Ana Sayfa 1998-2012 Coğrafyada Türkiye

Coğrafyada Türkiye

YAKINDAN tanımak istediğimiz bir insanın önce fizikî yapısına; boy, bos, endamına, sonra da ahlâk ve karakterine bakarız.

- Reklam -

Milletler ve devletler hakkında bilgi sahibi olmak için önce yaşadığı bölgeye, bölgenin özelliklerine yani coğrafî konumuna bakılır.

Milletlerin geleceklerini etkileyen en önemli unsurlardan birisi de üzerinde özgürce yaşadığı yeryüzü parçası yani coğrafyasıdır.

Coğrafyalar özelliklerine göre çeşit çeşittir. Bir milletin tarihi, sosyo-ekonomik hayatı, karakteri, geleceği, kaderi ile yakından ilgilidir.

Bazı kara parçaları gerek stratejik, gerekse ekonomik bakımlardan fazla önem taşımadıkları için bünyelerinde barındırdıkları milletlerden pek bahsedilmez. Bunlar gerçek bir tarih yaratmamış, tarih boyunca istilâya uğramamış ve dolasıyla ekonomik ve siyasî bakımdan baskı altında, güdük (yavan) kalmamışlardır.

Bunların yanında dünyamızda öyle kara parçaları vardır ki, bir dakika boş kalmamış, bulgur kazanı gibi kaynamışlardır. Üzerlerinde tarihi durdurmak bir yana, tarihle âdeta yarışmışlardır (yarışmıştır). Yerküremizde bu özellikte coğrafya parçalarının en başında Anadolu (muz), Kafkaslar, Balkanlar, Orta Doğu ve Akdeniz ülkeleri gelir.

Anadolumuzun akciğerleri (de) olan Balkanlar ilk ve ortaçağlardan beri Kafkaslar, Karadeniz ve Anadolu üzerinden gelen kavimlere kucak açmakla kalmamış, Akdenizin tuzlu ve sıcak suları ile de yıkanıp kucaklaşmıştır. Yunanlılara, Romalılara, Makedonyalılara, Hunlara eşiklik ve beşiklik yapmıştır.

- Reklam -

Bilhassa tarihî, dinî, siyasî, sosyo-ekonomik açıdan hayatî önem taşıyan Orta Doğu; üç semâvî dinin, nice uygarlıkların kültür merkezi ve dünyanın petrol (kara altın) deposu (denizi)dir.

Her devirde büyük siyasî olaylara, tarihî, kültürel ve dinî gelişmelere sah ne olan peygamberler diyarı Orta Doğu; İran-Irak-Kuveyt-Katar-Suudî Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri dünya petrol tüketiminin yaklaşık % 65’ini karşılamaktadır. Bütün bu özellik ve güzellikleriyle dünyanın hiçbir bölgesi insanoğlunda Orta Doğu kadar sahip olma arzusunu uyandırmamıştır. Öyle ki 1096’dan 1270’e kadar süren Haçlı Seferlerinin yapılış gayesi de dinî ve ekonomik sebeplerdir.

Cazibesini hiçbir zaman yitirmeyen Orta Doğunun petrolü dünya devletlerinin (menfaatlerinin) arenası hâline gelmiştir. Osmanlı’nın buradan gitmesiyle (gönderilmesiyle) öksüz ve garip kalan bölge ve buranın devlet olmamış devletçikleri; tabir caizse başta Amerika olmak üzere Batılıların bir bakıma sağmal ineği hâline gelmiş, getirilmiştir.

Bu petrol coğrafyasında enerji kaynaklarının büyük bir bölümünü (yüzdesini) eline geçiren Amerika; “Büyük Orta Doğu Projesi” ile de bu sağmal ineğin memelerini yara olana kadar sağmak; Endonezya’dan, Orta Asya’ya, oradan Fas’a kadar İslâm ülkelerinde hâkimiyetini kuvvetlendirme emelindedir.

Bu projede, demokratikleşmesi, medenîleştirilmesi ve açık pazar hâline getirilmesi öngörülen İslâm ülkeleri üzerinde İsrail ve İngiltere ile birlikte ABD’nin rakibi Çin-Rusya ve Suudî Arabistan’dır. Öyle ki Suudîler Ruslarla beş yıllık enerji antlaşması imzalamışlardır.

- Reklam -

Mackinder’e göre dünyanın dörtte üçünü su ve dörtte birini de karalar kaplamaktadır. Bu kara parçasının en büyük kısmı da “Eski Dünya” olarak adlandırılan Asya-Avrupa-Afrika kıtalarının birleştiği bölgedir. Bu bölgeye “Dünya Adası” diyoruz. Amerika ve Avustralya keşfedilmeden önce dünya hâkimiyeti dendi mi bu üçüz kardeşler anlaşılıyordu.

Dünya Adasının Küçük Avrasya’sı Türkiyemiz (Anadolumuz); jeopolitik ve jeostratejik konumu ile bir köprü, kavşak noktası, imparatorluk merkezidir. Brezenski’nin ifadesiyle de “Pivot” ülkedir.

Milletimizi Anadolu’ya çeken sihir (kuvvet) onun “Cihan hâkimiyeti mefkûresi” olmuştur. Bu mefkûre ile yola düşen Türk milleti; Malazgirt’te anahtarını, Miryokefalon zaferi ile de tapusunu almıştır. Dünyanın şahdamarı ilk “Kızılelma” İstanbul’u da fethederek, Boğazlara hâkim olmuş; Avrupa tabiri ile imparatorluk hâline gelmiştir. Anadolu’yu merkezkaç kuvvetin siklet merkezi yapan cihan devleti Osmanlı; Balkanlar-Kafkasya-Basra üçgenini de Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yüzyıllarca kontrol etmiştir.

Dünya (Cihan) hâkimiyetinin kilit noktası olan Anadolumuzun Avrasya’nın bir değil birkaç sıcak denizine açılan anahtarları da İstanbul ve Çanakkale boğazları olmuştur. Bunlar, dünya jeostratejistleri tarafından “Üç kıtanın Kapıları” olarak değerlendirilmiştir. Sanayi Inkılâbı ve Coğrafî Keşifler bu kapı ve anahtarların önemini bir kat daha artırmıştır.

Şu anda dünyanın kalbi olan, dünya nüfusunun % 75’ini barındıran, dünya gayri safi hâsılasının % 61’ni üreten Avrusyanın (bütünlüğünün) en önemli parçasını oluşturan Türkiye’nin Avrusya hâkimiyeti için arzettiği ehemmiyet, başta sömürgeler kralı İngiltere olmak üzere Fransa-Rusya-Almanya gibi büyük devletler (AB’nin kodamanları) ve siyasî güçler yüzyıllardan beri Türkiye’yi kontrolleri altına almaya ve nazarlarını bu mücadelenin odak noktası olan “Türkiye’nin canı”, candamarı Boğazlara yöneltmişlerdir.

İlkçağlardan beri köprü mevkiindeki Türkiye; Rusya’nın sıcak denizlere inmesi hususunda asırlardır bir set ve istilâ aracı olmuştur. Düveli Muazzama denilen büyük devletler, Osmanlı’nın ne ölmesine ve ne de (büyüyüp) gülmesine aman ve zaman vermemişler (tanımamışlar), çıkarları uğrunda kullanarak onu şamaroğlanı hâline getirmişlerdir.

O gün Hristiyan âlemi (dünyası) ne ise bugün de aynıdır. Türkiye(miz) ne zaman kendine gelse içte ve dışta önü kesilmeye çalışılmakta, neredeyse nefesleri bile sayılmaktadır. Bu durumu büyük bir diplomat; Pantürkist ve Panislamist olan ve Mustafa Kemal’in de prototipi olan İkinci Abdülhamit hâtıralarında ne ibretli anlatır:

“Bizi herşeyden fazla felâkete iten, büyük devletlerin entrikalarıdır. Bu devletler, tabiyetimizdeki milletleri, arka arkaya isyana teşvik etmek suretiyle, bizi her sene daha fazla sıkıntıya düşürmektedirler. Her sene, bu uğurda hiç faydasız sarfettiğimiz milyonlarla ne kadar lüzumlu işler yapılabilirdi. Fakat, büyük devletler, geniş teşkilâtlı imparatorluğumuzu inşa edecek ne zaman bıraktılar, ne de sükûnet. Gene büyük devletlerin sebebiyle halkımızı ilerletmeye imkân bulamadık.

Bütün bunlar bizim zayıf kalmamızın sebebi oldu. Biz de hiç olmazsa on senelik bir sulh tanınsa Japonların o kadar methedilen terakkilerini yapabilirdik. Onlar, Avrupalıların pençelerinden uzak olduklarından bize nazaran bahtiyardırlar; emniyet içinde yaşamaktadırlar. Maalesef biz, tam AVRUPALI SIRTLANLARIN geçiş yerine çadırımızı kurmuşuz.”

Sözün kısası; güneşi gibi yeraltı ve yerüstü kaynakları da bol bir Akdeniz, Orta Doğu, Kafkasya ülkesi dünya cenneti olan Türkiyemizin hem sosyo-ekonomik, hem de politik sancıları (nimeti, külfeti), biraz da yaşadığımız coğrafyadan kaynaklanmıyor mu? Ne dersiniz?

DÜZELTME

Dergimizin Temmuz 2004 tarihli 77. sayısındaki “Türklüğün kalbi Diyarbakır’da attı” başlıklı yazıda Prof. Dr. Saadettin Gömeç’in soyadı “Gökçe”, Prof. Dr. Salim Çöhçe’nin soyadı da yine “Gökçe” olarak çıkmıştır. Düzeltir, özür dileriz.

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -