harekete geçerler ve böylece, tarih yapılır. Tarihî oluşumda, fikir, eylemden önce gelir. Tarihteki düzen, ancak akılla anlaşılır. İnsanların toplu yaşama mecburiyeti, ferdin aklı ve isteğiyle, bir kısım hürriyetinden vazgeçmesini gerektirir. Bu gelişme de, tarihin esasıdır(10).

İdealizme göre; bütün maddî olgular, fikir neticesinde ortaya çıkar. İnsan, zihninde bir hedef belirler ve buna ulaşmak için eylemde bulunur(11). Bilgi, zihnin eseridir. Bilgi, fikir ve dış verilerin birleşmesinden doğar. Madde, ancak fikir vasıtasıyla hakikat olabilir(12). Toplumdaki hareketler ve dalgalanışlar, âhenk içinde, daima ileriye doğru ve daima yükselen bir ülkünün gerçekleşmesine yönelirler(13). Yüksek nefis ferâgati ve vazife şuuru, idealizmin temel ilkeleridir. Toplumlar, kültürel-millî şahsiyetlerini, fikirle geliştirirler. Tarih, bir varlık alanıdır ve insan iradesinin gelişmesini amaçlar(14).

Türk tarihindeki olay ve olguları, satırba şlarıyla bile incelesek, fikirlerin, tarihimizi yönlendirdiklerini ve eylemden önce geldiklerini; bütün hâdiselerin temelinde, şu veya bu şekilde, ülkünün ya da ülküsüzlüğün olduğunu tesbit ederiz.

Zaferlerimizin temelindeki millî fikir, Türk Cihan Hâkimiyeti Ülküsü’dür. Türk Cihan Hâkimiyeti Ülküsü’ne göre; “Türk milleti, dünyanın en üstün milletidir. Allah, büyük Türk milletini, dünyayı yönetmekle görevlendirmiştir.” Büyük Türk milletinin yaratılışıyla birlikte ortaya çıktığını tahmin ettiğimiz bu asil fikir, Hunlar, Göktürkler ve diğer Türk hanedanlıkları tarafından başarıyla uygulanmış; Oğuz Kağan, Bozkurt, Ergenekon, Dede Korkut destanlarımızla, diğer sözlü-yazılı edebiyatımızda yer almıştır. Oğuz Kağan’ın, “güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar, okumuzun ulaştığı her yeri yönetmesi”; Tardu Kağan’ın, Bizans’a yazdığı mektupta, “yedi iklim, yedi ırkın hükümdarı olduğunu” vurgulaması; Bilge Kağan’ın, “başlıya baş eğdirip, dizliye diz çöktürüp Türk milletinin ilini-töresini düzenleyivermesi; doğuda gün doğusuna, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına, güneyde gün ortasına kadar olan yerleri alması”(15), hemen aklımıza geliveren uygulamalardır.

Türk Cihan Hâkimiyeti Ülküsü’ne, İslam’ın kabulünden sonra, İlâ-yı Kelimetullah (Allah’ın adını dünyaya yaymak), Nizam-ı Âlem (Dünyaya çekidüzen vermek) ve Daire-i Adliye (dünyaya adalet götürüp, zulmü ortadan kaldırmak) ilkeleri eklenerek, Kızılelma (dünyaya Türk Irkı’nın hükmetmesi) fikri, pekiştirilmiştir(16).

Fatih Sultan Mehmet Han, bu mübarek ülküyü, atalarından miras almış ve geliştirmiş; “tek devlet, tek din, tek hükümdarlık” öngörmüştür. Dünya’nın tek hükümdarı olduğunu vurgulamak için, “Sultanü’l barreyn ve’l bahreyn (iki karanın ve iki denizin sultanı)” unvanını kullanmıştır. Çeşitli mektup ve hitaplarında, kendisinden, Türk hükümdarlık geleneğine uyarak, “Ben ki, emir-i ‘azam Sultan Mehmed Beğ’im” şeklinde bahsetmiştir. Mektuplarında, İslâm öncesindeki hâkimiyeti meşrulaştırma formüllerinden olan, “Tanrı’nın inâyetiyle…” kalıbını kullanmıştır(17).

Fatih Sultan Mehmet Han, “Türklük gurur ve şuuru ile, İslam ahlâk ve fazileti”ni irsen devralmış ve ilmen pekiştirerek, bütün fikir ve eylemlerinin dayanağı hâline getirmiştir.

Fatih Sultan Mehmet Han, 1474’de, Uygur harfli Kutadgu Bilig’i, 1479’da da, Atabetü’l Hakâyık’ı İstanbul’a getirtmiş ve bu eserlerden yararlanarak, 1480’deki Otranto seferiyle, Roma Kızılelması’na yönelmiştir. Batı Türklerine, Uygur Türkçesi’ni tanıtmaya çalışmış; Horasan edipleriyle temas kurmuş ve Doğu Türklüğü ile, Batı Türklüğünü, dil ve soy esasını temel alarak, birleştirmek istemiştir(18). Türk koşuğuna uyan remel-i müsemmen vezniyle Türkçe şiirler yazmış; mektuplarında, “…Tengri teg tengride bolmış Türk Bilge Kagan sabım…” ifadesinin mâna ve içerik açısından aynısı olan “Sultan Muhammed Han sözüm” ifadesini kullanarak, “meşru tek Türk hükümdarı” olduğunu vurgulamıştır. Otlukbeli fetihnamesini, Çağatay Türkçesi ile yazdırarak, Türkistan Türklerinin de kendisine tâbi olmasını istemiştir(19). Sarayda kopuz çaldırmış; kendisinin, Oğuz Kağan’dan geldiğini övünerek belirtmiş; torununun ismini “Oğuz” koydurmuştur. Memlûkları, “Çerkez kölecikleri” olarak tanımlamıştır. Şeriatın, bir kâdir-i mutlak olmasına; Arapça ve Farsça’nın resmî dil hâline gelmesine karşı çıkmış; bâtınî tarikatların yıkıcı ve bölücü faâliyetlerini engellemeye ve Osmanlı Türkçesini, ilim dili yapmaya çalışmıştır(20). Anadolu’da, Türk siyasî birliğini kurarak, boylar ve mezhepler arasındaki bütünleşmeyi ve kaynaşmayı sağlamıştır(21). İstanbul’a, Türkmenleri yerleştirerek ve Türkmen vakıf siteleri kurarak, İstanbul’u Türkleştirmiş(22); tabiri caizse, yeni bir Ötüken inşa etmiştir. Balkanlardaki Türk hâkimiyeti, Fatih Sultan Mehmet Hanla pekişmiş; Batı Türklüğü, gaza, cihat ve merkeziyetçiliği uygulayan Fatih Sultan Mehmet Han sayesinde, Avrupa Hunları ve Atilla’dan sonra, tekrar, “imparatorluk” seviyesine ulaşmış; Osmanlı Devleti’nin, Yükselme (Hükmetme) Dönemi başlamıştır(23). Fatih Sultan Mehmet Han, 17 devlet ve beyliği alarak, 964.000 km2’lik Osmanlı toprağını, 2.214.000 km2’ye çıkarmıştır(24). Esas bakımından, 1839’a kadar yürürlükte kalan Osmanlı Anayasası (Fatih Kanunnamesi)’nı yaparak, Devletin uzun ömürlü olmasına büyük katkı sağlamıştır(25).

Hız (gemilerin karadan yürütülmesi) ve üstün teknoloji (havan topu)yi, güçlü istihbarat ve kudretli şahsiyet ile harmanlayan Uluğ Sultan, insanlığın efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ulvî övgüsüne mazhar olarak, Türk’ün, dünyaya yeniden hükmetmesini sağlamıştır.

Satırbaşlarıyla işaret edildiği gibi, Fatih Sultan Mehmet Hanın hal ve hareketlerine “Türk’ü, yeniden dünyanın efendisi yapma fikri” damgasını vurmuştur.

İstanbul, bu fikir temel alınarak fethedilmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, Edirne’de, fetihden az bir zaman önce verdiği tarihî nutkunda; “…Elinde bulunan Osmanlı Devleti’nin, atalarının cihat, cidal ve emekleriyle kazanılarak kendisine miras bırakıldığını; yürekleri yüce hislerle dolu ve korkudan azâde olan atalarının, en müthiş tehlikelere göğüs gererek büyük işler gördüklerini; kendisine düşen vazifenin, şöhretini yüceltmek ve atalarına hayırlı halef olduğunu ortaya koyarak, onların ruhunu şad etmek olduğunu; kendisini, hiçbir engelin yolundan döndüremeyeceğini” vurgulamış(26) ve “Ya kendisinin, İstanbul’u; ya da, İstanbul’un, kendisini alacağını” belirtmiştir.

Fatih Sultan Mehmet Han, “Türk Kut Ülküsü”ne bağlı kalarak, İstanbul’un Fethi’nin, kendisine, ilâhî bir görev olarak verildiğine inanmış(27); İstanbul’u fethettikten sonra da, bu geleneğe uyarak, Ayasofya Camii’nin kubbesine (tıpkı, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in, Masleme Camii mihrabına yaptırdığı gibi), Türk’ün, dünyaya hâkim olduğunu vurgulamak amacıyla, ok yerleştirmiştir(28).

“İstanbul’a hayat ve medeniyet getiren”29), Sultan 2. Mehmet Han, Fetih’den sonra, “Gazi ve Mücahidlerin Efendisi”, “Dünyanın ve Din’in Güneşi” unvan ve lâkaplarını kullanarak, eski hâkimiyet telâkkimizdeki, “Mengü Tanrı Gücinde (Allah’ın kudretiyle)” inancını ve ibâresini, aynen devam ettirmiş; Timur’un torununa, “…İlâ-yı Kelimetullah yolunda olduğunu” belirterek, kendi ordularını, kağan ve sultan ataları gibi, “Cundullah (Allah’ın Ordusu)” olarak adlandırmış(30) ve bu “Ülkü” ile, “Fatih” olmuştur.

Bu ülkü ile, şaşaalı, azametli ve kudretli bir ortaçağ geçiren Türk, aynı dönemi zelillik, sefalet ve karanlık içinde geçiren Latin-Cermenlere, ışıklı ve aydınlık yepyeni bir çağda yaşama imkânı lutfetmiştir.

Sonuç: Görüldüğü gibi, İdealist Tarih Telâkkisi’nde öngörüldüğü şekilde;

1) Fatih Sultan Mehmet Han’da, önce bir fikir oluşmuş; sonra da, eylem gerçekleşmiştir. Fikir, “Türk’ün, dünyaya hâkim olması”; eylem de, “İstanbul’un Fethi”dir.

2) Osmanlı Devleti, millî şahsiyetini, “İstanbul’un Fethi” fikir ve eylemiyle geliştirmiş; böylece, Batı Türklüğü, Atilla’dan sonra, yeniden, “Yükselme Dönemi”ni yaşamış; devlet, bir imparatorluk hâlini almıştır.

3) 13. yy.’da başlayan ve Osmanlı Devleti’nin ortaya çıkmasını sağlayan tarihî dalgalanmalar, âhenkli bir şekilde, İstanbul’un Fethi’ne dönüşmüş ve (eylemi sağlayan fikir korundukça) devam etmiştir.

Yeni “Fatihler”, yeni “İstanbulları”, ancak “Fatih’in ülküsü”ne sadık kalarak fethedebilirler. Zihinlerimizdeki Çanakkale’lerin geçilmemesi de, buna bağlıdır.

Tanrı Türk’ü Korusun

DİPNOTLAR

1- Atsız, Türk Tarihinde Meseleler, 49-89. sf.

2- Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, 3.sf.

3- Koca, Türk Kültürü’nün Temelleri-1,8.sf.

4- Atsız, a.g.e., 9.sf.

5- Atsız, a.g.e., 11.sf.

6- Altın Türkçe Sözlük, 347.sf.

7- Gökalp, Türkçülüğün Esasları, 75.sf.

8- Gökalp, a.g.e., aynı yer.

9- Dânişmend, Türklük Meseleleri, 168.sf.

10- Gökalp, a.g.e., 75.sf.

11- Baykara, Tarih Araştırma ve Yazma Metodu, 117.-118 sf.

12- Taneri, Türk Kavramı’nın Gelişmesi, 15.sf.

13- Togan, Tarihte Usûl, 140.sf.

14-Necati Akder, “Ziya Gökalp’te Tarih Anlayışının Felsefî Temeli”, Türk Kültürü. 12. sayı, Ekim 1963, 5.-19. sf.

15- Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, 103.-121.sf.

16- Akşit, Padişahlarla Osmanlı Tarihi, 53.-57.sf.

Kâzım Yaşar Kopraman (koor.), Tarih 2 (M.E.B.), 22.-23 sf.

17- Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, 94. sf.

Göde,Türk-İslam Kültür ve Medeniyeti Tarihi, 83.-87. sf.

18- Togan, Umumî Türk Tarihi’ne Giriş, 337.-342. sf.

19,20- Togan, a.g.e., 381.-386. sf.

21- Togan, a.g.e., 390. sf.

22- Göde, a.g.e., 36. sf.

23- Kopraman (koor.), a.g.e., 94. sf. Atsız, a.g.e., 37. sf. Halil İnalcık, “Mehmed II”, İslam Ansiklopedisi, 5 07.-512. sf.

24- İnalcık, a.g.m., 512.-514.sf.

25- Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, 1.cilt, 128. sf.

26- Öztuna, a.g.e., 129. sf.

27- Turan, a.g.e., 2. cilt, 50.-51. sf.

28- Turan, a.g.e., 2. cilt, 52.-58. sf.

29- 30- Turan, a.g.e., 2. cilt, 60.-61. sf.

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -