Ana Sayfa 1998-2012 BU BARIŞ DA NEYİN NESİ?

BU BARIŞ DA NEYİN NESİ?

- Reklam -

Son günlerde Türkiye’nin gündemine oturtulmaya çalışılan bir “barış” teranesi aldı başını, gidiyor. “Türkiye Barışını Arıyor”, “Halklar Arası Kardeşlik” vs. gibi söylemler Türk kamuoyunu boş yere meşgul ediyor. Birtakım basın da haber sayfalarında ve bültenlerinde sadece bu konuyu işleyerek, Türk milletine şuuraltı baskısı yapıyor.

Her şeyden önce barış nedir? Buna bir bakmak lâzım. Genel anlamıyla barış, iki kişi veya daha fazla sayıda insan arasında yürürlükte olan dostluk ve haklara saygıdır. Geniş mânâsıyla barış ya da sulh, devletler arası hukuk terimlerinden biri olup; herhangi bir nedenle birbirlerine küsen veya düşmanlık yapan devletler ile toplulukların ileriye dönük olarak kendi hak ve hukuklarına saldırmazlık sözleşmesidir. Buna bağlı olarak zaman zaman dile getirildiği şekliyle devletin tebaasıyla barışması gibi bir şey olamaz. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir rakibi ya da düşmanı bulunmalıdır ki, onun ile barış yapılabilsin. Biraz daha açacak olursak, devlet vatandaşına küsmez, halkını düşman görmez, toplum da devletine hainlik besleyemez. Herhangi bir devletin barıştan bahsetmesi için muhatap olarak karşısında siyasî bir teşekkülün bulunması gerekir. Dolayısıyla bir devletin kendi vatandaşıyla barış masasına oturması gibi uyduruk bir deyimin gündeme getirilmesi son derece gülünçtür.

Devletin başlıca vazifesi halkının huzurunu içeride ve dışarıda garanti altına almaktır. Devlet milleti için var olduğuna göre, öyleyse bu devlet kiminle barış yapacak? Kelli-felli adamların, arkasını birtakım yabancı devletlerden gelen paralara ve güce dayamış, içten içe Türkiye’nin temellerindeki taşları sökmeye çalışan güya bazı toplum kuruluşlarının, gayet masumane bir şekilde dile getirdiklerine bakılırsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karşısında düşman gördüğü bir grup insan mevcuttur ve devlet bunlarla barış yapmalıdır. Böyle şey olmaz!

- Reklam -

Türkiye Cumhuriyeti Devleti üniter yapısına bağlı bir şekilde bütün vatandaşlarına eşit davranır. Hatta devletin aslî kurucu unsuru olan Türkler her şeye rağmen seslerini çıkarmazlar, ikinci sınıf yurttaş muamelesi görürler. Türk Devleti’nin sınırları dahilinde her isteyen layık olsun veya olmasın her göreve yükselebilir ya da atanabilirler. Bu, tarih boyunca Türk Devleti’nin tebasına karşı duyduğu hüsn-i niyetin bir tezahürüdür.

Her devletin içinde bir kısım vatandaşların mevcut durumdan hoşnut olmamaları gayet normaldir. Hiçbir ülkede de milleti meydana getiren insanların bir bölümünün devletlerine silâh çekmeleri hoş karşılanmaz. Böyle bir vaziyet o insanların devletin kurulu düzenine isyan noktasına geldiklerinin bir işaretidir. O zaman da devlet bu baş kaldıranlara gül uzatıp, “buyrun topraklarımı parçalayın, huzurumu bozun” demez. Bu sebepten dolayı, devletler alacağı tedbirlerle kendi geleceğini korur. Bazan sert polisiye veya askerî kararlar uygulanır ve uygulanmalıdır. Yoksa devlet dediğimiz siyasî organizasyonlar sık sık dağılmak tehlikesiyle yüz yüze gelir. O da dünya dengelerinin bozulmasına neden olur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu topraklarda yaşamak istemeyen veya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir kısmını ayırarak kendilerine ait bir dünya kurmaya çalışan birtakım kendini bilmezlerin “hak-hukuk arıyoruz” diye millî bütünlüğüne cephe almalarına seyirci kalamaz. Bu ülkede herkes kanunların çizdiği hak ve hürriyetler çerçevesinde dilediğini yapabilir. Ama hâlâ “memnun değiliz diyenler” var ise; yolları cehennemin dibine kadar!

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -