Ana Sayfa 1998-2012 ESKİ ALBÜMÜN EN TANIDIK ÇEHRESİ

ESKİ ALBÜMÜN EN TANIDIK ÇEHRESİ

Güzel Türkçemizin şiirli ve sihirli kelimelerinden “deli”, gündelik hayatta kullanıldığı avâm işi basit mânâsının dışında, merkezine oturduğu bir tedâi âlemini kucaklamaktadır. Türk kültür ve siyâset târihlerinde, nice akıllıya hem akıl, hem de iz’ân, irfân, hikmet ve kerâmet satarken fotoğrafı çekilmiş bize mahsûs deliler vardır.

- Reklam -

Türk an’anesinde “velî”liğin bir adım ilerisi “deli”lik vasfını kazanmıştır. Bu yüzden, bizim “deli” mazhariyetine eriştiğini kabûl ettiğimiz cemiyet mürşidleri, aklın yetişemeyeceği ebadda adım ve kulaçlara sâhip görünmüşlerdir.

Peçevî ve Evliyâ Çelebî’de anlatılan Grejgâl Palankası Cengi’nde; kesik başını koltuğunun altına alıp da yürüyen “Deli Mehmed” ile ona, aynı seviyedeki “deli” duruşuyla omuz veren “Deli Husrev”, Ömer Seyfeddin’in usta işi kalem müdâhalesiyle ebediyet müzemize nakledilmişlerdir. “Başını Vermeyen Şehîd” hikâyesi, Grejgâl Kadısı’nın şâhidliğinde, “Türk Deliliği”nin şehnâmesi olmuştur.

Bir de, “gür, gümrâh, çok fazla, haddini aşacak miktarda” gibi ziyâdelik ifâde eden “deli” sözü vardır. “Deliorman”, bu çeşit bir Türk coğrafî tâbiridir. Asırlar boyunca Rûmeli Eyâleti’mizin, Tuna Vilâyeti’mizin, ismiyle müsemmâ cennet bahçelerinden biri, şimdi misilsiz dâü’s-sıla hisleriyle uzaktan baktığımız Deliorman bölgesidir.

Bugünkü Bulgaristan Devleti’nin kuzeydoğu bölümünde kalan Deliorman, 1388-1878 arasında tam 490 yıl Osmanlı hâkimiyetinde yaşamıştır. Bulgar resmî kayıtlarına “Razgrad” adıyla giren târihî “Hezârgrad” şehri, Deliorman’ın merkezi idi. Romanya’ya bırakılan “Dobruca”(Dobriçe), Deliorman’ın hemen doğusunda yer alan bir başka Rûmeli diyârıydı. Dobruca ile Deliorman, pek çok bakımdan iç içe girmiş ve birbirlerini tamamlayan vatan köşelerimizdi.

Deliorman, Tuna’nın güneyinde, Rusçuk-Varna hattının doğusundadır. Şumnu’dan Tuna’ya yönelen ve Silistre ile Tutrakan arasından geçen yol, Deliorman’ın doğu sınırını çizer. XIX. asra kadar sık ormanlarla kaplı olduğu bilinen sâha, önce “Dîvâneorman”, sonra da “Deliorman” adını bu yüzden hak etmiştir.

“Deliorman” ismini ilk kullanan Türk topluluklarının, XI.-XII. asırlarda Tuna’nın her iki yakasına da yerleşen Kumanlar ve Peçenekler olduğu tahmin ediliyor. Anadolu’yu boydan boya fethe gayret eden Oğuz boyları, Bizans menşe’li hîlelerin içinde Kuman ve Peçenek soydaşlarına rastlamaktan bir hayli sıkıntı duyuyorlardı. İlerleyen yıllarda, Deliorman sâkini Kumanlarla Peçenekler, önce dinlerini, sonra da özlerini kaybedip, Ortodoks Slavlar arasında asimile oldular.

- Reklam -

1262 yılında, Anadolu Selçuklu Sultânı II. İzzeddin Keykâvûs, Moğol tahakkümü ile kardeşlerinin saltanat çekişmesine tahammül edemeyince, Bizans’a sığındı. Ardından gelişen hâdiseler, işin içine Altın Orda Devleti’nin de girmesine sebep oldu ve Keykâvûs, kendisiyle birlikte Anadolu’dan gelen kalabalık bir Selçuklu Türk tebaasını Deliorman ve civârına yerleştirdi. Böylece, Deliorman, Müslüman-Türk unsûrlarla tanıştı.

Deliorman’dan Dobruca’ya, hattâ Moldavya üzerinden Kırım’a kadar, geniş bir sâhaya yerleşen bu yeni Türk sekeneye, bir kısım kaynaklarda doğrudan sâbık Selçuklu Hükümdârı’nın adı verildi. “Keykâvûs Türkleri” denilen ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin çok muhâtaralı bir zamânında Rûmeli’ne geçen bu Türk oymakları arasında, Müslüman olarak kalanlar kadar, Hristiyanlığı kabûl eden gruplar da vardır. Bâzı mahfillerde, ilmî mesnedi biraz zayıf görünse de, bugünkü Gagauz Türklerinin, Keykâvûs’dan mülhem bir isim aldıkları dillendiriliyor.

Sultan Murâd-ı Hudâvendigâr zamânında 1388 kışında Vezîr-i âzam Çandarlı Ali Paşa’nın komuta ettiği Osmanlı ordusu, Deliorman bölgesini fethetti. Fethi müteâkib, buraya Anadolu’dan yeni Türk ahâli getirilerek yerleştirildi.

II.İzzeddin Keykâvûs’un iskân ettiği Deliorman’ın ilk Müslüman-Türk âileleri, Murâd-ı Hudâvendigâr fermânıyla Anadolu’dan taşınan yeni kardeşleriyle kaynaşıp hem-hâl olmada hiç zorlanmadı. Çünkü, aynı kök ve mayanın mensûbu idiler. Bütün bu rast giden işler yüzünden, Osmanlı şafağında, Deliorman’ın Türkleşme ve Müslümanlaşma diye bir problemi olmadı.

Deliorman Türkleri, neresinden bakılırsa bakılsın, nasıl hesâb edilirse edilsin, Anadolu’dan gelmişlerdir. Lâkin, coğrafyanın insan fizyolojisine olan kuvvetli tesiri, Deliorman’da da çok belirgin şekilde görülmüştür. Yahyâ Kemâl’in:

- Reklam -

“Irkın seni iklîmine benzer yaratırken,

Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış.

Târihini aksettirebilsin diye çehren,

Kaç fâtihin altın kanı, mermerle karışmış.”

diyerek şiirleştirdiği bu coğrafî hasletler, Deliorman Türklerinde uzun boy, atletik yapı, koyu mâvi göz gibi ayırt edici anatomik duruşlar hâlinde ortaya çıkmıştır. Orman varlığı ile temiz çevre ve buna dayalı sağlıklı beslenme, anılan farklılıklara zemîn hazırlamıştır.

İslâmî referansları da pek güçlü olan millî sporlarımızdan güreş, Deliorman bölgesinde hep öne çıkmayı başarmış, sayılan iklîm ve tabiat destekli Türk soyu gelişmeleri, târihimizin en mühim pehlivan rezervini Deliorman’da göstermiştir.

Deliorman’ın merkezi durumundaki Hezârgrad (Razgrad), Kaanûnî Sultan Süleymân’ın saltanat döneminde, Sadr-ı âzam Pargalı İbrâhim Paşa tarafından kurulmuştur. Bu şehrin 3 km. kadar güneyindeki, Roma devrinden kalma ve 1200’lere kadar canlılığını koruyup sonra harâbeye dönen terk edilmiş Hezârgrad’dan ayırmak için, “Hezârgrad-ı Cedîd” veyâ “Yenice” adı verilen bu yeni belde, zamanla bütün “yeni”liklerini eskitip “Hezârgrad” söylenişine dönmüştür.

1878’de, Deliorman Bulgaristan’a geçti ve Türk nüfûsun pek büyük kısmı Türkiye’ye göçtü. Bulgar Hükûmeti, Türklerin boşalttığı Deliorman köy, kasaba ve şehirlerine, fazla sayıda Bulgar âile getirdi. Balkan Savaşı sırasında, Deliorman’dan bir bölüm arâzi Romanya hâkimiyetine bırakıldı. Kuzeydoğu Deliorman diyebileceğimiz bölgede, bu sefer de şiddetli bir Romenleştirme faaliyeti yaşandı. 1940’da, Deliorman’ın tamâmı yeniden Bulgaristan’a dâhil edildi. Deliorman adı da “Ludogorie” şeklinde resmîleştirildi.

Yaşanan bütün sıkıntı, ızdırab ve asimile felâketlerine rağmen, XXI. yüzyılda, Deliorman sınırları içinde hâlâ hesâbı yapılacak sayıda Türk bulunuyor.

Deliorman tâbirini soyadında taşıyan ve Deliorman Türklüğü’nün fizikî, rûhî cümle vasıflarını bihakkın bünyesinde barındıran Hezârgradlı gazeteci-yazar Mahmud Necmeddin Deliorman’ın hayâtı, Bulgaristan ve Türkiye başlıklarına ayrılmıştır. 1934’de Türkiye’ye hicret eden Mahmud Necmeddin Deliorman, Bulgaristan’da geçirdiği 37 yılın yirmisini, çok faal bir şekilde gazeteciliğe hasretmiştir. Onun Sofya’da yayınlanan “Türk Sadâsı”nda 1914’de başlayan gazeteciliği; muharrir, muhâbir, nâşir olarak, Türk nüfûsun toplu yaşadığı birçok şehirde devâm etti. Deliorman Gazetesi, Mahmud Necmeddin’in çıkardığı en tanınmış yayın organı idi. Soyadı Kânûnu’nun yürürlüğe girdiği yıl geldiği Türkiye’de, hem doğup büyüdüğü bölgeye, hem de aynı adı taşıyan gazetesine atıf yapan Deliorman soyadını aldı.

Gazetecilik hayâtının ikinci devresi olan Türkiye’de, çok sayıda gazeteyle dergide yazılar yazan Mahmud Necmeddin Deliorman, değişik zamanlarda kendi adına gazete ve dergiler de çıkardı.

Balkan ve özellikle Bulgaristan Türklüğü hakkında, bizzat yaşadığı hâdiselerin ışığında kaleme aldığı muhtelif kitapları bulunan Mahmud Necmeddin Deliorman’ın en mânidâr eseri, şüphesiz, Milliyet gazetesinin Balkanlar temsilcisi olarak Sofya’da bulunduğu sırada, 25 Haziran 1935’de, orada doğan oğlu Altan Deliorman’dı. Nüfûs cüzdanında doğum yerinin İstanbul; târihinin de 22 Mart 1936 şeklinde yazılı olması, Necmeddin Bey’in meslekî yer değişikliği yüzündendir. Doğumundan sonraki bir dönemde ve de İstanbul’da alınan nüfûs cüzdanı, esas bilgileri gösterememiştir. Altan Bey, son aylarında yazmaya başladığı ve maalesef yarım kalan hâtırâlarında, Dünyâ’ya gelişi ile ilgili olarak, şunları söylüyor:

“Annem, yine babamın dostlarından Aka Gündüz’ün yazılarını takip etmek istiyor. Onu beş yıl önce tanımış. O zaman Sofya’da imişler. İş Bankası’nın sermaye desteğiyle çıkarılan Milliyet gazetesi, büyük merkezlere temsilciler gönderme kararı almış. Babamı da, merkezi Bulgaristan olmak üzere Balkanlar temsilcisi olarak Sofya’ya göndermişler. Babam annemi de beraberinde götürmüş. Ben de ister istemez onlarla beraber gitmiştim. Çünkü doğuşuma iki ay varmış. Şehrin merkezinde bir daire kiralamışlar. Ev sahipleri yaşlı bir karı-kocaymış. Annem uzun ömürlerini, her akşam sadece birer kâse yoğurt yiyerek yatmalarına borçlu olduklarını söylemişti. Ben Sofya’da dünyaya gelmişim. Babam loğusa yatağını güllerle donatmış. Bu sevincin yaşandığı günlerde Aka Gündüz Sofya’ya geliyor. Babam, ona şehri gezdirmek, ev sahibi sıfatıyla ağırlamak istiyor. Eve geliyorlar. Aka Gündüz, annemi kutluyor ve babamın arzusunu yerine getirmek üzere izin vermesini rica ediyor. A nnem, Aka Gündüz’ün bir şiirini çok seviyor. Onu okursa müsaade edeceğini söylüyor. Aka Gündüz o şiiri memnuniyetle okuyor ve böylece izin alınıyor..”

Eğitim sistemimizdeki sadra şifâ vermeyen irtifâ kaybı ile buna dayalı kültür kuraklığında, üslûb sâhibi kalem erbâbı bulmak, neredeyse imkânsız hâle geldi. Bu vâdide, okuyana zevk, ele aldığı bahse ciddiyet ve seviye kazandıran o kadar az ismimiz kaldı ki, sayması değil, elde edilen sayıya katlanılması zor.

22 Ağustos 2012 günü, beklenmedik bir şekilde aramızdan ayrılıveren Altan Deliorman, nâdir içre nâdir o üslûb ehlinin önde gelenlerindendi. Deliorman bölgesinin, târihimize şan ve şeref veren pehlivanları düşünüldüğünde; Altan Deliorman için, başa güreşen “Kalem Pehlivanı” unvânı, rahatlıkla sarf edilebilir.

Altan Deliorman, hepsi birbirinden lâtif portre-biyografi yazılarından Ayhan Songar’a âit olanına “Hezâr-Fen” başlığını uygun görmüştü. Aslında, bu sıfat, Altan Deliorman’ın şahsı için de pek münâsip düşüyordu. Onun, babasından mevrûs gazetecilik mâdeni; yakından tanıyanların şâhid olduğu usta ressamlığı; yıllardır titizlikle îfâ ettiği ve ders kitaplarıyla yüksek şuûr kazanan maarifçiliği ve nihâyet târihden biyografiye, Türkçülük ideâlinden onun kaleminde usâreleşmiş kültür unsurlarımıza uzanan geniş bir yelpâzede parlayan şahsiyeti, “Hezâr-Fen” tâbirine yeni uçuş mesâfeleri kazandıracak kırattaydı.

Altan Deliorman’ın, çok küçük yaşlarda, babasının yanında ve de çevresinde uyanan yazma hevesi, okul destekli teşviklerle fevkalâde bir kâbiliyete dönüşmüştü. Daha lise sıralarında, etrâftan takdîr görmeye başlayan kalem mesâîsi, yıllar ilerledikçe hacmini ve ufkunu genişletmişti.

Hukuk Fakültesi’ndeki kısa tahsîl denemesinden sonra Târih Bölümü’ne geçen Altan Deliorman, arkadaş ve hocalarının akademik hayâtı teşvîk eden ısrarlı tavırlarına rağmen, zâten içinde bulunduğu baba mesleğinde karar kılmıştı.

Ne var ki, Altan Deliorman’ı tek başına “gazeteci” hüviyetine hapsetmek; oradan hareketle, birtakım karakter ve tahlîl şablonları çıkarmak çok yanlış ve eksik olur. Her ne kadar, gazetecilik günlerinde yaptığı tesbitler, bilhassa biyografi yazılarında, Altan Deliorman’ın kalem gayretlerine bol malzeme temin etmişse de, burada esas merkez, o kalemi sürükleyen kâbiliyettir. Sonraki dönemlerde ve fiilen gazeteciliği bıraktığı yıllarda yazdıkları, hangi mesleğin içinde bulunursa bulunsun, her şart ve muhitte, aynı ciddî seviyeyi muhâfaza ettiğini göstermiştir. Dolayısıyla Altan Deliorman, meslekî kategorilere sığdırılacak bir ehl-i kalem değildir. Daha geniş dâireler, yeni pencereler açılarak, onun kalem tahlîline cesâret edilmelidir.

Altan Deliorman, biyografi veyâ portre çalışması diyebileceğimiz edebî türün klâsikleri arasına kaleminin hakkıyla girmişti. Bu tarzda yazıp da muhtelif yayın organlarında okuyucuyla buluşturduğu lezzetli satırları, değişik yıllarda kitap hâlinde neşreden Altan Deliorman, iki üslûb şâheseri çalışmasını da, doğrudan kitap ölçüsünde tasarlayıp, kaleme almıştı.

Altan Deliorman’da, fevkalâde bir hatırlama ve hatırladıklarını ifâde etme gücü vardı. Pek çok kişinin yaşadıktan, gördükten, duyduktan sonra unutup gittiği nice hâdise, gelişme, görüşme; onda, konulduğu zihin arşivinden ihtiyaç duyulduğu zaman ve yerde çıkarılıp söz veyâ kaleme sermâye yapılırdı. Altan Bey’in bu portre veyâ biyografi mutfağında nefis, lezîz sofralar hazırlamasında, keskin hâfızasının birinci derecede payı bulunmaktaydı.

Altan Deliorman, hâfıza gücüne paralel, aynı değerde resim zevki ve kâbiliyetine sâhip olduğundan, şahısları yazıyla resmetmekte hiç sıkıntı çekmiyordu. Hemen bütün biyografi yazılarında harf, hece ve kelimeleri resim âleti gibi kullandığını gördüğümüz yazar, 1978’deki ilk portre kitabında H.Nihâl Atsız’ı anlatmıştı. “Tanıdığım Atsız” adını taşıyan bu eser, öteki biyografi çalışmalarına göre daha hacimliydi. Makâle ölçüsünde bırakmayarak müstakil kitaba taşıdığı Atsız satırlarını, kendi hayâtıyla birlikte kaleme alan Altan Deliorman, böylece, bu kitapta biyografi ile otobiyografiyi pek güzel buluşturmuştu.

Tanıdığım Atsız, yazarının lise sıralarından başlayıp yakın târihimizin birçok kritik ve hassas gelişmelerine, Atsız merkezli şuâlar yönelttiği, Türkçülük hareketi ve dâvâsını, canlı şâhitler huzûrunda resm-i geçide koyup yürüttüğü bir ihtisas kitabıydı. Cumhûriyet dönemindeki Türkçülük hareketinin önder isimlerinden Nihâl Atsız, bu fikir etrâfında araştırma yapacak olanlara, başucu kitabı olacak şekilde, Altan Deliorman’ın akıcı üslûbu ile aktarılmıştı. Değerini yıllar geçtikçe daha da arttıran bu kitap, aynı zamanda sonuna konulan orijinal Atsız resimleriyle de kıymet kazanmaktaydı.

Türk Dil Kurumu, Altan Deliorman’dan, Nihâl Atsız hakkında bir müracaat kitabı hazırlamasını istemişti. Bir nevi sipâriş üzere kaleme aldığı ve “Atsız” adını verdiği bu eser, “Tanıdığım Atsız”’ın tamamlayıcısı hüviyetindeydi ve ilk def’â yayınlanacak çok özel fotoğrafları içine alıyordu. Bilhassa Atsız’ın eserlerinin tahlîli, edebî ve fikrî ciddîyetle derinliğin mahâretle yansıdığı bölümlerdi. Ne hikmetse, Türk Dil Kurumu, büyük emek mahsûlü çalışmayı yayınlamadı. Altan Bey’i, hayli üzen bu gelişme, onun iyi gitmeyen sağlık grafiğini de etkiledi. Kurum dışında başka bir yayınevi ile anlaştı. Lâkin, beklenmedik âni vefâtı, bu kitabın yayınına dâir son safhayı görmesini engelledi.

Muhtelif yayın organlarının sayfalarında neşredilen biyografi-portre yazılarının önemli bir bölümünü 1997’de bir araya toplayan Altan Deliorman, bunları “Sessiz Bir Ses” ve “Kırık Kanatlı Jön-Türk” isimleriyle kitap hâline getirmişti.

Bu eserlerde portresi çizilen, biyografisi verilen kişiler, bâzen Altan Deliorman’ın yakınında bulunup sobetlerine katıldığı üstad veyâ popüler sîmâlar olurken, bâzen de aynı gâye uğruna birlikte mücâdele verdiği fikirdaş söz, kalem yâhut siyâset erbâbıydı. Şurası, artık Altan Deliorman’ı okuyan herkesin mâlûmu olmuştu ki, o, adının önüne konacak sıfatı ne olursa olsun, kalemine havâle ettiği her ismi; aynı sıcak iklîmde, aynı üslûb zarâfetinde anlatmıştır.

Altan Deliorman, kendi tâbiriyle “Eski Albümden Tanıdık Çehreler”den bâzılarını esrâr perdesi içine almıştı. Bu kabil portre-biyografi yazılarında, bahsedilen şahsın adı, mahâretle gizli tutulmuş, muammânın hâlli, okuyanın dikkat ve ferâsetine bırakılmıştı.

Ahmet Kabaklı dâhil, Altan Deliorman’ın bu çeşit yazılarında anlatılan şahısları tanımakta hayli zorlanan bir kısım dostları, kendisinden açık hüviyetli yazılar talep etmişlerdi. Bu arzunun, ısrarla dile getirilmesi, Altan Deliorman’ın daha sonraki “Tanıdık Çehreler”ini hiçbir tereddüde yer bırakmadan, adlarıyla yazdırtmıştı. “Eski Albüm”deki “Silik Çehreler”den “Tanıdık Çehreler”e ulaşmanın ardında böyle bir okuyucu temennîsi bulunmaktaydı.

Sessiz Bir Ses ile Kırık Kanatlı Jön-Türk’de, Altan Deliorman’ın şiirli satırlarıyla yâd edilen Târık Buğra, Nihad Sâmi Banarlı, Yesârî Âsım Arsoy, İbrâhim Kafesoğlu, Tahsin Banguoğlu, Peyâmi Safâ, Ekrem Hakkı Ayverdi, İsmâil Hâmi Dânişmend, Enver Trablusî, Fethi Gemuhluoğlu, Nejdet Sançar, Fethi Tevetoğlu, Îsâ Yusuf Alptekin, Fevzi Tara, Nuri Demirağ gibi, adı verilen veyâ karîne ile çıkarılabilen isimler yanında; künyesi satır aralarına ustaca gizlenmiş şahıslar da bulunuyordu. Hattâ kitaplardan birine isim olan “Kırık Kanatlı Jön-Türk” (Ethem Ruhi Balkan) de bu ikinci gruba dâhildi.

Altan Deliorman, Nihad Sâmi Banarlı ile Ekrem Hakkı Ayverdi’yi, makâle hacmindeki yazılarıyla anlatmasına, bu yazıları Sessiz Bir Ses’e almasına rağmen; 2004 yılında, Sâmiha Ayverdi’yi de bu “muhterem” ikilinin yanına koyup, teşekkül eden “muhteşem” üçlüyü “Işıklı Hayatlar”da, daha uzun soluklu ve daha geniş sayfalara taşımıştı.

Nihad Sâmi Banarlı’nın Yahyâ Kemâl’den intikâl eden “Türkçe vehmi”, Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Türk mîmârlığına “tuğra haşmeti”yle oturan şahsiyeti ve Sâmiha Ayverdi’nin “kalem iklîmi”ndeki hanım sultanlığı, çok hoş bir tesâdüfle “Kubbealtı”nda müşterek mesâî ve hizmet şeklinde el ele verir. Ortaya, Yahyâ Kemâl’in fikir dünyâsı ile eserlerini de ihâtâ eden hayırhah müesseseler çıkar. “İstanbul Fetih Cemiyeti”, “İstanbul Enstitüsü”, “Yahyâ Kemâl Enstitüsü” gibi, hepsi de Türk millî kültürüne omuz vermiş bu irfân ocakları, daha pek çok gayret ehlini çatıları altına almıştır ama, herkesin gıpta ettiği “ciddiyet”e hakkını veren meşgûliyetin üç sacayağı vardır: Ekrem Hakkı Ayverdi, Nihad Sâmi Banarlı ve Sâmiha Ayverdi.

Işıklı Hayatlar’da; “Kubbealtı” tâbirine hem altı asır Dünyâ’yı idâre eden mekân, hem de Türk’ün “Kendi Gök Kubbesi” azametlerini kazandıran gerçekten ışıklı üç hayat, yine ışıklı bir lisân ve ışıltılı bir üslûpla anlatılmıştı. Altan Deliorman, Işıklı Hayatlar kitabı ile 2004 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından biyografi dalında yılın yazarı seçilmişti.

Sessiz Bir Ses ile Kırık Kanatlı Jön-Türk’e vesîle olan “Eski Albümden Tanıdık Çehreler”, peyderpey yazılmaya devâm etmiş ve Altan Deliorman, 2009 yılında, bu yeni “Çehreler”den oluşan “Türk Yurdunun Bilgeleri” adındaki eserini yayınlamıştı. Adına yaraşır şekilde, hepsi de semâmızın bilgelik yıldızı olan Erol Güngör, Ahmet Kabaklı, Necmeddin Hacıeminoğlu, Muharrem Ergin, Sabahaddin Zaim, Muammer Kemâl Özergin, Zeki Velidî Togan, Sâdi Irmak, Ayhan Songar, Cemâl Kutay, İzeddin Şâdân ve Ziyad Ebuzziyâ’yı sayfalarına alan bu kitap, Altan Deliorman’ın portre-biyografi tarzındaki usta işi kalem mesâîsini gösteriyordu. Okuyana önce zevk, sonra da tiryâkîlik hazları veren Türk Yurdunun Bilgeleri, aynı zamanda bizi kültür hamûlemizin fedâkâr taşıyıcılarıyla tanıştırıyordu.

Türk Yurdunun Bilgeleri’nde, Cemâl Kutay’ın anlatıldığı bölümün başlığı “Tarihçi”dir. Cemâl Kutay için uygun düşen bu sıfat, Altan Deliorman’ın isminin önüne de, hiç tereddüd etmeden konulmalıdır. O, bihakkın târihçiydi. Hem üniversite diplomasının gösterdiği istikâmette, hem de yıllardır ortaya koyduğu târihe dâir eserleriyle, Altan Deliorman, hakikî mânâda bir târih araştırmacısıydı.

23 yaşındayken, “Mustafa Kemal Balkanlarda” adını taşıyan eserini yayınlamıştı. Baştan sona ciddî bir târihî araştırma mahsûlü olan bu eser, daha önce bir gazetede tefrika edilmişti.

Mustafa Kemâl’in hayâtında, pek çok bakımdan mühim bir staj dönemi olan Sofya Ataşemiliterliği’ni, tamâmı belgelere dayalı olarak ve nefis bir hikâye üslûbu ile anlatan Altan Deliorman, bu pek bilinmeyen Balkanlı yılları, gönül titreyişlerine kadar uzanan teferruâtıyla kaleme almıştı. Mustafa Kemâl’den Atatürk’e ulaşan târihî gelişmeler ve en çok da Türkiye-Bulgaristan münâsebetleri hakkında, mutlaka okunması gereken bir kaynak kitap ortaya çıkmıştı. 2009 yılında, yeni belgelerin ilâvesiyle ikinci baskısı yapılan bu eser, emsâli araştırma kitaplarının aksine, yüksek bir edebî değer de taşıyordu.

Târihî araştırma sâhasında bir başka çalışmasını, 1961’de “Atatürk’ün Hayatındaki Kadınlar” adıyla kitaplaştıran Altan Deliorman, Türkiye Cumhûriyeti’nin bânîsi hakkında kaleme alınan en hissî ve insânî sahifeleri bir araya getiriyordu.

İkinci, üçüncü baskıları 2000 ve 2010 yıllarında yapılan, yeni belgelerin ışığındaki ilâvelerle gözden geçirilen bu eser, çok değişik ve alışılmadık bir Atatürk portresi çizmişti. Roman hükmüne girecek diyalog, tasvir ve olay akışı içinde okuyucuya ulaşan Atatürk’ün Hayatındaki Kadınlar; seven, özleyen, kıskanan, vefâ ile bağlanan, kısacası insan Atatürk’ü ortaya koyuyordu.

Annesinden, kız kardeşlerinden başlayarak Atatürk’ün hayâtına girmiş kadınlar arasında, çok ciddî ve mutlu sona yakın duranları da olmuştu, kaderin sâikiyle görünüp kaybolanları da. Bulgar kızı Miti’den Lâtife Hanım’a uzanan yelpâzede, değişik duruş mesâfelerindeki kadınlar, hem de kadınca hisleri ön plâna çıkarılarak, Atatürk’ün etrâfında tayflar geçidine katılıyorlardı. Bunlar arasında Ülkü Adatepe, Âfet İnan ve Sabiha Gökçen, ayrı bir statüde, Atatürk’ün mânevî kızları sıfatıyla sıraya giriyorlardı. Mustafa Kemal Balkanlarda kitabıyla Atatürk’ün Hayatındaki Kadınlar’ın yayını arasında, üç sene gibi kısa bir zaman bulunmaktaydı. Bu iki kitap, bâzı bölümleriyle birbirini tamamlayan eserlerdi. Atatürk’ün Sofya’daki ataşemiliterliği sırasında karşılaştığı kadınlar, her iki esere de, ağırlıkları nisbetinde konu olmuşlardı.

Altan Deliorman’ın, târihî araştırma kitaplarından biri de, ilk baskısı 1973’de yapılan “Türklere Karşı Ermeni Komitecileri”ydi.

Sultan II. Abdülhamid’in saltanat yıllarından yaşadığımız günlere kadar pişirilip pişirilip önümüze konan Ermeni Mes’elesi; okuma tembelliği, zihinleri kiraya vermek ve nihâyet ihânet sayılacak ters duruşlar yüzünden, hep bizim aleyhimize olarak irtifâ kazandı.

Ezilen, katl-i âma uğrayan, toplu mezarlara konulan, tasvîri imkânsız işkence ve eziyetlere mârûz kalan Türkler olduğu hâlde; yalana, bühtâna, asılsız propagandaya dayalı bir kumpas ile, bizden bir Ermeni hesâbı talep edilmektedir.

Ermenilerin menşe’inden sahte belgelerle Türk’ü Dünyâ önünde mahkûm etmeye çalışan komiteci hezeyânlarına kadar, bu hususda bizim hâlimizi anlatan bu eser, “Türkiye Millî Kültür Vakfı Kültür Armağanı Tarih Araştırması Birinciliği”ni kazanmıştı.

Mâsum Türklerin, Hınçak ve Taşnak komitecilerince “Kazıklı Voyvoda”ya rahmet okutacak şenâetde öldürülüşünü anlatan bâzı sayfaları okumak için, ilâve yürek ve vicdân taşımak gerekiyordu. Altan Deliorman, bu hayli tanınmış eserinin yeni ve genişletilmiş baskısını 2011 yılında yayınlamıştı.

Orhan Gâzî’nin, Nîlüfer Hâtûn’la evliliğinden doğan iki oğlu Süleyman ve Murâd, bizim Rûmeli ve Balkan diyarlarında okunacak mâcerâmızın ilk büyük isimleridir. Gâzî Süleyman Paşa, târihimizde “Rûmeli Fâtihi”; Murâd-ı Hudâvendigâr da “Balkan Fâtihi” unvanlarını, Türk milletinin gönlünü fethederek kazanmışlardır. Aslında, fethedilen topraklardaki ahâlinin gönlü de, kazanç hânesinde gösterilmelidir.

Gelibolu limanından Meriç ve Tunca’ya, oradan da Tuna’nın her iki yakasına uzanan Türk şahlanışı, uzun süren med hâlinden sonra sularını geri çekmeye başlamış, bu esnâda da Dünyâ târihinin en acıklı ve yürek yakan muhâceret hikâyesi yaşanmıştır.

Bu geri çekiliş sırasında, Balkan coğrafyasında, başta Rusya olmak üzere pek çok Avrupa devletinin tahrik ve yardımıyla, düzine miktârı Osmanlı bakıyesi devlet kurdurulmuştur. Bunlardan Sırbistan ve Karadağ, ilerleyen yıllarda komşu diğer devletler aleyhine büyümüş, Güney Slavlarını temsil bahânesiyle “Yugoslavya” ismini almıştır.

Bugün adı da, kendi de târihe karışan Yugoslavya’da; Üsküp’den Yenipazar’a, Saray-Bosna’dan Kosova’ya nice adı âşinâ kasaba ve şehirde, şuûrlu bir şekilde Müslüman-Türkler soykırıma tâbi tutulmuşlardır. Yanan, yakılan, katledilen bu bahtsız insanlardan, Türkiye’ye gelebilen tâlihliler yanında, topraklarını terk etmeyenler de vardır. Hâlâ o diyarlarda bizim dilimizi konuşup kültürümüzü yaşatan, bu, hürmet duyulacak soydaşlarımızın romanlara bedel hikâyesini, “Yugoslavya’da Müslüman Türk’e Büyük Darbe” kitabında, o akıcı üslûbuyla anlatan Altan Deliorman, bu eserinde hâdiselere baba toprağı Deliorman’ın penceresinden bakar gibiydi.

Yugoslavya’dan Türkiye’ye hicret eden münevver Türklerden Fevzi Tara’nın hâtırâları, Altan Deliorman’ın Büyük Darbe’sine çok mühim bir çıkış noktası ve ilham kaynağı teşkil etmişti.

Başta yok olan Yugoslavya vâkıâsı olmak üzere, ortaya çıkan yeni belge ve bilgiler ışığında Yugoslavya’da Müslüman Türk’e Büyük Darbe, 2010 yılında ikinci baskısı ile okuyucuya takdîm edilmişti. Bir Balkan Türkü’nün oğlundan, Balkan mâcerâmızı dinlemek isteyenler, usta işi bir kitap okumuşlardı.

Altan Deliorman’ı “Hezâr-Fen” yapan bir başka yönü, onun çok zengin bir kültür mâlûmatına sâhip oluşudur. Türk kültürünün en mühim ve klâsik bilgileri, Altan Deliorman’ın kalemini besleyen pınar lüleleriydi. O, aynı zamanda pek dikkatli bir “Türk kültürü araştırıcısı”ydı. Eserlerinin bir bölümü, bu başlık altında toplanabilir.

1989 yılında üç yazısını bir araya getirerek çıkardığı “Üç Makale”, onun Türk kültürü araştırmalarının hem dikkatli bir özeti, hem de ilerideki bâzı kitaplarının habercisi gibiydi.

“Türk-İslâm Sentezi ve Türkçülük”, “Homeros Kimin Atası?”, “Bugünkü Mânâsı İle Bozkurt”, kitapta yer alan makâlelerin başlıklarıydı. Bunlardan birincisi, Türkçülük fikrinin geniş dâiresini anlatıyor ve “Türk-İslâm Sentezi” düşüncesinin de, “Nizâm-ı Âlem, Devlet-i Ebed- Müddet” ideâlleri gibi Türkçülüğün kucakladığı bir vâkıâ olduğunu, lâkin bu sayılanların münferit olarak Türkçülüğün yerine geçemeyeceğini, bizim İslâm öncesinde de fazlalıklarını atmış, berrak bir dünyâ görüşümüz bulunduğunu ifâde ediyordu. Türk-İslâm Sentezi ve Türkçülük makâlesi, 2010 yılında yayınlanan “Târih Boyunca Türkçülük” kitabının yazılış sebebi gibiydi.

Üç Makale’den ikincisi, Turgut Özal’ın başbakanlığında Türkiye’nin sipârişi üzerine Fransa’da Plon Yayınevi tarafından Fransızca yayınlanan “Avrupa’daki Türkiye” kitabı hakkındaydı. “Homeros Kimin Atası?” başlığını taşıyan bu makâlede; “Türk” adı kullanılmadan ve arkaik bütün Anadolu sâkinlerinin, bizi de aralarına alarak meydâna getirdiği söylenen “Anadolu Kültürü”nün, maksatlı ve Türk’ü Anadolu hesâbının dışında tutma gayretkeşliği olduğu anlatılıyordu.

Üçüncü makâle, “Bozkurt” hakkında ciddî bir araştırmanın mahsûlüydü ve “Bugünkü Mânâsı İle Bozkurt” adını taşıyordu. Altan Deliorman, 2009 yılında kitaplaştırdığı “Türk Kültüründe Bozkurt”u çok evvelden plânlayıp düşündüğünü, bu makâle ile ortaya koyuyordu.

Türk Kültüründe Bozkurt, akademik standartlara uygun, fakat herkesin anlayabileceği tarzda yazılmış bir araştırma eseriydi. En eski devirlerden günümüze kadar, Türk târihinin tamâmında yapılan bir “Bozkurt” taraması ve seviyeli analizi olan kitap, aynı zamanda folklorik ağırlığı da bulunan çok cepheli anlatma gücüne ulaşmıştı. Bu sâhada henüz mukâyese edilecek bir benzer yayın yoktur. Eserin, mitolojik kaynaklarda “Bozkurt” arayan bölümleri kadar, Cumhûriyet Devri’ndeki “Bozkurt” tesbitleri de ilgi çekiyor ve târihî bütünlüğümüzü anlatıyordu.

Altan Deliorman’ın, Türk kültürü araştırmaları grubuna dâhil edilebilecek son eseri, 2010’da okuyucusuyla buluşan Tarih Boyunca Türkçülük’tü. Başta edebiyât târihleri olmak üzere, müracaat kitaplarında, şahıslara veyâ edebî, fikrî ekol ve akımlara göre yer alan bölük-pörçük bilgiler dışında, târihde Türkçülük hakkında böyle bir müstakil çalışma yapılmamıştı. Oğuz Kağan’dan Vanî Mehmed Efendi’ye, Ali Şîr Nevâî’den Ömer Seyfeddin’e, Ahmed Vefik Paşa’dan Ziyâ Gökalp’a, Hasan Bey Zerdâbî’den İsmâil Gaspıralı’ya kadar nice gayret ehli, bu kitap sâyesinde, 21. yüzyılın ilk berat ve muştuluklarını alıyorlardı. Tarih Boyunca Türkçülük, sanılanın aksine bir ideoloji veyâ doktrin kitabı değildi. O, her satırında usta Deliorman kalemini gösteren üslûpla yazılmış edebî bir eserdi. Bu yüzden de, doğrudan doğruya bizim kültür hazînemize dâhil olmuştu.

Destanlar devrinden 1923’e kadar gelen bu eser, yazarının kitaba koyduğu işâretlerden anlaşıldığına göre, düşünülen mesâînin birinci cildiydi. İkincisi, Cumhûriyet Dönemi’ndeki Türkçülük hareketlerini içine alacaktı. Baskıya hazır hâldeki bu cild, Deliorman âilesinin himmetini bekliyor

Mâvi zemîn üzerine konmuş ay ve yıldız, Doğu Türkistan bayrağıdır. Bugün Çin zulmüne terk edilmiş Doğu Türkistan’ın mübârek toprağı, Kaşgâr’dan Urumçi’ye, bir insanlık dramını anlatıp duruyor.

Doğu Türkistan’ın istiklâli uğruna mücâdele edenler arasında, Îsâ Yûsuf Alptekin’in ayrı bir yeri vardır. 1991 yılında, Türkiye Edebiyat Vakfı’nın öncülüğünde, Îsâ Yûsuf’u ve mücâhedesini anlatan serî faaliyet arasında, bir de kitap düşünülmüştü. “Türklük Mücahidi İsa Yusuf” adlı eser, bu fikir ve niyetle kaleme alınmıştı. Altan Deliorman’ın, Prof. Dr. Abdülkadir Donuk ve İsa Kocakaplan’la birlikte yazdığı bu eser, tamâmı Doğu Türkistan dâvâsına harcanmış bir ömrün hikâyesini sayfalara taşımıştı.

Türk maârif sisteminde dile getirilen aksaklık ve eksiklikler arasında, târih dersi müfredâtı ile buna bağlı olarak târih dersi kitapları önemli yer tutmuştur. 1976’ya kadar; hem müfredât, hem de ders kitabı açısından, son derecede ızdırab veren bir millî eğitim manzarası vardı. Şikâyetlerin merkezinde de, Türk târihine yeteri kadar zaman ve yer ayrılmayışı bulunuyordu. Bilhassa ortaokul ve lisenin ilk sınıflarında, Türk çocuklarının gayr-ı Türk bir târih programına tâbi tutuluşu, İlk Çağ’a âit bütün Dünyâ kavimlerinin öğretilmesine karşılık, o zaman diliminde bizim bahsedilecek hiçbir yanımız yokmuş gibi bir fikrin hâkim kılınması, hemen her mahfilde konuşuluyordu.

1976 yılında, müfredâtta yapılan değişikliğin ardından, Türk târihini tan vaktinden anlatmaya başlayan lise kitapları yayınlanmıştı. Milletini, vatanını, târihini seven her Türk, bu fevkalâde büyük ve inkılâb değeri taşıyan kitapları heyecânla okumuştu. İşte, bahsedilen “Tarih-Lise I” ve “Tarih-Lise II” kitaplarını, rahmetli Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu ile birlikte Altan Deliorman yazmıştı. Lise 3. sınıf târih kitabının yazarı da Yılmaz Öztuna idi.

Altan Deliorman’ın, hocası Kafesoğlu ile yaptığı bu ders kitabı yazma çalışması; 1977’yi 1978’e bağlayan günlerde, değişik siyâsî hîlelerle iktidâra gelen yeni hükûmetin hışmına uğramasına ve depolardaki kitapların dahî imhâ edilmesine rağmen, Türk târihini okumak ve okutmak isteyen bir millet kalabalığını arkasında taşımıştı. Bunun, her zaman farkında olan Altan Deliorman, ilerleyen yıllarda, müfredâtın ve mevzuâtın müsaade ettiği ölçüler içinde, târih ders kitapları yazmayı sürdürmüştü.

1990 yılında, bu sefer tek başına kaleme aldığı “Tarih-Lise I”, “Tarih-Lise II”, “Tarih-Lise III” kitapları, 1998’e kadar okullarımızda okutulmuştu

Târihe özel merâkı olan talebenin okuması için konulan seçmeli târih dersleri için de metinler hazırlayan Altan Deliorman; “Genel Türk Tarihi-I”, “Genel Türk Tarihi-II”, “Genel Türk Tarihi-III” ile “ Osmanlı Tarihi-I”, “Osmanlı Tarihi-II” adlarındaki eserlerini 1996 yılında yayınlamıştı. Bunlardan Genel Türk Tarihi-III, 2005 yılına kadar bu dersi seçen öğrencilerin elindeydi.

1998’de, ortaokul seviyesindeki ders kitabı çalışmasına başlayan Altan Deliorman, “Millî Tarih-I”, “Millî Tarih-II” adlarındaki kitaplarını çıkarmıştı.

İkisi İbrâhim Kafesoğlu ile toplam 12 târih ders kitabı hazırlayan Altan Deliorman, bu sâhada memleketimizin en önde gelen kalem sâhipleri arasına hakkıyla girmişti. Onun eğitimci yanı, ders kitabı olsun olmasın, hemen bütün yazdıklarında hep önde görünmekteydi.

1979 yılında, Tercüman Gençlik Yayınları arasında, “Küp Kafalı Çocuk” da yayınlanmıştı. Evliyâ Çelebî’nin Seyâhatnâme’sinde, çok hoş hikâyeler vardır. Altan Deliorman, bu Çelebî menşe’li satır güzellerini çocuk diline, kavrayışına aktararak “Küp Kafalı Çocuk”u yazmıştı. Altan Deliorman’ı, bu vesîle ile çocuk edebiyâtı vâdisine götüren “Küp Kafalı Çocuk”un, değişik gelişme ve sebeplerle devâmı gelmemişti.

Altan Deliorman, babasından devraldığı gazetecilik cevherini, dâimâ parlak ve işlek tutmuştu. Bu yüzden, yazdığı kategoriler içinde gazeteciliğin târihine âit bir başlığın yer alması pek tabiî idi. Üstelik o, bir Balkan gazetecisinin oğluydu. Necmeddin Deliorman’ın Türkiye’ye hicret etmeden önceki gazetecilik günlerinin verdiği ilhâmla, daha üniversite mezûniyet tezi safhasından başlayarak, Bulgaristan’daki Türkçe basın üzerinde çalışmıştı. 1865- 2009 arasını içine alan ve tamâmı belgelere dayalı bu mesâî, 2010 yılında “Bulgaristan’da Türkçe Basın” ismiyle yayınlanmıştı. Eserde, bahsedilen zaman diliminde Bulgaristan’da neşredilen Türkçe gazete ve dergilerle bunların kurucu, başyazar ve yazarları hakkında, kolay bulunamayacak kıymetli bilgiler veriliyordu. Bu kitap, sâdece Bulgaristan coğrafyasına değil, geniş mânâdaki târihî Türk coğrafyasına yeni kültür ilâveleri yapacak özellikler taşımaktaydı.

Bulgaristan’da Türkçe Basın, Altan Deliorman’ın, babası vâsıtasıyla, koskoca Rûmeli Türklüğü’ne ödemeye çalıştığı bir gönül borcudur. Üslûbu ve dili, bu vesîleye pek yakışmıştır.

Târihçi Altan Deliorman’ın son çıkardığı iki eser, Türk siyâsî ve medeniyet târihlerini iki ciltte toplamaya mâtuf bir çalışmanın mahsûlüydü. 2010 yılında çıkan kitaplardan ilki “Osmanlılardan Önce Türkler”, ikincisi de, “Osmanlı Çağı” adını taşıyordu. Her kalemi eline alanın târih yazmaya soyunduğu günümüzde, Altan Deliorman kâbında bir târihçinin neşriyâtı, elbette mihekk taşı olmuştu. Onun, târih ders kitapları yazarken biriktirip kenâra koydukları, zâten böyle bir çalışmayı mecbûrî hâle getirmişti. Türk târihini, erbâbından ve akıcı bir Türkçe ile okumak isteyenler, her iki kitabı da ihmâl etmemişlerdi.

Altan Deliorman’ın, Osmanlı târihine dâir, daha önceki yıllarda yaptığı etraflı kalem tecrübeleri vardı. 1980’de, Tercüman Gençlik Yayınları içinde fasiküller hâlinde yayınlanan ve bilâhare iki ciltlik hacimli kitaba dönüşen “Padişahlar Ansiklopedisi”, ciddî bir Osmanlı târihi etüdü idi. Gazete esprisiyle perâkende tedârikçiliğin çok uzağındaki bu mesâî, ehil bir kalemden geniş okuyucu kitlesine ulaşmıştı.

Bir kısmının idâreci veyâ nâşiri olduğu muhtelif gazete ve dergilerde yazdığı sayılması zor köşe yazısı ve makâleler, Altan Deliorman’ın kalem bereketini dâim tutan arşiv şâhitleri olarak zamânı bekliyorlar. Onun gazeteciliği ve dergi yayıncılığı, başlı başına bir araştırma ve monografi konusudur. Taşıdığı “Basın Şeref Kartı”, bu mesleğe kattığı şerefin mütevâzı bir ölçüsüdür. Altan Deliorman, bunun daha fazlasını ifâde eden ölçülerde “Bâb-ı âli” mensûbuydu.

Son aylarını, hâtırâlarını yazmaya vakfeden Altan Deliorman, o, nefis, sıcak ve akıcı üslûbuyla, okuyanı çabucak sarıveren hayat hikâyesini, Hakk’a yürüyüşü yüzünden, maalesef tamamlayamadı. İkmâl edilmiş otobiyografisini okumak, büyük saadet ve lezzet olacaktı.

Eskilerin dilinden düşmeyen iki tâbir, Altan Deliorman için kullanıldığında, onun kalem çeşitliliği belki karşılığını bulur: “Mütebahhir” ve “Velûd”. Türk târihi, kültürü, ilmi, irfânı, Altan Deliorman’a, hayırhah mesâîsi için müteşekkir ve minnettârdır.

Bâzı insanlar, Dünyâ’ya husûsî misyonlarla gelirler. Altan Deliorman, bunlardandır. O, kalem vâsıtasıyla giriştiği mücâhedeye, 1948’de, 12 yaşında yazıp yayınladığı “Trenin Kalkışı”ndaki saf ve dinâmik rûhla başlamış ve son nefesine kadar devâm etmişti. 22 Ağustos 2012 günü, “Eski Albümün En Tanıdık Çehresi” sessiz, sedâsız yerini alıverdi. Onun kalemi, Türklük vâr oldukça yaşayacaktır..

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -