Ana Sayfa 1998-2012 Doğu Türkistan’dan “Göç” hatıraları*

Doğu Türkistan’dan “Göç” hatıraları*

- Reklam -

Göçe başlarken 7-8 yaşlarında başı kabak, ayakları yalın ayak toz toprak içinde bir çocuktum.

Her taraf beyaz kar çarşafıyla kaplı. Ekim ayının sonu, Tanrı Dağları’nda kış tam kıvamında.

Yayladan kışlaya göçeli daha üç ay oluyor. Her aile kışlık ihtiyaçlarını temin etmek, kışı sıhhatli ve esenlikli geçirmenin endişesi içinde…

- Reklam -

Yazın, kenarında oynadığımız, yeğlendiğimiz Taşbulak, artık şırıl şırıl akmıyor, sanki bütün kâinata yüz çevirip donmuştu. Biz çocuklar için, Tasbulak ha donmuş, ha donmamış hiç fark etmezdi. Donan suyun zevki daha başka olurdu kışın. Buz üzerinde kayar, kızak kaydırır, ihtiyar çam tomruklarından güçlükle kopardığımız parçaları bir aşağı, bir yukarı kaydırır, kahkahalarla kışı, soğuğu unutur giderdik.

Güneş çam tepelerinden, mor pembe, sarı kırmızı fûl halkalar teşkil eder, tatlı tatlı gülümserdi bize. Eve dönme saatimiz güneşin tepeyi aşmasıydı.

Eve dönmeye daha vardı. Küçük çocuklarla derede kayardık. Güçlü kuvvetli büyükler takımı da dik yamaçlarda kayardı. Bizler onların ancak gürültülerini işitir, cesaret alır, oyunumuza emniyet içinde devam ederdik.

Orta Asya’nın soğuk rüzgâriyle çehresi moraran geniş omuzlu çekik gözlü, uzun boylu delikanlılar kışın binmek için besledikleri atlarla, ellerinde kartallar, peşlerine taktıkları tazılarla ava giderler, karaca, geyik, kurt ve tilki avlar, akşam yuvalarına dönen kuşlarla yarış ederek, muzaffer bir gösterişle dönerlerdi. Onlar, dönerken çocuklara yolu boşaltmak düşerdi.

- Reklam -

İşte, boz atlı birisi dönüyordu avdan. Dört nala dolu dizgin bize doğru geliyordu. Avı peşinden giden, kartalını veya tazısını takip ediyor zannıyla gözümüzün yettiği kadar etrafımızı taradık. Kimimiz “İşte gidiyor! Kartala bak! Kaçan tilkiye bak!” diye bar bar bağırıyor, yalan söylediğimizin farkında bile olmuyorduk.

Boz atlı, yıldırım hızıyla yanımıza ulaşmıştı bile. At, durmadan şaha kalkıyor, ağzından beyaz köpükler akıtarak hızlı hızlı soluyordu. Üzengiye dayanarak eyerinin arkasına kadar yaslanan civanmert:

– Çocuklar, çocuklar!

diye ürkmüş bir ses tonuyla bağırdı. Hepimiz etrafına yığıldık.

– Çocuklar! Çocuklar! Çabuk! Evlerinize dönün!…

İlk anda bu emrivaki çoğumuzun hoşuna gitmedi. Atlıyı baştan aşağıya süzdükten sonra durumu anlar gibi olduk! Evlere doğru var kuvvetimizle koşmaya başladık. Ne olmuştu acaba?…

Çok geçmeden ne olduğunu anladık. Türkleri imha için bir alay Çin askeri hücum etmiş, fakat karşısına çıkan 20-30 KazakTürkü’nün imanlı atışı karşısında geri püskürtülmüş, durdurulmuştu!…

Ama, ne olursa olsun onlar, zırhlı, eğitimli, her türlü imha silâhlarıyla donatılmış askerlerdi. Artık, ana yurdu terk etmek, komünizmden, kızıl cehennemden, demir perdeden aşmak, çıkmak, Çin zulmünden kurtulmak gerekiyordu!.

