Ana Sayfa 1998-2012 Çevre Problemleri

Çevre Problemleri

Yakın zamanlara kadar insanoğlunun amacı, rahat ve çağdaş şartlarda yaşamaktı. Bu amacın gerçekleşmesi için, kaynaklar hiç bitmeyecekmiş gibi sınırsız bir şekilde kullanıldı. Çevre kirliliği denilen oluşum hiç akla getirilmedi. Bugün gelinen noktada, kaynakların sonsuz olmadığı, tabiatın da kirlenebileceği ve kirlenme sebebiyle kaynakların verimlerinin azalabileceği anlaşıldı. Çevre kirliliğinin aynı zamanda insan yaşayışını zorlaştırdığı tespit edildi. Olumsuzlukların farkına varılınca yeni standartlar, kavramlar ve ilkeler geliştirilmesi gündeme geldi. Bu yeni düzenlemelerin kamuoyuna tanıtılması ve kirliliğe dikkat çekilip önlem alınması şuurunun yerleştirilmesi için Çevre Günü ve Çevreyi Koruma Haftası adı altında bir dizi etkinlikler düzenlendi.

- Reklam -

Çevre problemleri, Türkçülerin ilgilenmekte geç ve yetersiz kaldığı konulardan biridir. Oysa ki insanı ilgilendiren, insanlığın hayrına olabilecek her konu, Türkçülerin gündeminde yer almalıydı. Hem de hümanistlerin, Siyonistlerin, ateistlerin ve sosyolisit – marksistelerin etkili silâhı olmadan önce… Geç kalınmasına rağmen, çevre ve ekoloji, Türkçülerin ilgisiz kalmamaları gereken bir konudur.

•••

Çevre ile ilgilenen milletlerarası kuruluşlar, yaşadığımız ortamların daha fazla kirlenmesini önlemek için bir dizi yasaklar koydular. Yasakların amacı; millî ve milletlerarası sanayilerin, çevreye en az zarar veren şartlar içerisinde gelişmesini sağlamaktır. Çevre problemlerini en aza indirici biçimde olmalıdır. Çevre kirliliğine yol açan hatalardan dönülmesi, çevrenin temizlenmesi, kendi kendini yenileyebilecek ortamın oluşturulması çok önemlidir. Çünkü kirlilik, kendi kendini çoğaltıyor. Bozulan ekolojik dengenin yeniden kurulması çok büyük yatırımlar gerektiriyor.

Türkiyemizde ve bizim konumumuzda olan ülkelerde, çevre koruma ile ilgili bazı önlemler, sanayileşmenin önünde bir engel gibi görülmektedir. Türkiye, sanayileşmek mecburiyetindedir. Sanayimizi geliştirmeliyiz. Fakat geliştirirken yaşadığımız çevreye zarar verilmemeli. Bize; gelişmiş bir sanayi ve yarınlara kalacak bozulmamış-kirlenmemiş bir çevre gerek.

Son iki asırda hızlı sanayileşme ve aşırı üretim-tüketim sebebiyle çevre kirliliği problemiyle karşı karşıya gelindi. Bu sebeple insanlık, 21. yüzyıla büyük umutlar yerine büyük endişelerle girdi. Bu amaçla, Çevre Günlerinde ve Çevreyi Koruma Haftalarında; kirlenmeler sebebiyle; sadece tabiatın değil, insanlığın da geleceğinin tehdit altında olduğuna dikkat çekiliyor.

Çevre sözünden anlaşılması gereken; insanın içerisinde yaşadığı fizikî ve tabiî dünya ile bu dünyada onunla birlikte yaşayan canlı-cansız bütün varlıklardır. Çevre Günleri ve Çevreyi Koruma haftaları ile; tabiat üzerinde, insanlar tarafından hor kullanılmaktan kaynaklanan olumsuzlukların önlenmesi amaçlanıyor. 1972 yılında, 113 ülkenin temsilcileri Stockholm’de, Birleşmiş Milletler Dünya Çevre Zirvesi adı altında bir araya gelerek konuyu ciddî bir problem olarak ortaya koydular. Ve de, çözümler bulunması için çalışılmasını kararlaştırdılar. Türkiye bu çalışmalara katılmış, 21 Aralık 1991 tarihinde, Çevre Bakanlığı kurulmasını kararlaştırmıştır. Esasen çevre bilinci, İslâmiyet’te ve Türklerde doruk noktadadır. Batılı yaşama biçimi sebebiyle çevre, bir süre için göz ardı edilmiştir. Tehlikeyi sezen batılılar, çevreyi koruma çalışmalarını başlatınca, Türkiye’de katılmak ihtiyacını hissetmiştir.

- Reklam -

Çevre koruma etkinlikleri içerisinde erozyonla mücadele çalışmaları da yer alıyor. Erozyon, en önemli çevre problemlerinden biridir. Her yıl Amerika Birleşik Devletleri’nde 5 milyar, ülkemizde 500 milyon ton toprak, erozyonla yok olmaktadır.

Bir litre kullanılmış motor yağı, 800.000 litre içme suyunu zehirleyebilmektedir. Dünyada bulunan yaklaşık 65.000 kimyevî maddenin % 80’i zehirlidir. Çevre kirliliği sebebiyle denizlerimizde balık türleri ve miktarı azalmakta, bitki örtüsünde binlerce çeşit nebat yok olmaktadır.

Çevre kirliliği, inanç zayıflığı veya yokluğu sebebiyle kirlenen insan iç dünyasının; önce dışa, sonra da çevreye yansımasıdır. Kâinat yaratıldığında temiz idi. İnsanoğlu da günahsızdı. İnsanoğlu önce kendisini, sonra da çevresini kirletti . Ruhen yüce, vicdanen hassas, mânen güçlü olan insan, bedenen de temiz olur. Kendi temizliğini koruyabilmek için çevresini de temiz tutar. Kirlenen çevrelerde, ahlâken temiz insanların yetişmesi mümkün olmaz.

Fransız araştırmacı Jacques Atalli; çevrebilimin, önümüzdeki yüzyıllarda, bir ideoloji, hattâ bir inanç sistemine dönüşeceğini iddia ediyor. İslâmiyet’i kaynağından iyi öğrenenler ise, çevreciliğin inançla birlikte ele alınan önemli bir konu olduğunu biliyorlar. 1400 yıl önce ortaya konan bu gerçeği, Batılılar yeni keşfettiler. Türk’ün İslâmiyet’le beslenen kültürüne göre: Temizlik imandandır. Cenab-ı Allah, temiz ve güzeldir. Temiz ve güzel olanı sever. İnsanoğluna temiz ve güzel bir çevre ihsan etmiştir. O, temizliği ve güzelliği koruyanları mükâfatlandırır. Korumayanlar ise, kendi kendilerini cezalandırmış olurlar.

•••

- Reklam -

Çevre kirliliğinin önlenebilmesi için:

• Günümüz ihtiyaçları göz ardı edilmeden, gelecek nesillerin de düşünülmesi gereğine inanılıyor.

• Kaynakların verimli kullanılması, milletlerarası haklara uyulması isteniliyor.

• Çevrenin, kendi kendisini yenilemesi ortamının hazırlanmasının şart olduğu düşünülüyor.

• Ekonomilerin, tabiatı kirletmeden gelişmesi yolları araştırılıyor.

Bu amaçla hazırlanan ve yürürlüğe konulan standartlar, yatırımların mâliyetini bir hayli artırıyor. Standartlar, Milletlerarası Standart Kuruluşu-International Standarts Orgganization-ISO tarafından, ISO 1400 serisi olarak hazırlandı. ISO 1400 Çevre Standardı, bir dizi kararlardan, ilke ve kavramlardan oluşuyor.

Çevre Standardı ile ilgili bazı kararların Türkiyemizdeki uygulanması imkânsızlık ölçüsünde zor. Kararların birinde; “Herhangi bir ürünün üretilmesi ve/veya tüketilmesi sırasında ortaya çıkacak çevre ile ilgili olumsuzlukların bedeli, kirliliğe sebebiyet veren ürünün mâliyetine yansıtılır. O ürünün yol açtığı kirliliğin önlenmesi için alınması gerekli tedbirlerin masrafları, devletçe karşılanmaz ve katkıda bulunulmaz”. denilmektedir. Hükmün doğruluğu da uygulanabilirliği de tartışmalara açıktır.

Türk Standartları Enstitüsü de ISO 1400 paralelinde bir Çevre Standardı geliştirdi.Bu standartta, millî ihtiyaç ve imkânlar göz önünde bulundurulmuştur.

Türkiye ve Türk sanayicileri, önlerine konulan bu engelleri aşmak mecburiyetinde. Aksi takdirde yalnızca ihracatı kısıtlamakla kalmayacak, gelecek nesillerin de yaşamasını zorlaştırmış olacaktır.

Yakın zamanlara kadar sanayi kuruluşlarımız; çevre kirliliği konusuna yeterli hassasiyetle yaklaşmıyorlardı. Tüketicinin Korunması konusu, yabancı olduğumuz konulardan biri idi. Zaman içerisinde uyum sağlanıyor. Çevre ile ilgili şartlar için de aynı olumlu gelişmeler mutlaka sağlanacaktır.

Ekonomik entegrasyonların yaygınlaştığı günümüzde, yaklaşımlar değişiyor, anlayışlar yeniden şekilleniyor. Olumlu gelişmeler zinciri tamamlandığında; insanlarımız, temiz bir çevrede yaşıyor olmanın avantajlarını anlayacak. Bu sonuç aynı zamanda, sanayicilerimizin de dış pazarlarda kendilerine daha çok müşteri bulabilmesi imkânını beraberinde getirecek.

Çevre kirliliği sınır tanımıyor. Temiz bir çevre için milletlerarasında, içeride ise kurumlar arasında işbirliği kaçınılmazdır.

Çevre ile ilgili mâliyetler, büyük payı devlete ait olmak üzere üç parçaya bölünebilir. İki pay, üreticiler ile tüketiciler tarafından paylaşılabilir.

Kültürümüzdeki yozlaşmalar, dil birliğimize ve vatanımızın bütünlüğüne yönelik iç ve dış tehditler göz önünde bulundurulursa, çevre problemlerine dikkat çekmek, uçuk bir ilgi olarak algılanabilir. Böyle düşünenler tamamen haksız görülmemeli. Fakat çevre konularına hassas olmamız, mevcut tehditlerle ilgili çalışmalarımızı zayıflatmaz. Ayrıca, kirlenmiş bir çevreyi, eski temiz hâline getirmek için gerekli gayret ve katlanılacak mâlî külfet, çevreyi koruma mâliyetinden yerine göre, bin kat-on bin kat fazladır.

DENİZLE BARIŞMALIYIZ

İçerisinde bulunduğumuz Temmuz ayının birinci günü, ülkemizde Kabotaj (Denizcilik Bayramı) olarak değerlendirilir.

Kabotaj: Bir devletin, kendi limanları arasında yük ve yolcu taşımacılığı ile ilgili haklarıdır.

1536 yılında imzalanan ve Kapitülâyon denilen anlaşma ile Osmanlı Devleti, yabancı gemilerin Türk limanları arasında taşımacılık yapabileceklerini kabul etmişti. Türkiye, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması’nın 28. maddesine göre, 1 Temmuz 1926 tarihinde 815 sayılı Kabotaj Kanunu’nu yürürlüğe koydu. Kanuna göre bu tarihten itibaren kendi limanlarımız arasında taşımacılık, yalnızca Türk gemileri ile yapılacaktı. Kanunun yürürlüğe girdiği tarih olan 1 Temmuz, bu sebeple Kabotaj (Denizcilik) Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Denizin ülke ekonomisine sağladığı yararlar, yalnızca yılın belli günlerinde konuşuluyor. Bu sebeple denize ve denizin sağlayabileceği ekonomi değerlerine, stratejik önemine yeterli ölçüde eğilemiyoruz. Denilebilir ki: Denize dargınız.

Tarihimiz araştırıldığında, karşımıza şu gerçekler çıkar. Osmanlı Devleti’nin zayıflamaya başladığı tarihler, denizlerimiz üzerindeki egemenlik haklarımızın kayba uğradığı dönemlere denk geliyor. örtüşmeler, rastlantı olarak değerlendirilmemeli. 7 Ekim 1571 İnebahtı yenilgisi, 1770 Çeşme Faciası, 20 Ekim 1827 Navarin Olayı ve sonraki denizcilik kayıpları, Osmanlı Devleti’nin çöküşünde önemli kilometre taşlarıdır. Belirtilen tarihlerden önce Osmanlı Devleti güçlüydü, cihan devletiydi. Çünkü, denizi iyi kullanabilen bir devletti. Bilenler bilirler: Türk soyundan gelen Avarlar, ilki: 617 ve diğeri: 626 yılında olmak üzere İstanbul’u iki defa kuşattılar. Deniz gücüne sahip olmadıkları için ikisinde de başarılı olamadılar. Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, üstün zekâsı ile, kalyonları karadan Haliç’e indirerek denizi kullanmasaydı, (belki de) Peygamberimiz Efendimizin müjdelediği komutan olma şerefinden mahrum kalabilirdi.

•••

Kabotaj Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra denizle ilişkilerimiz geliştirilemedi. Devlet olarak da kişi olarak da…

Yapılan istatiskiklerin ortaya koyduğu acı gerçekler şöyle:

• İnsanlarımızın ancak % 5’i yüzme biliyor.

• Dünyadaki 300 milyar dolarlık deniz taşımacılığı pastasından Türkiye’nin aldığı pay, yalnızca % 1’dir: 3 milyar dolar. Van Gölü de hesaba katılırsa, dört yanımız denizle çevrili olduğu hâlde durumumuz böyle. Oysa komşumuz Yunanistan, pastadan 100 milyar dolarlık pay alıyor.

• İskenderun’dan gönderdiğimiz yükleri bile kendi gemilerimizle taşıtmıyoruz. Mersin’den de…

• Türkiye limanlarında her yıl 150 milyon ton yük işlem görüyor. Bunun ancak % 30’unu Türk gemileri taşıyor. Yükün geri kalan % 70’i yabancı bayraklı gemiler tarafından taşınıyor. Bu arada, yeri gelmişken şu hususu da belirtmekte yarar var: Türk gemilerinin bir çoğu, mevzuatımızdaki aksaklıklar sebebiyle, sahipleri Türk olmasına rağmen, yabancı bayrak taşıyor. Bu çarpıklık, büyük ölçüde vergi kaybına yol açıyor.

• Her yıl Yunanistan’a deniz taşımacılığı için ödediğimiz para:1 milyar 200 milyon dolar. Denizle barışsak, bu çarpıklıklar giderilebilir.

DENİZLE BARIŞMALIYIZ,

ÇARPIKLIKLARI

GİDERMELİYİZ

Deniz taşımacılığının 2000 yılında ekonomimize katkısı 7 milyar dolar civarında idi. 2001 yılında bu rakam 10 milyar dolara çıkaramadık. Çıkarabilseydik, Yunanistan’ın gerisindeki yerimiz yine değişmeyecekti. Liman kapasitesi, deniz turizmi ve deniz ürünleri geliri konularında da Yunanistan’dan çok gerilerdeyiz.

Sahillerimizin uzunluğu: 8.333 mil. Sahillerimizde doğal limanlarımız var. Ayrıca, milyarlarca dolar tutarında kaynak kullanarak yeni limanlar yapmışız. Günün ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Çünkü dünya ülkeleri, deniz taşımacılığını büyük konteyner gemileriyle yapıyor. Limanlarımız gerek derinlik, gerekse teknik donanım ve saha genişliği olarak konteyner taşımıcalığına uygun değil. Yıllar önce başlatılan yenileme çalışmaları, çok ağır gitti. Son yıllarda kaynak yetersizliği sebebiyle yatırımlar tamamen durdu. Şayet günün birinde bitirilebilirse belki de hiç işe yaramayacak. Çünkü teknolojiler devamlı olarak değişiyor ve yenileniyor. Limanlara girişteki su yolunun 14 metre derinliğinde ve 250 metre genişliğinde olması gerekir. Bu ölçüler gün geçtikçe büyüyor. Bizdeki ölçüler 9 ve 100 metre. Deniz taşımacılığında son yıllarda 20 metre draftlı koyteyner gemileri inşa edilmeye başlandı. Limanlarımızı, bu gemilerin yanaşmasına uygun hâle getirmeliyiz. Aksi takdirde, pastadan hissemize düşecek pay sıfıra iner.

Özel sektör tarafından inşa edilen limanlar, devlet limanlarına göre daha verimli. Bu sebeple limanların özelleştirilmesine hız verilmesi yararlı olur. Olur da, ülkemizde özelleştirme karşıtı güçler hâlâ diri. Çünkü özelleştirme işlemlerini şâibe gölgesinden-lekesinden kurtaramıyoruz. Dünyadaki gelişmiş limanlar, özel ve/veya özerk yönetimlerce çalıştırılıyor.

MEVZUAT HAZRETLERİ

Denizlerimiz ve sahil şeridimizle ilgili 18 ayrı kurum ve kuruluş var: 1- Denizcilik Müsteşarlığı, 2- Maliye, 3- Turizm, 4- Kültür, 5- Orman, 6- Çevre, 7- Sağlık, 8- Bayındırlık, 9- Sanayi ve Ticaret, 10- Enerji ve Tabiî Kaynaklar, 11- Tarım ve Köyişleri Bakanlıkları, 12- Devlet Plânlama Teşkilâtı, 13- İl özel İdareleri, 14- Genelkurmay Başkanlığı, 15- Türkiye Denizcilik işletmeleri, 16- Valilikler, 17- Belediyeler, 18- Sahil Koruma Müdürlüğü.

Bir konunun bir kadar çok sahibi varsa, o konu sahipsiz demektir. Kurumlar arası koordinasyon eksikliği sebebiyle işler aksıyor. Kıyılarımızın potansiyel ekonomik değerleri kullanılamıyor. Bir kısım ekonomik değerler ise kontrolsüz kullanıldığından haksız kazançlara ve tabiatın bozulmasına yol açıyor. Kıyılarımız için yürürlükte bulunan kanun ve yönetmelikler çok dağınık. Günün ihtiyaçlarına cevap veremiyor. Denizcilikle ilgili mevzuatımız çok eski: Limanlarımız 1926 yılında yürürlüğe giren kanunla idare ediliyor. Gümrük Kanunu’muzun denizcilikle ilgili bazı hükümleri, Cumhuriyet öncesine ait. Bu karmaşa yetmezmiş gibi, Gümrük Birliği’ne girişimizle birlikte her şey iyice karıştı.

DENİZ ZENGİNDİR

Bugüne kadar denizlerimizin envanterini çıkarma görevini üstlenen bir kuruluşumuz olmamış. Bu sebeple denizlerinimizin dibindeki hazineleri bilemiyoruz. Batıklar, arkeolojik değeri olan kalıntılar, su altındaki yapılar… Nerede ne var bilinemiyor.

Denizlerimizin bize sunduğu en büyük hazine: Balıklar ve diğer su ürünleri… Bu konu, gönül sazımızın en acı sesler çıkartan telleridir. Bir dokunulursa, bin ah dinlenir.

Denizlerimizde, olması gereken miktarın dörtte biri kadar bile balık yok. Bulunabilenlerde de eski lezzetler yok.

İster profesyonel olsun, ister amatör… Balık avcılığımız doyumsuz bir zevk, sonsuz bir heyecandır. Sabırlı olmayı, tevekkülü öğretir. Nefsi terbiye eder, muhakeme gücünü artırır, tefekkürü açar. İnsanlara, rintlere mahsus olgunluk kazandırır. Bunlar, eski tatlar, eski hazlar oldu artık.

Karadeniz’in, Tuna’dan gelen zehirli atıklarla kirlendiği iddia ediliyor. İtiraz edemeyiz. Peki, Marmara için kimi suçlayacağız? O Marmara ki, kıyıları tek ülkeye ait olan en büyük iç deniz. Bir benzeri dünyada yok. Marmara da yok oluyor. Marmara’nın yok oluşuna ilgililer sessiz, hayranlar çaresiz. Dünyanın en zengin balık yatağı olan Marmara; trol kullanımı, aşırı ve bilinçsiz avlanma sebebiyle balık fakiri oldu. Binleri aşan balık türünden geriye kalanlar, iki elin parmakları kadar.

Âşık Veysel:

Karnın yardım kazmayınan belinen/Yüzün yırttım tırmığınan elinen

Yine de beni karşıladı gülünen/Benim sâdık yârim kara topraktır.

diyor. Toprak cömerttir. Denizler, topraktan da cömerttir. Toprak, kendisine emek verene ürün verir. Denizler, bırakınız emek vermeyi, kendisini öldürene de ürün veriyor. Vermeye devam edecek. Edecek de ne zamana kadar?

Denizlerimiz, balık fakiri oldu.

Fedakâr ve çilekeş balıkçılarımız, maişet temini için açık denizlere açılıyorlar. Bilerek veya bilmeyerek komşu ülkelerin kara sularına giriyorlar. Ateş açılıyor. öldürülüyorlar. Denizlerimizle birlikte onlar da ölüyorlar. Yakalananlar hapse atılıyor. Ayıptır söylemesi, balıkçılarımızın adı, “balık hırsızı”na çıkacak.

Balığın 450 milyon yıllık bir geçmişinin olduğu söyleniyor. onlar, ihtiyar dünyamızın belki de ilk canlıları. İnsanoğlu; oluşumu, gelişmesi ve çoğalması için hiçbir katkıda bulunmadığı deniz ürünlerini, en besleyici ve en lezzetli gıda maddesi olarak asırlardan beri tüketiyor. Denizle barışmazsak, çok değil, 20-25 yıl sonra balığı ancak (ithal malı olarak) akvaryumlarda görebileceğiz.

Gidiş, iyiye doğru değil. Denizle barışmalıyız!
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -