Ana Sayfa 1998-2012 EBÛ’L-HAYRÂT-III

EBÛ’L-HAYRÂT-III

Sultan İkinci Murâd, oğlu lehine taht’ı bıraktıktan sonra, Bursa yakınlarında veyâ Manisa’da inzivâya çekilmiş, tasavvufa meyletmiştir. Bâzı çağdaş kaynaklar, Sultan Murâd’ın eğlence ve işrete zaafı olduğunu kaydedip, bu konuda onu dedesi Yıldırım Bâyezîd’le aynı kefeye koyarlar. Yıldırım hakkında serdedilen benzer düşünceler, ne kadar ifrâta kaçmışsa, aynı husus, Sultan Murâd için de geçerlidir.

- Reklam -

Osmanlı Devleti’ndeki bu saltanat değişikliği, Sultan Murâd’ın kısa süre önce andlaşma yaptığı rakîb devletleri harekete geçirdi. 12 yaşındaki bir çocuğun pâdişâh olduğu Osmanlı’nın, üzerine çullanmayı düşünen devletler, doğuda da, batıda da bir hayli kalabalıktı. Bu gelişmeler sırasında, Vezîr-i âzam Çandarlı Halil Paşa’nın nüfûzu da zirveye tırmanmıştı. Çandarlı Halil’in karşısında, muhâlif görüşteki kuvvetli bir vezîr grubu teşekkül etmişti. Şehâbeddin Paşa, Zağanos Paşa ve İbrâhim Paşa, Çandarlı’nın icraatına dâimî itirâz hâlindeydiler.

Bizans, Venedik, Papalık, Hünyâdi Yanoş, Osmanlı Devleti’ne son ve kat’î darbeyi vurmanın tam zamânı olduğunu düşünüyorlardı. Sultan Murâd’ın yaptığı andlaşmalar ve barışı temin etmek uğruna verdiği tâvizler hiçbir işe yaramamış, İncil üzerine edilen yeminler bozulmuş ve Macar Kralı’nın önderliğinde yeni bir Haçlı seferi hazırlanmıştı. Bu arada, İstanbul’da rehin tutulan Şehzâde Orhan, Bizans askerinin desteğinde, Çanakkale yakınlarındaki İnceğiz’e çıkarıldı. Orhan, Yıldırım Bâyezîd’in şehzâdelerinden Süleyman Çelebî’nin oğluydu. Epeyi zamandır İstanbul’da bulunuyordu. Şehzâde Orhan, Çanakkale çevresinde beklediği alâkayı göremeyince, Dobruca’ya çekildi. Şehâbeddin Paşa, Orhan’ı orada da tâkib etti. Netice alamayacağını anlayan bahtsız Şehzâde, yeniden İstanbul’a sığındı.

Avrupa’da kısa zamanda hazırlanan Haçlı ordusu, Macar Kralı’nın başkomutanlığında harekete geçti ve Tuna’yı aştı (Eylûl 1444). O günlerde Edirne’de Hurûfîlere yönelik katliâm ile, binlerce evi ortadan kaldıran büyük bir yangın meydâna gelmişti. Edirne halkı, bu yaşananları uğursuzluk saydı, yaklaşan Haçlı ordusunu da düşünüp şehri terk etmeye başladı.

Macar ve Eflâk ordularından oluşan ilk Haçlı grubu, 18-22 Eylûl 1444’de Varna yakınlarına kadar sokuldu. Güçlü Venedik donanması da, Gelibolu önlerine gelerek Çanakkale Boğazı’nı kontrol altına almıştı. Bütün tahrîklere rağmen, Sırp Despotu, tarafsız kalmayı tercih etmişti.

Edirne’de, düşmanı karşılamak için arka arkaya toplantılar yapılıyordu. Çandarlı Halil Paşa, Sultan Murâd’ın ordunun başına geçmek üzere dâvet edilmesini ısrarla dile getiriyordu. Zağanos, Şehâbeddin ve İbrâhim Paşalar ise, Sultan Mehmed’in emrinde ve komutasında müdâfaa tedbirleri alınmasından yanaydılar. Ordu ileri gelenlerinin de Çandarlı Halil’e katılmaları sonucunda, Sultan Murâd’a dâvetiye gönderildi. Bu karar, Çandarlı’nın gayretiyle alındığı için, Sultan Mehmed indinde, Vezîr-i âzam’ıyla ilgili bir ukde olarak deftere kaydedilmişti. O, hükümdâr olarak kendisine güvenilmesini arzu ediyordu.

Büyük ihtimâlle Manisa’da bulunan Sultan Murâd, Edirne’den gelen dâvete, önce icâbet etmedi. Söz ve hareketleriyle; “Pâdişâh kim ise, îcâb eden tedbiri o alsın, yapılması gerekeni o yapsın.” demek istiyordu. Bunun üzerine, Sultan Mehmed, babasına ikinci bir ulak göndererek: “Pâdişâh siz iseniz, ordunuzun başına geçin ve düşmanı karşılayın. Yok, eğer pâdişâh biz isek, size emrediyoruz, ordunun başına geçin ve devletin karşılaştığı tehlikeyi ber-tarâf edin!” ifâdesinin yazılı olduğu mektûbu iletti.

- Reklam -

Sultan Murâd, oğlunda gördüğü hükümdârlık ışıltısından ve keskin dehâ parıltısından mest olarak, düşmanı karşıladı. Sultan Murâd-ı Sânî, şimdi sâdece “başkumandan” sıfatını taşıyordu. Devletin meşrû sultânı, hâlâ Mehmed Hân idi.

10 Kasım 1444 günü, Varna önlerinde Haçlı o rdusuyla muhârebeye girişen Sultan Murâd, düşman kuvvetlerini şaşkına çevirdi. Macaristan ve Lehistan’ın Kralı olarak Haçlı birliklerinin başında bulunan Ladislas, atından düşürüldü ve başı kesilerek teşhîr edildi. Birleşik Avrupa ordusunun moralini sıfıra indiren bu hâdise, aynı zamanda Türk zaferinin de müjdecisi oldu. Türk târihinin şanlı sayfalarından biri, böylece Varna’da yazıldı. Meşhûr Yanoş, canını kurtarmış olmayı gurûr saydı ve tabana kuvvet kaçtı.

Varna Zaferi, Edirne’den İslâm dünyâsına zafernâmeler, beşâretnâmeler yazılarak duyuruldu. Bu mühim zafer, Niğbolu’dan sonra, Balkanlardaki Türk hâkimiyetinin kalıcı olduğunu duyuran ikinci adım olmuştur. Bu yüzden Varna Zaferi, Avrupa târihinin de dönüm noktalarından biridir.

Çandarlı Halil Paşa’nın, Sultan Murâd’a “pâdişâh” gibi davranması, baba–oğul arasına nifak sokmadan, oğlundan yana tavır koyan sâbık Hükümdâr, zaferi tâkib eden günlerde, hemen Manisa’ya döndü. Sultan Mehmed; Aydın, Saruhan ve Menteşe illerinin gelirini babasına tahsîs etti.

Sultan Mehmed’in etrâfındaki vezîrler ve devlet ileri gelenleri arasında, Mehmed’i ve Murâd’ı tutanlar, ayrılık mesâfesini her geçen gün arttırıyorlardı. Sultan Murâd’ı tercih edenlerin başını Vezîr-i âzam Çandarlı Halil Paşa çekiyordu.

- Reklam -

Varna Zaferi’nden sonra, Osmanlı Tahtı’nda hâlâ Sultan Mehmed’in oturuyor olması, Avrupa devletlerini ve bu arada Yanoş’u yeniden heveslendirdi. 1445 yazında Yanoş, Tuna çizgisinde harekete geçerek, Türk hâkimiyetindeki Rûmeli topraklarını tehdid etti. Yanoş’la birlikte davranan Eflâk Beyi de Yergöğü’nü zaptetti. Şehâbeddin Şâhin Paşa, düşmanın attığı adımları yakından tâkib ediyordu. Çok geçmeden Bizans’ın tahrîkiyle Dâvûd Çelebî adında biri, Dobruca’da ortaya çıkıp Osmanlı Tahtı’nda hakkı olduğunu ilân etti. Dâvûd Çelebî’nin Eflâk seferi hezîmetle sona erdi. Fakat tam o sırada, Halil Paşa’nın dahli olduğu iddia edilen bir yeniçeri isyânı çıktı. Sivil halkın da yardımıyla, isyan bastırıldı. Sonunda, bütün bu olanların faturasını, Sultan Murâd’ın yokluğuna çıkaran Çandarlı Halil Paşa, açıktan açığa Sultan Mehmed’i, babası lehine saltanattan ferâgate dâvet etti. Babası hayatta ve sağlık içinde bulunduğundan, aksi davranışı ona saygısızlık bilen Sultan Mehmed, sonunda fedâkârlık sırasının kendine geldiğine hükmetti ve 1446 Ağustosunda, baba-oğul yeniden rol ve yer değiştirdiler. Mehmed, Edirne’den Manisa’ya; Murâd da, Manisa’dan Edirne’ye geldi. Yeniden devletin dizginleri Sultan Murâd-ı Sânî’ye emânet edildi.

Sultan İkinci Murâd, Haçlı zihniyetinin iştâhını arttıran Arnavutluk İsyânı’nı bastırmak ve Eflâk Voyvodası’yla Mora Despotu’na hak ettikleri dersi vermek için kollarını sıvadı. İlk olarak Mora Despotu’nun üzerine yürüdü. 27 Kasım 1446’da Kerme (Hexamilion) alındı. Sultan Murâd’ın bizzat katıldığı askerî harekât sonunda, bu beldenin surları tamâmen yıkıldı. Türk akıncıları, Mora Yarımadası’na yayıldılar. Osmanlı Hükümdârı, Patras ve Klarentza’ya kadar uzandıktan sonra Edirne’ye döndü. Sultan Murâd’ın idâresinde yeniden eski günlerine dönen Osmanlı Devleti, Eflâk Voyvodası’nı da yola getirmiş, âsî Prens, tekrar Sultan Murâd’ın yanında yer almak istemişti. Lâkin, Yanoş buna fırsat vermedi ve âni bir baskınla Voyvoda’yı öldürdü (1447).

Sultan Murâd, Mora’dan sonra Arnavutluk’a yöneldi. Arnavutluk’daki sıkıntı bir türlü giderilememişti. Bilhassa Venedik desteğindeki İskender Bey, Osmanlı Devleti’ni çok uğraştırıyordu. Sultan Murâd’ın ikinci saltanatının başladığı günlerde, İskender Bey ile Venedik’in arası açılmıştı. Bunu, kendi lehine çevirmek isteyen Sultan Murâd, 1448 yazında, ordusunun başında, İskender’in elindeki Kocacık Hisârı (Svetigrad)’nı kolayca ele geçirdi. Orada, Sultan Murâd’a, Yanoş’un Arnavutluk’a doğru yürüdüğü haberi geldi.

Sultan Murâd Hân, hemen Sofya’ya çekildi. Kısa zamanda ordusunu takviye etti ve görünen eksikliklerini giderdi. 59 sene önce, büyük atası Sultan Murâd-ı Hudâvendigâr’ın zafer ve şehâdet sahnelerine mekân olan Kosova’da, Yanoş’un komuta ettiği Haçlı ordusunu karşıladı. 17-20 Ekim 1448 târihlerinde, dört gün süren bu uzun soluklu muhârebeyi, Sultan Murâd kazandı ve Yanoş, Varna’daki gibi kaçmayı kahramanlıktan saydırdı. Murâdların ikincisine, Kosovaların ikincisi pek yakıştı. Bu sûretle, Sultan Murâd-ı Sânî, Türk’ün zafer albümüne hiç çıkmayacak kuvvette kaydedildi.

Kosova zaferi öncesinde, Yanoş’a destek veren Eflâk Beyi’nin cezâlandırılması işi, Dayı Karaca Bey’e verildi. 1449’da Yergöğü’nü geri alarak tahkîm eden Karaca Bey, Turahan Bey’in emrindeki akıncılarla birleşip Eflâk topraklarında girmedik yer bırakmadı. Eflâk Beyliği makâmına, bundan sonra Osmanlı Devleti’nin desteğini almadan geçmek mümkün olmadı.

Sultan Murâd, 1450 yılının yaz aylarında, oğlu Şehzâde Mehmed’i de yanına çağırarak, birlikte Arnavutluk Seferi’ne çıktı. Akça-Hisâr (Croia)’ı kuşattı. Daha önceki Arnavutluk harekâtındaki gibi, yine Yanoş’un o tarafa gelmekte olduğunu duydu. Tedbirli davranarak muhâsarayı kaldırdı. Yanoş’la ilgili şâyiânın doğru olmadığı anlaşıldı, fakat, Sultan Murâd, tekrar geri dönmedi. 1450 kışında, Şehzâde Mehmed, Dulgadıroğlu Süleyman Bey’in kızı Sitti Hâtûn ile evlendi. Bu münâsebetle, Edirne’de dillere destân bir düğün yapıldı. Düğünden kısa bir süre sonra, 3 Şubat 1451 günü, âniden rahatsızlanan Sultan Murâd Hân-ı Sânî, Hakk’ın rahmetine kavuştu. Öldüğünde 48 yaşında idi.

Sultan Murâd, vasiyetnâmesini çok önceden, 1446’da hazırlatmıştı. Orada şöyle buyurdu ki:” Merhûm oğlum Ali (Alâeddin) yanındaki kabrin katında koyalar… Üzerime bir çâr(çehâr) divâr türbe yapalar, üstü açık ola ki, üzerime yağmur yağa… Soyumdan, sopumdan her kim ki, ölecek olursa, benim yanıma komayalar, katıma götürmeyeler..”

İbn Tagribirdî’ye göre, Sultan Murâd’ın saltanatı uzun sürmüş, Anadolu hükümdârlarının en büyüğü ve haşmetlisi olmuştur. Sultan Murâd, Allâh yolunda tehlikeye atılmaktan hiç çekinmemiş, varını-yoğunu, bu uğurda harcamıştır. Çocuk yaşından itibâren siyâsî gelişmelerin içinde yaşamış, pâdişâhlığı baştan sona iç ve dış mücâdelelerle geçmiştir. Ne Edirne’de, ne de Bursa’da oturarak, rahat ve huzûr dolu bir yılı, tamâmen geçirememiştir. Kâh Rûmeli’nde, kâh Anadolu’da, arka arkaya sökün eden hâdiselere hâkim olmaya çalışmıştır. Osmanlı hükümdârları içerisinde, iç karışıklık ve de saltanat kavgalarıyla onun kadar uğraşan olmamıştır. Sultan İkinci Murâd, iyi huyları, adâleti ve cömertliği ile tanınmıştı.

İlim, kültür ve san’at hayâtı, Sultan Murâd Hân zamânında, ilerideki zirve dönemlerini hazırlayan parlak bir devir yaşanmıştır. Pek çok araştırıcı, İkinci Murâd Hân’ın saltanat yıllarını “Türk Rönesansı” olarak isimlendirmişlerdir. Tâkib etmesi zor bir siyâsî trafik içinde; ilim, kültür ve san’at hamleleri yapacak vakti de bulan bu müstesna hükümdâr, bilhassa Türkçeye olan sevdâsı dolayısıyla ayrı bir şeref kürsüsüne çıkarılmalıdır. “Fâtih Sultan Mehmed” adını taşıyan dehâya lâzım olacak her çeşit alt yapı malzemesi, Sultan Murâd’ın hürmetli gayretleriyle temin edilip, olması gereken yerlere konmuştur.

Sultan Murâd’ın ilim muhîtine, Molla Yegân, damgasını vurmuştur. Fâtih’in meşhûr hocaları başta olmak üzere, pek çok üstâd, Molla Yegân’ın rahle-i tedrîsinden geçmiştir. Pâdişâh’ın indinde kredisi pek büyük olan Molla Yegân, Türk-İslâm dünyâsının tanınmış hayli kültür, san’at ve ilim erbâbını Osmanlı Mülkü’ne getirtmeyi başarmıştır. Bunlar arasında Molla Gürânî, Alâeddin Tûsî, Şerefeddin Kırımî, Seydî Ahmed Kırımî, Alâeddin Semerkandî, Seydî Ali Acemî, Fahreddin Acemî, Alâeddin Ali Arabî, Acem Sinan isimleri öne çıkmıştır.

Sultan Murâd zamânında, tasavvufî cereyanlar bütün canlılığı ile cemiyet hayâtına aksetmiş durumdaydı. Zeynîyye, Mevlevîyye ve Bayramiyye tarîkatleri, çok tarafdâr bulan tasavvuf kolları idi. Hacı Bayrâm-ı Velî’nin, Sultan Murâd’la pek husûsî ve gönül kapıları açan bir münâsebeti vardı. Hacı Bayram mürîdlerine vergi muâfiyeti tanınmış olması, bu sihrîyetin en bâriz işâretidir.

1444 yılı içinde, Edirne’de Hurûfî tarîkati mensuplarının topluca katledilmesi, şerîat-tasavvuf hesaplaşması tarzında görülebileceği gibi, mes’elenin içinde, Bizans-Venedik tahrîkleri de bulunabilir.

Sultan Murâd devrinde, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin el verdiği Yazıcı-zâde âilesi, çok mühim bir mevkide durmaktadır. Bu âileden Yazıcı-zâde Mehmed’in kaleme aldığı “Muhammedîye”, Süleyman Çelebî’nin Vesîletü’n-Necât (Mevlid)’ı ölçüsünde değerlidir. Yahyâ Kemâl dâhil, nice Türk âlim ve san’atkârı, annelerinden Muhammedîye dinleyerek büyümüşlerdir. Yazıcı-zâde Ali de, kardeşi Mehmed gibi, pek tanınmış bir müellifdir. “Tevârih-i Âl-i Selçuk” veyâ kısaca “Selçuknâme”, mücevher değerinde bir Selçuklu târihi olmasının yanı sıra, Oğuz an’anesini asırlar içinde canlı tutan âbide eserlerdendir. Onun kıymeti, Dede Korkud Kitâbı ile aynı kulvarda ölçülebilir.

Sultan Murâd, pek hummâlı bir tercüme faaliyetine de bizzat istikâmet vermiş, hattâ eser adı zikrederek teşvîk etmiştir. Mercimek Ahmed’in yaptığı “Kâbusnâme” tercümesi, bu gayret ve himmetin sembolü olmuştur. Bu sâyede, Arapça ve Farsçadan bir hayli eser, Türkçeye çevrilmiştir. Tercümelerde sâde Türkçe isteyen Sultan Murâd, Türk diline âşık bir portreye oturmuş; orada Kâşgarlı Mahmud’dan Ömer Seyfeddin’e uzanan Türkçe sevdâlılarıyla birlikte târihe poz vermiştir.

Sultan Murâd Hân-ı Sânî, Bursa’nın Simavlılar Mahallesi’nde, 1426 Kasımında tamamlanan bir câmi yaptırmıştır. Câmiin çevresinde medrese ve zâviye de vardır. Buraya, önce Şehzâde Alâeddin, ardından da Sultan Murâd gömülmüşlerdir. Ahmed Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zamân” şiirinde geçen:

Murâdiye, sabrın acı meyvası

mısrâı, bu rûhânî vatan köşesini işâret eder. Bursa, Murâdiye ve Sultan Murâd-ı Sânî, burada iç içe girmişler, “vatan” resmine bürünmüşlerdir. Nâmık Kemâl’in dillerden düşmeyen ibâresini, “Vatan Yâhut Murâdiye” diye söylemek de mümkündür.

Sultan Murâd, Bursa’da yatmaktadır. Fakat o, büyük mîmârî eserlerini, daha ziyâde Edirne’de yaptırmıştır. Sonradan “Üç Şerefeli” adını alacak olan Yeni Câmi, plânı ile ilerideki yıllara ilhâm verecek özellikler taşımaktadır. Bu plânda görülen avlu, daha önceki câmilerde yoktur. Yine, bütün yapıyı gören orta kubbe fikri de, mühim bir terakkî unsûrudur. 1438’de Macaristan Seferi’ne çıkarken temelini attığı bu câmii, 1447’de ancak tamamlayabilen Sultan Murâd, daha sonra, ana binânın yanına bir de medrese inşâ ettirmiştir. “Üç Şerefeli Medrese” denilen bu ilim evi, Fâtih’in İstanbul’da kurduğu Sahn-ı Semân’a rağmen, tedrisâtına devâm etmeyi başarmıştır. Külliyenin içinde ayrıca Dârü’l-Fakr ve İmârethâne de bulunmaktadır.

Sonraki yıllarda Uzun Köprü adını alacak olan “Ergene Köprüsü”, Sultan Murâd’ın bıraktığı âbide eserlerden bir diğeridir. Ergene Nehri üzerinde 1438’de başlayan bu köprü inşaatı, 1443’de bitirilmiştir. 392 m. uzunluğundaki köprüde 174 göz bulunmaktadır. Doğu ile batı arasında yüzyıllar boyunca geçit vazîfesi gören bu köprünün bakımı ve muhâfazası için, bir ucuna mescid, imâret ve çarşı yaptıran Sultan Murâd, “Ergene” kasabasını teşekkül ettirmiş, oraya yerleşen ahâliyi bâzı vergilerden muâf tutmuş, köprüye zengin vakıflar bağlamıştır. Bugünkü “Uzunköprü”’nün bânîsi, Sultan Murâd-ı Sânî’dir.

Maddî ve mânevî yönlerden hep “hayır” a yönelen bu Türk oğlu, “Ebû’l-Hayrât” unvânını, fazlasıyla hak etmiştir…

 

Orkun'dan Seçmeler

DÜZELTME

- Reklam -