Biraz evvel kaydığımızda giydiğimiz elbiseler henüz ku rumamıştı. O gün, akşam üzeri ilk doğduğumuz anayurdumuza veda ettik.

Hunların, Oğuzların, Göktürklerin göçü 20. asırda da tekrar başlıyordu. Doğu Türkistan’dan ön Asya’ya, Anadolu’ya doğru!…

* * *

Tanrı Dağları’nın eteklerindeki düzlükte, çam diplerinden çimen ve çayırlardan yol bulup akan berrak bir su vardı. Suyunun soğuk ve berraklığından ötürü Tasbulak-Taşdere yahut da Taşçay denilirdi. Tanrı’nın ihsanı olan bu su ilk içtiğim su ve gene bu su, annemin beni ilk yuğup yıkadığı suydu. İşte, çocukluğumun en tatlı günleri bu su kenarında geçmişti.

Yazın, yaylaya göçerdik, Taşbulak’ın kaynağına kadar gelir konar yaylardık. Çam kokusu, akan su sesi, koyunların meleşmesi, yılkı kişnemeleri, kuş cıvıltıları, semalara yükselen ağaçlara, yamaçlara çarparak kaybolur giderdi.

Biz çocuklar, bunların arasında neşeli, şen, mağrur mahlûklardık.

Aşağı yayla dediğimiz yamaçta da birkaç Çinli ailesi otururdu. Kımız içmek için bize gelirlerdi. Bu vesileyle çocuklarıylada arkadaş olmuştuk. En çok isimlerini söylemekte zorluk çeker, bir türlü söyleyemezdik.

Komşumuzun çocuğu, Erbek benden büyüktü. Bir gün Taşbulak’ta at suluyorduk. Karşı yamaçdaki çamların arasından bir at kişnemesi duyuldu. Erbek at sesini tanımakla meşhurdu.

– Erbek, Erbek bir at kişniyor tanı bakalım bu hangi atın sesi dedim.

– Kimin olacak Çinlilerin dedi. İtiraz ettim, kızdı kaşlarını çatarak dedi ki;

– Göreceksin Çin atı. İstersen gel bakalım. Kabul ettim ata terkleştik. Sesin geldiği tarafa dört nala sürdük. Biraz ilerimizde boynundan öklenmiş bir at sineklenerek otluyordu.

Erbek:

– Bak gördün mü? Çinli atı.

dedi.

– Ne biliyorsun

– Ne mi biliyorum? Bizim Kazak Türkleri atı ayağından ve hem de sağ ayağından öklerler sonra da atın başında yular gem gibi takımı bırakmazlar. Bu ata baksana, her haliyle Çinlinin olduğu belli, dedi.

O günden sonra hep dikkat ettim, gerçekten Kazak Türklerinin at bağlayış tarzları Erbek’in dediği gibiydi.

Yaylamızda tomruklardan yapılmış bir de mescit vardı. Erbek, buraya devam ediyordu. Ben de okul çağıma gelmiştim.

Babam seni hocaya vereceğim dediği gün aklıma Erbek geldi. Erbek’in bulunduğu mescide verirse gitmeğe razı oldum. Nitekim istediğim gibi oldu. Mescidin yanında özel olarak çam tomruklarından yapılmış dershanede Elif-Be’den ders görmeğe başladım.

Babam hocaya eti senin kemiği benim demişti. Hocadan çok korkardım, önde bağdaş kurarak otururdum. Ara sıra kaçamak gözle bakardım da ancak sarığını görürdüm. Sağ tarafımda Erbek yer alırdı ve sınıfın hocadan sonraki otoritesiydi. Hocanın yokluğunda bilmediklerimi sorardım ondan.

Erbek, Kur’anı aktardığını, tecvit üzerinde çalıştığını söylüyordu. Bilmiyorum, aradan ne kadar zaman geçti. Ben Amme cüzüne gelmiştim, bir gün duydum ki Erbek’i Çinli askerler zorla alıp götürmüş. Onu son defa görebilmek arzusuyla evlerine gittiğimde çoktan gittiğini öğrendim. Heyhat! Erbek bir daha Tasbulak’a, mescide dönmeyecekti. O, Çin okullarında okutulmak ve Çin pedagojisinde yetiştirilmek, Çinlileştirilmek üzere zorla Çinli askerler tarafından götürülmüştü.

Ne zaman beni görürse annesi ağlar, Erbek’i hatırladığını hıçkırıklarla söyler dururdu.

Kimbilir Erbek, kızıl cehennemin hangi köşesinde zorla dinine, ırkına, vatanına düşman olmayı öğrenmenin verdiği azap ve utanç içinde yaşıyordur.

* * *

Dünya’nın damı, Himayalalar’ı 6 ayda at sırtında, binbir meşakatle aşmış, akabelerini gerilerde bırakarak Çinli askerlerle savaşa savaşa Hindistan sınırına ulaşmıştık.

O gün hava oldukça güzeldi. Yanılmıyorsam Eylül ayı olmalıydı. Çıplak tepelerin ortasındaki göl, sonbahar rüzgârlarının esintisiyle, tepenin arkasındaki güneşi pırıl pırıl yansıtıyordu. Gölün suyu tatlıydı. Tek tük yüzen yaban kazları, hafif çalkantılı olan mavi göl suyunda, batıp batıp çıkıyorlardı. Biz gelince uçtular. Önce gölün üzerinde bir daire çizdiler. Sonra da bir şeyler sezinlemiş gibi yükseldiler, dağı aşarak gözden kayboldular.

Gölün yakasına geleli yanılmıyorsam bir ay olmuştu. Tibet’te bir çok göl görmüştüm, ama nedense bu gölün bende bıraktığı etkiyi bir türlü unutamıyordum. Bunun sebebi de kafilemizin birkaç defa bu gölün etrafında komünist*** ordusunun baskısına uğrayışı ve benim de artık hücumları iyice hatırlayışımdır. O günler için biz yaştaki çocuklara deve, at veya sürü gütmek kaçınılmaz bir görevdi. Zira, eli silâh tutan herkes düşmana karşı siperlerdeydi. İşte, o gün biraz evvelki gölün başına böyle bir deve sürüsünü sulamak ve suladıktan sonra tünetmek ve kafilenin bulunduğu yere götürmek üzere idik.

Bana, arkadaşlarımdan birisi, bize ait bir devenin vadide kaldığını, otlamaktan dönmediğini bildirdi. Gidip almamı söylüyordu. Vakit akşam olmaktaydı. Yalnız gitmekten korktum. Arkadaşımdan yardım istedimse de kabul ettiremedim. Çaresiz deveyi almak üzere vadiye tırmandım. Ortalık gittikçe kararıyordu. Çalı, çırpıdan zor yol bulabiliyordum. Nihayet bir çalıya başındaki yuların ipiyle dolalı kalan deveyi buldum. İpini çözüp deveyi binmek üzere çöğerirken, yanımdan birkaç kişinin hızla koşarak geçtiğini, deveden ürken atların sesini duydum. (Çinli atlar daima deveden ürkerler, çünkü Çinli askerler deve beslemezlerdi.) Deveye bindiğimde siperlenmiş askerler, derede sipere bağlanmış atlar gördüm. Allah’ın büyük yardımı korku denen şeyi üzerimden almıştı. Yerde yüzü koyun tam siper yatan askerlerin arasından yol alıyordum. Askerler beni yakalamıyordu. Çünkü, yakalarlarsa beni aramağa çıkarlar, gelen kollarla çatışırlar ve kafileyi kaçırmış olurlardı.

Kafileye geldiğimde saat gecenin on sularıydı. Gördüklerimi babama anlattım. Fakat, inanmadı. Çalı, çırpıdan ve karartılardan korktuğumda ısrar etti. Ben de soyunmadan yattım.

Tan yeri ağarmak üzereyken Hamit Hoca’nın yanık sesi vadiyi çınlatırdı. O sabah da gene Hamit Hoca yanık sesiyle ezan okuyordu. Sonra birden bu sese patlayan bir top sesi karıştı. Elime geçen bir silâhla**** yataktan fırladım.Kafilenin ardındaki tepenin zirvesine var gücümle tırmandım. Zirveye vardığımda ufuktan yeni yükselen güneşle burun buruna geldim. Geriye dönüp baktığımda manzara çok fenaydı. Çadırlar havalarda uçuyor, çoluk-çocuk sığınacak yer arıyor, çığlık, vaveylâ vadiyi sarıyor, ara-sıra patlayan topla birlikte, düşman makineli tüfekleri ölüm saçıyordu. Bu manzara karşısında heyecanla korku karışımı tir tir titriyordum. Çevreye bir göz gezdirdikten sonra aşağıya var gücümle “bu tarafa bu tarafa” diye bağırdım. Bunu, bana Allah söyletmişti. Çünkü, aşağıdaki şaşkın kafile benim bulunduğum tarafa yöneldi. Düşman ateş hattından uzaklaşarak, buradan Hindistan hududuna geçtiler ve kurtuldular. Bir ara bulunduğum yere havan mermileri yağdı. Müthiş bir şeydi bu havanların yere çarpması. Yer, sanki zelzele oluyormuş gibi sallanıyordu.

Sonradan işin gerçek tarafı anlaşıldı ki, benim çıktığım tepenin gerisinde düşman piyadeleri tepeyi ele geçirmek için çalışıyorlarmış. Eğer, ben beş on dakika daha geç çıkmış olsaydım, burası da, bu piyadeler tarafından işgal edilecek ve kafilemiz de tamamen imha edilmiş olacaktı. Fakat, düşmanlar tepede beni görünce, (burada Kazak Türklerinin gücü var, bu tepe Türklerin kontrolünde sanmışlar… Bir mucize kabilinden, hem de bir daha karşılaşmamak üzere kızılların elinden kurtulmuştuk.

DİPNOTLARI

*- Hızırbek Gayretullah,1947 yılında Doğu Türkistan’ın Manas-Savan yöresinden Ali Bek Hakim liderliğinde anayurttan Türkiye’ye doğru Taklamakan Çölü’nü geçerek, Himalayaları aşarak, 1952 yılının Aralık ayında Anadolu’ya ulaşan göçdeki çocukluk hatıralarını anlatmaktadır.

**- Sürgündeki Doğu Türkistan Hükümeti Başbakan Yardımcısı

***- Olay Hindistan-Tibet sınırında cereyan etmiştir. Hint makamları giriş izni vermedikleri için anılan gölün kıyısında kafilemizi üç ay tutmuştur. Çünkü bizler pasaport taşımıyorduk. Kazakların pasaportları ellerindeki silâh, yüreklerindeki cesaret ve göğüslerindeki imandı.

****- Büyüklerimiz çoluk çocuk, genç ve ihtiyara herhangi bir saldırıda silah ve mühimmatı kurtarmamızı öğütlerlerdi. Ben silâh kullanamıyordum. Fakat verilen emir gereği silâhı yanıma almıştım.

Hamit Hoca: Doğu Türkistan Eyalet Hükûmeti Maliye Bakanı Canımhan Hacı’nın büyük oğlu, Delilhan Canaltay’ın ağabeyidir.

O günkü savaşta Çarşan-Çaklık imamı Turdi Kari Efendiyle Sakan adlı bir mücahitle Balkıya adlı bir hanım şehit düşmüştü. Bir hanım ve bir çocuk da yaralı kurtulmuştu. Yaralı kurtulan Kerim Bey bugün İstanbul’da hayattadır…

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -