Ana Sayfa 1998-2012 BOL ÂFERİNLİ TAVSİYE MEKTUBU

BOL ÂFERİNLİ TAVSİYE MEKTUBU

- Reklam -

1467- 1470 yılları arasında, babasının Sancak Beyliği yaptığı Amasya’da doğan ve 13 Mart 1513 günü, Eğrigöz(Emet)’de katledilmek sûretiyle hayâta vedâ eden Şehzâde Korkud, fevkalâde ürperiş ve titreyişleri bulunan bir ömrün sâhibi olmuştur. İsmini taşıdığı Korkud Ata’nın hikemî vasıfları, hasletleri, bu yüce gönüllü Osmanlı Şehzâdesi’ne, şaşılacak ölçülerde sirâyet etmiştir.

Babasının hükümdâr oluşu ile kardeşi Yavuz Selîm kâbında bir “Cihângîr”in, saltanat rakîbi olarak görünüşü, Korkud’un hikâyesini, bilâ-irâde trajediye dönüştürmüştür. Fakat, bütün siyâsî ve cezbedici “taht” medd ü cezîrlerine rağmen, geride bahsedilecek muazzam bir Korkud şahsîliği ışıldamaktadır.

Korkud’un, şâir ve nâsir olarak eser te’lifi, onu Osmanlı Hânedânı içinde çok husûsî bir yere taşımaktadır. “Ebu’l-Hayr Muhammed Korkud” tarzındaki künyesi, şiirdeki “Harîmî” mahlâsı, “Müellif Korkud”a âit edebî, ilmî kalem rütbeleridir.

- Reklam -

Şehzâde Korkud’un biyografik hamûlesinde Amasya, Manisa, Antalya, Mısır gibi coğrafî isimler sık sık telâffuz ediliyor. Çok farklı bir İstanbul köşesi de, yine aynı “bahtsızlık romanı”nda seçiliyor.

Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın vefâtına rastlayan o, acılar acısı zaman diliminde, İstanbul’da bulunan Korkud; hiç hesapta olmayan ve tahmîn dahî edilmeyen bir gelişmeyle, “Osmanlı Cihân Tahtı”na vekâleten “iclâs” olunur. Babasının İstanbul’a gelişine kadar 17-18 gün saltanat süren Sultan Korkud, o sırada en fazla 14 yaşındadır. Cennet-mekân dedesinin son yıllarında, 1479’da, sünnet edilmek maksadıyla getirildiği “Makarr-ı Devlet-i Aliyye”de oluşu, tamâmen bir tesâdüfün eseridir. Bu tesâdüf, Korkud’u – vekâleten de olsa – iktidar lezzeti ile tanıştırmıştır. İleride kardeşleri Ahmed, Selîm ve kısmen Şehinşâh’la girişeceği “taht” kavgasında; 1481 Mayısındaki “Saltanat Kaymakamlığı”nı, mükteseb hak telâkkî ederek, asâleten hükümdarlık hücceti gören Korkud, “tesâdüf”ü çok fazla ciddîye alıyordu. Kim bilir, iç dünyâsında ne kadar haklı sebebi vardı?

Şehzâde Korkud, çok kısa süren sultanlık stajında, Yeniçeri ulûfelerinin arttırılması” gibi radikâl kararlar alacak cesûr duruşlara imzâ atmıştı. Bu, askerden yana konan tavır, 1511-1513 arasındaki nâzik dönemde, Korkud’a morâl veren bir krediye dönüşecek, yeniçeri câmiâsındaki hüsn-i kabûlün mesnedini teşkîl edecektir.

Sultan Bâyezîd-i Velî’nin, oğlundan emâneti devralmasından sonra, yaklaşık iki yıl daha İstanbul’da kalmaya devâm eden Korkud, bu müddet içinde, amcası Cem ile babası arasında geçen kıyasıya mücâdelenin ilk sahnelerini, Saray’dan tâkib etmiş ve şahsı için epeyi malzeme toplamıştır.

- Reklam -

Aralık 1483’de sancağa çıkarılan Korkud; Manisa’ya, Saruhan Vâlisi yapıldı. O günlerde, Karaman Vâlisi Şehzâde Abdullah vefât etmiş, Manisa’daki Şehzâde Şehinşâh, boşalan Karaman(merkezi Konya olan vilâyet)’a kaydırılmış, Manisa da Korkud için düşünülmüştü.

1502 yılı başlarına kadar, annesi Nigâr Hâtûn ile Manisa’da bulunan Şehzâde Korkud, kendisine verilmiş olan Saruhan Sancağı haslarını kâfi görmeyerek, gelirlerine yeni haslar dâhil ettirmiş; Midilli’nin istirdâdı harekâtına Saruhan ordu ve donanmasını göndererek katılmıştır. Korkud’un burnuna ilk “Hızır” ve “Oruç” kokuları, bu vesîle ile ulaşmıştır.

Manisa’nın iklîmini sağlığına zararlı gösterip, Bergama’ya nakline dâir talebi, İstanbul’da yerinde görülmediğinden reddedilmiş, bu durum, genç Şehzâde’de bir hayli üzüntüye yol açmıştır. Korkud’un esas maksadı, İstanbul’a daha yakın sancaklarda bulunmaktı. Bahsedilen arzu, Sultan Bâyezîd’in bütün şehzâdelerinde, şiddetini arttırarak dışarı vuruluyordu. Daha babaları hayatta iken, çok garîb şekilde, hangi şehzâdenin “taht”a çıkacağına dâir şâyiâlar, imparatorluğu kolaçan ediyordu.

Şâh İsmâil’in, İran’daki Safevî Devleti’ni, tamâmen bir dinî silâh olarak kullanıp, Osmanlı ülkesinin, üstelik İran’a çok uzak, Antalya gibi, sükûn içindeki yöresinde karışıklık çıkarması, bunu önlemesi gereken devlet otoritesinin zaaf içinde el ovuşturması; asker ve sivil ahâli arasında, yeni hükümdâr beklentisini kuvvetlendirmişti. Kendini “Şahkulu” diye tanıtan bir sergerde, Teke-İli’ni kaos içine sokmuştu.

İşte, böyle, hatları birbirine girmiş siyâsî trafik içinde, Şehzâde Korkud, bilhassa Şehzâde Ahmed’in tesiriyle Antalya(Teke-İli) Sancağı’na tâyin edildi. Hükümdârlık yarışında saf dışı bırakıldığını düşünen Korkud, istemeye istemeye gittiği Antalya’da, Hamid(Isparta) ve Lâdik(Denizli)’den bâzı has ve zeâmetleri de kendine tahsîs ettirdi. Manisa’ya dönme husûsundaki ısrârından da hiç vazgeçmedi.

Şehzâde Ahmed’in, Sultan Bâyezîd üzerinde kurduğu baskı, bu şehzâdenin “velîahd” olduğuna dâir gayr-ı resmî bir kanaatin teşekkülüne sebep olmuştu. Korkud’un Manisa’ya iâdesi önündeki en büyük engel, Ahmed idi. Henüz, Selîm ’le ilgili en ufak bir tahmin bile yapılmıyordu. Hâlbuki, en ciddî ve akla yatkın hâl çâreleri, “taht” yarışında işe yarayacak esaslı “yatırım”, o cenâhda cereyân ediyor, birikiyordu.

Gözden çıkarıldığına iyice inanan Şehzâde Korkud, “Sancak Beyliği” vazîfesinden çekildiğini bildirip, Antalya Kalesi’ne kapandı. Kemâlpaşazâde başta olmak üzere, devrin canlı şâhidi durumundaki târihçiler; saltanat hırsı taşımayan Korkud’un, bu tavrıyla yarışın dışına çıktığını ve inzivâyı tercih ederek, kendini ilmî çalışmalara, te’lif mesâîsine verdiğini söylüyorlar.

Oğlunun bu hareketini kırgınlık, dargınlık şeklinde anlayan Sultan Bâyezîd, eski Anadolu kazaskerlerinden Alâeddin Ali’yi, “nasîhatçı” sıfatıyla Korkud’a gönderdi. Alâeddin Ali de, İstanbul’a dönüşünde Pâdişâh’a arz ettiği raporda, Şehzâde’nin kırgın olmadığını, ilmî çalışma fırsatı husûle getirmek için böyle davrandığını bildirdi.

Bu arada, Korkud’un Mısır’a, oradan da Hacc’a gitmek niyeti, bütün mahfillerde konuşulmaya başlandı. Babasına yazdığı bir mektupta, bunun “ibâdet” dışında başka sebep ve gerekçesi olmadığını, samimî tarzda anlatan Korkud’a, Sultan Bâyezîd inanmamıştı. İkinci bir Cem vak’asının zuhûrundan endîşeye kapılan Osmanlı Hükümdârı, yeni nasîhatçılar göndererek Korkud’u bu seyâhatten alıkoymaya çalıştı. Lâkin Korkud, babasını dinlemedi, karârında ısrarlı göründü.

1 Mayıs 1509’da, Antalya limanında hazırlattığı beş gemiyle Mısır’a hareket etti. 87 kölesi ve 49 adamı, Korkud’un kalabalık maiyetinde yer alıyordu. Kâfile, önce Dimyat’a, oradan da Kâhire’ye vardı. Memlûk Sultânı Kansu Gûrî, parlak bir merâsimle karşıladığı Korkud’a, Bâyezîd’in nasîhatçıları gibi davrandı.

Korkud’un, Mısır’dan gerek babasına, gerekse devlet ricâline gönderdiği mektuplardan, Kansu’nun bu tavırlarını nasıl okuduğunu anlamak ve bâzı mesajlar çıkarmak mümkündü. Her ne kadar, “taht”ta gözüm yok diyorsa da; vaziyeti kollayan fırsat avcısı bir gıdıklama, Şehzâde’nin damarlarında dolaşmaya devâm ediyordu. Gâliba o, Kansu’dan nasîhat değil, saltanat yolunda teşvik bekliyordu. Pes perdeden Mısır şikâyeti, en akla yatkın tarzda böyle anlaşılabilirdi.

14 ay kadar kaldığı Mısır’da, çok arzu etmesine rağmen, Hacc’a gitme işini tahakkuk ettiremedi. Ancak, Hac mevsimi içinde, her ân mukaddes topraklara gidecekmiş gibi, “ihrâm” giydi. Şiirde kullandığı “Harîmî” mahlâsının “ilhâm”ı, bu günlerden “mülhem” olmalıydı. Hac farîzasını îfâsına en mühim engel, Kansu’nun aldığı çok sıkı gözetleme tedbirleriydi.

11 Temmuz 1510’da, aradığını bulamayan; beklediğini elde edemeyen bir psikoloji içinde, Mısır Sultânı’yla vedâlaşıp Antalya’ya döndü.

İlme ve san’ata hasredildiği söylenen, “ibâdet” hazzı ile tâclandırılmak istenen Korkud tavırları, Şehzâde’nin iç dünyâsında, “saltanat, taht, cülûs” belkileri ile iç içe, kol kola duruyordu. En ufak ümit ışığı fark edilse, ortaya çok değişik bir Korkud portresi çıkacaktı.

Nitekim, böyle ışıklardan birini görmüş olmalı ki, hiç yeri ve sırası değilken, Aydın civârına gitmek istedi. Antalya mukâbilinde Tire’nin; Alâiye karşılığında da İzmir, Ayasulug(Selçuk) ve Menemen’in kendisine verilmesini talep etti. Bu teklifin reddi hâlinde, Rodos’a veyâ tekrar Mısır’a sığınacağını söylemeyi de unutmadı. Şimdiki Korkud, aynı zamanda tehdidkâr bir havaya girmişti.

O günlerde Selîm’e verildiği duyurulan, fakat, “Selîm-Şâh”ın reddettiği “Saruhan Sancağı” mes’elesi de, Korkud’u çok huzursuz kılmış; Selîm’in, kendisine tercih olunduğu zehâbına kapılmıştı.

“Erken davrananın olsun!” diyerek, izin almaksızın Antalya’yı bırakıp Mart 1511’de Manisa’ya gitti. Şehzâde’nin ardından yola çıkan maiyeti efrâdı ile eşyâları, Şahkulu’nun eline geçti. Bu şakâvet hâdisesi, devlet ve sergerde arasında pazarlık masasına yatırıldı.

Bâzı târihlerde, Korkud’un Manisa’ya âni hicretinin esas sebebi olarak, Şahkulu sıkıntısını gösterenler de vardı.

Şehzâde Selîm’in, zâten ilk anda “hayır!” dediği Manisa, Korkud’un emr-i vâkisi ile, resmî “Korkud Sancağı” hâline geldi. Artık, “taht” yarışından ayrıldığını, ilim ve san’at meşgûliyetini ilân eden Korkud geride kalmış; Ahmed’le Selîm’in attığı adımları anbean tâkib eden, iktidar peşindeki Korkud sahneye çıkmıştı.

Korkud’un “cülûs” hesâbında, rakîb olarak daha ziyâde Ahmed ön plâna çıkıyordu. Hattâ, Ahmed’e karşı Selîm’le ittifak yapmayı bile düşünür oldu.

O sırada Rûmeli’nde bulunan Selîm; Ahmed’i de, Korkud’u da kaale almayan çok başka bir mücâdelenin içindeydi. Selîm’in asıl muhâtabı, Sultan Bâyezîd idi. Gâliba, “taht”a uzanan yol stratejisinde en isâbetli şehzâde tesbiti de, Selîm’e âit olanıydı. Karıştıran Ovası’nda baba Bâyezîd’le oğul Selîm’i karşı karşıya getiren yüksek voltajlı hâdiseler, Ahmed’i de, Korkud’u da harekete geçirdi. Önce Ahmed, sonra da Korkud, İstanbul’a gelip tâlihlerini denemeye niyetlendiler.

Şehzâde Korkud, Manisa’dan çıkıp önce Mihalıç(Karacabey)’a geldi. Oradan da deniz yoluyla İstanbul’a ulaşıp, vekâleten “Sultan” iken ulûfelerini arttırdığı Yeniçerilere ilticâ ile, askerî mescide yerleşti. Fakat, bu şekildeki misâfirlik, pek rahatsız ediciydi. Nihâyet, Yazıcı Kemâl adlı bir yeniçeri, Şehzâde Korkud’u kendi evine götürdü.

Korkud’un, böyle fevrî bir hareketle İstanbul’a gelişinin ardında; Selîm’in güçlenmesinden huzûru kaçan bir kısım devlet ricâlinin, Manisa’ya gönderdikleri dâvet mektupları olduğunu yazan târihçiler de bulunuyordu.

Yeniçerilerden beklediği yardım ve desteği göremeyen Korkud, askerle yaptığı hasbihâlde; kendisinin saltanat sevdâsının olmadığını, fakat, Ahmed’in “taht”a çıkmasını da arzu etmediğini, Sultan Bâyezîd’in Ahmed’den yana tavır koymasının doğru olmadığını anlattı. Daha da ileri giderek; babasının Ahmed’e gönderdiği son paraları, yerine ulaşmadan adamları vâsıtasıyla ele geçirdiğini, bunu askere dağıtmak düşüncesinde olduğunu ilâve etti. Hafif dozda rüşvet kokusu taşıyan bu sözler, sâdece iktidâr hırsı ile birlikte ve o mantığın dâiresi içinde mâzûr görülebilirdi.

6 Nisan 1512’de, babası Sultan Bâyezîd’le buluşan Korkud; Ahmed’den kaçtığı için İstanbul’a geldiğini ve Selîm’le hiçbir mes’elesinin bulunmadığını tekrarladı.

Korkud tarafından İstanbul’da ortaya konan hareketler ve sarf edilen sözler, günü gününe Sel’ım’e rapor ediliyordu.

Selîm’in “Osmanlı Tahtı”na oturuşunun birkaç saat öncesinde Korkud, Çekmece göllerinin bulunduğu mevkie kadar gelerek müstakbel Pâdişâh’ı karşıladı. İki kardeş, oradan Edirnekapı’ya at üstünde yan yana yürüdüler ve sohbet ettiler. Edirnekapı civârında Selîm’den ayrılan Korkud, cülûs merâsimini beklemeden, bir avuç Yeniçeri tarafdârının hazırladığı gemiye bindirilerek, Manisa’ya gitmek üzere yola çıkarıldı.

Yeniden Manisa günlerine “merhabâ!” diyen Korkud, “Sultan Selîm-i Evvel”e bağlılığını sürdürdü. Bu bağlılığın derecesi, Ahmed’i ihbâr edecek seviyeye ulaştı. Pâdişâh ve Saray çevresi, Korkud’un saltanat hevesinin tamâmen ortadan kalktığına inanmaya başlamışken; durumun ters açıdan sağlamasını yapmak isteyen Sultan Selîm, uydurma mektuplarla kardeşini teste tâbi tuttu.

İşte, Manisa(Saruhan) Sancak Beyi’nin içindeki ikinci Korkud, bu vesîleyle yeniden canlandı ve sahte mektuplara müsbet cevap verdi.

Kendince haklı sebepler bulan Selîm, 10.000 kişilik bir kuvveti, Korkud’u ortadan kaldırmak için Manisa’ya gönderdi. Bunu haber alan Korkud, has ve sâdık adamı Piyâle Bey’le birlikte, gizlice Manisa’dan çıktı ve tekrar Mısır sevdâsına tutuldu. Teke-İli’ne yöneldi. Hayâtının mühim bir kısmını geçirdiği bu yörede, Mısır’a ulaşmasını temin edecek liman ve gemi tedârikine çalıştı.

Korkud’un, Selîm kuvvetlerine yakalandığı yer, “İstanos”tu. Burası, bugün, bu bahtsız Şehzâde’nin adıyla anılan “Korkuteli”ydi. Târihin pek garîb ve de kinâyeli işlerinden birinin, Korkud’un Korkuteli’nde yakalanması olduğuna inanmamak için, ciddî bir sebep yoktu.

Bursa’ya götürülmek üzere yola çıkarılan Şehzâde Korkud, şimdi Kütahya sınırları içinde bulunan Eğrigöz(Emet)’e gelindiğinde, Kapıcıbaşı Sinan Ağa tarafından, yay kirişi ile boğduruldu(13 Mart 1513). Bu tarz bir ölüm şekli, Osmanlı Hânedânı mensupları için, hiç de yabancı değildi. “Hânedân kanını akıtmamak” gibi bir gerekçesi olan “yay kirişi ile boğma” fiili, daha nice Osmanlı erkeğine tatbîk edilmişti.

Korkud’un naaşı, Bursa’ya nakledilip 17 Mart 1513 günü, Orhan Gâzî Türbesi’ne defnedildi.

Bâyezîd-i Velî’nin bu tâlihsiz, bahtsız oğlu, pek çok bakımdan amcası Cem’inkine benzeyen bir hayat hikâyesine imzâ atmıştır. “Orta boylu, kumral, zayıf cüsseli” olarak târif edilen Korkud; Rönesans İtalyasının mesenleri gibi, bulunduğu bütün vâliliklerde san’atkârları himâye ve teşvîk etmiştir. Bursalı Gazzâlî, nâm-ı diğer Deli Birâder, bu himâyeyi en çok yaşayan kalem erbâbındandır ve ölüm ânına kadar Korkud’un yanından ayrılmamıştır. Bir “bah-nâme” olan “Dâfiü’l-Gumûm” adındaki garîb te’lifi de, Şehzâde’nin can sıkıntısına çâre bulabilmek için yazmıştır. Tabiî ki, bu, biraz münâsebetsiz kitaba, Korkud iltifât etmemiştir.

Şehzâde Korkud’un, san’at ve ilim sâhalarındaki “hâmî”liğini gölgede bırakan ve Türk târihi bakımından pek mühim neticeler husûle getiren bir başka hamiyetli davranışı, Türk denizciliğine yaptığı misilsiz hizmet ve sağladığı destektir. Bilhassa Oruç Reis ile kardeşi Hızır Hayreddin Reis, târihimize Korkud’un armağanlarıdır.

Fâtih Sultan Mehmed’in, 1463’de Midilli’yi fethi sırasında Ada’ya yerleştirdiği Türklerden sipâhî Yâkûb Ağa’nın İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adlarındaki dört oğlu, daha çocukluklarından başlayarak, tam mânâsıyla “deryâlı” oldular. Çocukken Midilli sâhilinde kâğıt ve ağaçdan yaptıkları oyuncak kayıklar, gençlik dönemlerinde hakikî filolara dönüştü. Yâkub Ağa’nın oğullarından Oruç, ele-avuca sığmaz bir tabiattaydı. Onun, Midilli sınırlarını aşan şöhreti, kısa zamanda bütün Mora ve Anadolu kıyılarına, iri kıyım dalgalar hâlinde ulaştı. Rodos Şövalyeleriyle giriştiği mücâdelede esir düştü. Hızır’ın, denizdeki mahâretlerine binâen kazandığı ilk sertifika, bu sûretle elde edildi ve o, ağabeyini Rodos zindanından kurtarmak için çok ciddî adımlar attı. Gerçi, Oruç kendi gayret ve cesâreti ile kurtuldu ama, Hızır da, bu vesîleyle Oruç’u aratmayacak kıratta olduğunu, herkese kabûl ettirdi.

Rodos esâretinden, forsa olarak çalıştırıldığı gemiden atlayarak kurtulan Oruç, yorgun bedenini Antalya kumlarına uzattığında, yanı başındaki “Korkud Eli”ni sıkıca tuttu.

Önce Antalya’da, sonra da Manisa’da Oruç Reis’le münâsebetini hiç kesmeyen Korkud, zamanla Hızır Hayreddin Reis’in de en büyük finans ve moral kaynağı oldu.

Akıp geçen günler ve Korkud aleyhine gelişen hâdiseler, Sultan Selîm devrini başlatınca; Korkud’un başına gelen acıklı finâl sahnesi, vaktiyle Korkud’un çevresinde bulunmuş olanları ve pek tabiî Oruç ve Hızır Hayreddin Reisleri, Selîm’in gölgesinin bile bulunmayacağı yerlere sürükledi.

Yavuz Sultan Selîm Hân, Korkud’la ünsiyeti bulunanları tâkib ettirmek gibi bir niyeti, aslâ taşımamıştır ama, bunu o kritik zamânı yaşayanlara anlatmak imkânı olmamıştır.

Oruç Reis’le kardeşi Hızır Hayreddin, üzerlerine çöken Selîm korkusu ile, Antalya sâhillerini terk edip, meçhûl bir istikâmete doğru Akdeniz’e açıldılar.

Sonraki hâdiseleri gören, okuyan her Türk, bu iki büyük denizcinin, 1513’de Selîm’den korkmuş olmalarını, çok isâbetli ve de hayırlı bir davranış diye açıklamıştır. İyi ki, onlar, o anda Sultan Selîm’den korkmuşlardır. İyi ki, Antalya’yı terk edip Akdeniz’e açılmışlardır. “Barbaros”un ve “Preveze”nin ardında, Sultan Bâyezîd-i Velî’nin iki oğlunun himmeti vardır. Bahsedilen himmetlerden Korkud’a âit olanı himâye; Selîm’e âit olanı ise,

– başlangıçta – sâdece “korku”dur…

Arapçaya fevkalâde hâkim olan Korkud, ismi bilinen eserlerinin tamâmına yakınını bu dille yazmıştır. Şehzâde Korkud imzâsını taşıyan bu eserlerden bâzıları şöyle:

Vesîletü’l- Ahbâb: Mısır’da iken kaleme aldığı bu eserde Korkud, Hacc’ın fazîleti, ana ve babaya hürmet gibi dinî, ahlâkî konularda düşüncelerini aktarmıştır.

Hall İşkâlü’l- Efkâr: Harbde düşmandan alınan ganîmetlerin paylaşılmasından nikâh bahsine kadar şer’î hükümleri anlatan bir “Ebu’l-Hayr Muhammed Korkud” eseridir.

Dâvetü’n-Nefs: Saltanat dâvâsı gütmediğini söylediği 1508 yılında kaleme aldığı bu eserini Korkud, babasına takdîm etmiştir. Eserde, Korkud’un “Harîmî” mahlâsıyla yazdığı şiirleri de bulunmaktadır. Başka şâirlerin Arapça ve Farsça şiirleriyle Yûnus Emre’nin bir kısım mısrâları, yine bu kitaba dercedilmiştir.

Bu eserin mensûr bölümlerinde; Sultan İkinci Murad’ın, oğlu Mehmed lehine “taht”tan ferâgati, Rodos’daki Müslüman esirlerin Kemâl Reis mârifetiyle kurtarılışı gibi hususlar yer almaktadır.

Şerhü’l-Elfâzı’l-Küfr: Kelâm ve felsefe üzerine, o asrın bitmeyen münâkaşa va münâzarasına bu kitabıyla katılan Korkud; “Müslüman” ve “mürtedd” târifleri veriyor, bunları açıklıyor…

Sayılanlar dışında, devrin birinci elden kaynaklarında ifâde edilen “mükemmel” bir Korkud Dîvânı bulunmaktadır. Elimizdeki “Harîmî Dîvânı”nın; Korkud’a âit manzûmelerin, Ali Emîrî Efendi’nin hürmetli mesâîsiyle bir araya getirilmesinden teşekkül ettiği, herkesin mâlûmudur.

Kâtib Çelebî’nin, “Keşfü’z-Zünûn”da “Fetavâ-yı Korkudiyye” diye bahsettiği eser de, Şehzâde Korkud’un te’lifâtından sayılmalıdır.

İbn Sînâ’nın “El- Kasîdetü’l- Ayniye” isimli kitabını şerh eden Cürcânî, bu çalışmasını “Şerh-i Mevâkıf-ı Cürcânî” başlığı altında toplamıştı. Bu şerhin, Korkud eline ulaşan bir nüshasının der-kenârında “Harîmî”ye âit bâzı notlar ve Türkçe şiirler görülmektedir.

Korkud’un ilmî mesâîsi, zannedildiğinden daha derindir, görülenden daha zengindir. Daha da mânâ yüklü olan tarafı, bu mesaînin, dâimâ san’atla iç içe bulunmasıdır. Şehzâde Korkud, âlim ve san’atkâr yönlerini hep bir arada, yan yana tutmayı başarmış nâdir şahsiyetlerdendir. Osmanlı Hânedânı’nın mûsıkî dehâsı olan –Sultan Üçüncü Selîm Hân gibi –

üstün sezişli isimleri arasında Korkud, yerini çoktan almıştır.

Şu anda, Orhan Gâzî atası ve Nîlüfer Hâtûn anasıyla Bursa’nın uhrevî havasını üstüne çekerek ebedî istirahatini sürdüren Korkud, hemen bitişiğindeki türbede kendisine tebessüm eden Osman Gâzî’den de, bol âferinli tavsiye mektubu alıyor.

Korkud serencâmı, bizim öz hikâyemizin vazgeçilmez temel unsûru olmaya devâm edecektir…

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -