Ana Sayfa 1998-2012 Bir Görünmez El

Bir Görünmez El

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya giderek bir görünmez el tarafından üç büyük ekonomik yapıya bölünmekte. Birinci bölgede Amerika Birleşik Devletleri, Meksika ve Kanada ile birlikte NAFTA adıyla bir ekonomik yapıyı oluşturmakta. Nafta’nın ilerdeki genişleme bölgesi de, Orta ve Güney Amerika olacak. Arjantin’e son ekonomik kriz ile yapılanları da, NAFTA’nın gelecekte Güney Amerika’daki genişleme bölgesi için son saha düzenleme ve engel olabilecek ekonomileri temizleme olarak değerlendirebiliriz. Yani Güney Amerika’nın, Arjantin gibi güçlü millî ekonomisi yıkılıp bölge NAFTA adına yapılanmaya hazır hâle getiriliyor. Tüm Amerika kıtasının ekonomik açıdan tek gücü NAFTA oluyor diyebiliriz.

- Reklam -

Bugünlerde de, Meksikalılar Amerika gibi ekonomik bir dev ile NAFTA içinde oluşturdukları birlikteliklerinin bedelini çok ağır ödüyorlar. Yüz binlerce Meksikalı Amerika’da çöpçülük, temizlikçilik, bulaşıkçılık gibi en basit vasıfsız işlerde veya tarlalarda kızgın güneş altında ürün toplama işçisi olarak çalışarak ancak karınlarını doyurabiliyorlar. Meksika’nın mevcut millî sanayiinin de, başta petrolleri olmak üzere tamamı Amerikalıların eline geçmiş durumda. Meksika’ya NAFTA’nın getirisi kısaca bu şekilde gelişen ekonomik sömürgeliktir.

İkinci büyük ekonomik yapı ise Pasifik’te Japonya ve çevresi ülkelerde oluşturulmakta. Fakat dünyada Japon ekonomisinin geldiği son nokta sayın Hüseyin TAVİLOĞLU’nun Haziran 2002 Yeni Hayat dergisindeki “En Güçlü Ulus Devlet Kalesi Japonya’nın Bitirilişi” makalesinde fevkalâde güzel işlendiği gibi giderek tam bir iflâsın içine düşmekte. Sayın Taviloğlu’nun söz konusu yazısında verdiği çok mühim bilgilerin özeti şöyle: Renault 5,4 milyar $’a Japon Nissan Otomobil Fabrikasını, Roche 1,3 milyar $’a Japon Chugai Eczacılığı almış. Wal-Mart ise Japon süper marketler zinciri Seiyu’nun hisselerinden başlangıçta % 6,1, ilerleyen tarihlerde de % 66,7 kadar hissesini artırma anlaşmasını yapmış durumda. Bu Wal-Mart ki, Çin’de birçoğu Çin hapishanelerinde (60 milyon tutuklu olduğu biliniyor) kurulu olan 700’ün üzerinde üretim tesisinin sahibi olan Amerika’nın en ünlü süper market zincirlerinden biri. Japonya’daki gelişmelerin en önemlisi ise, finans kuruluşlarının, yani Japon bankacılık sisteminin giderek Amerika’nın eline geçmesidir. Özetle Japonya’nın ekonomik varlıkları el değiştirmektedir.

Gelelim Türkiye’yi dışında tutup içine de hiçbir zaman almayacak, ama ekonomik olarak da soymakta olan “Avrupa Birleşik Devletleri” yapısına. AB’ne tam üyelik masalıyla kapıda eli kolu bağlanıp bekletilen Türkiye’nin durumunu çok güzel anlatan son bir bilgiyi de, ABD’nde uluslararası ilişkiler okumuş, millî hassasiyeti çok yüksek olan bir Türk kızımızdan öğrendim: 1995 yılında Amerika’nın en iyi üniversitelerinden birisi olan Güney Kaliforniya Üniversitesinde (USC) uluslararası ilişkiler bölüm başkanı olan Prof. Dr. Jonathan D. Aronson (konusunda Amerika’daki en başarılı ve saygın bir profesördür. Birçok büyük şirkete ve Bill Gates gibi birçok milyarder iş adamlarına yurt dışı yatırımlarında danışmanlık yapmaktadır) bir gün profesör, dersinde Avrupa Birliği dönem başkanı ile yaptığı, bizim için çok önemli olan şu görüşmesini anlatır:

Prof. J.D. Aronson AB dönem başkanına “Türkiye ve Yunanistan’ın ekonomik yapıları AB’nin ortalamasının çok altında olmasına rağmen ve aralarında birçok yapısal bozukluk benzerlikleri varken neden Yunanistan’ı tam üye yapıp da Türkiye’yi tam üye olarak AB’ye almadıklarını” sorar. Konuşmada profesör konuya tamamen bilimsel yaklaşmakta ve sorunun ekonomik açılımını istemektedir. AB dönem başkanından gelen cevap ise çok ilginçtir:

“Yunanistan’ın 12 milyon, Türkiye’nin ise 60 milyonun üzerinde nüfuslarının olduğunu. 12 milyon olan Yunanistan’ın ekonomik yükünü, kültür benzerlikleri olduğu için AB olarak sırtlandıklarını, Türkiye’nin ise ekonomik yapısı yanında, kültürel farklılığı sebebiyle AB’nin tam üyeliğine alınmasının hiçbir zaman söz konusu olmadığını belirterek Yunanistan ve Türkiye arasında tarihten gelen öyle derin meseleler vardır ki tam üye olmuş Yunanistan her zaman Türkiye’nin tam üyeliğini red edecektir. Çünkü Yunanistan’ın tam üye olarak veto hakkı vardır. Bizler ise Türkiye’ye karşı tam üyeliğini ister görünüp, ne yapalım Yunanistan istemedi, Türkiye’yi o veto etti diyeceğiz. Çünkü Türkiye’de vazgeçilmez birçok ekonomik menfaatlerimiz var. Bu şekilde 60 milyonluk Türkiye ile hem aramızı bozmamış, hem de tam üye olmaları hâlinde yaşayacağımız zorlukları Yunanistan vasıtasıyla önlemiş oluyoruz” der.

Bu konuşmanın yapıldığı 1995’ten 2002 yılına gelindiğinde her gün yaşadığımız olaylar bize bu yorumun ne kadar doğru olduğunu göstermektedir. Türkiye 2002 yılında hâlâ Gümrük Birliği ile AB’nin açık pazarı olmaya devam etmekte, bunun yanında da tam üyelik hayâliyle ekonomik alanların dışında birçok hayatî konuda da ödün üzerine ödün vermeye devam etmektedir.

- Reklam -

Profesör Erol Manisalı hocamızın geçenlerde CNN Türk TV’de belirttiği gibi “AB’nin Türkiye’de üç grupta toplanabilecek tam destekçileri vardır. Birinci grup radikal İslâmcılar, ikincisi TÜSİAD ve yandaşları, üçüncüsü de hortumcular”dır.

Profesör Erol Manisalı’nın mideleri ve cüzdanları ile AB’ye bağlı olduklarını belirttiği ikinci ve üçüncü grubu bir yana koyup radikal İslâm adına batı yandaşlığına soyunanlara uyanmaları adına son bir somut bilgi vermek istiyorum: Amerika’da 1976’dan beri yayınlanan ve en çok okunan dergilerin başında gelen aylık Mother Jones dergisinin Mayıs 2002 sayısında hem kapaktaki peçe takmış rahibe resmiyle hem de 8 sayfa olarak verilen çok ayrıntılı bilgilerle dolu, GİZLİ HAÇLI SEFERİ (The Strafth Crusade) adlı makalede batıyı anlama adına bizim için çok bilgiler var. Güney Karolayna’daki Kolombiya Uluslararası Üniversitesinden Prof. Warren Larson’la yapılan söyleşiyi de kapsayan makalede en son teknikleri içeren misyonerlik dersleri verilmekte olduğunu öğreniyoruz. İslâm’a karşı en son teknik ve yöntemlerle hissettirmeden gizlice nasıl misyonerlik faaliyetlerinin yapılacağı üniversite disiplini içinde genç misyoner adaylarına anlatılmakta. Meselâ: İngilizce öğretmenliği veya futbolculuk gibi mesleklerin kullanılarak misyonerliğin nasıl sinsice, hissettirilmeden yapılacağı uzun uzun anlatılmaktadır. Verilen öğütlerden birisi de şu: “Müslümanların gözlerinin içine bakıp ben İngilizce hocasıyım, derecelerim var, buraya İngilizce öğretmeye geldim diyeceksiniz. Önce yerli halkla sıcak ilişkiler kurulmalıdır ancak ondan sonra yeni inananlar kazanılabilir. Sakın hedefinizi güven kazanmadan açıklamayın” deniliyor.

47 yaşındaki Rick Love’nin Kolombiya Üniversitesinde misyonerlik için hazırladığı her sınıfta 20 öğrencisi var. Güneyli bir üniversitede Hristiyan misyonerleri, Müslüman dünyasına girmek ve onları Hristiyanlığa döndürmek için çok iyi eğitiyorlar. Onların temel hedefleri Mother Jones dergisinde açıkça yazıldığı gibi: İslâm’ı ortadan kaldırmak.

Misyoner adayı 36 yaşındaki Kim Mc Hugh Türkiye’deki İranlı mültecileri Hristiyan yapmak için 2002 yılında bu üniversitede ders alıyor. Yazıda bir başka örnek misyoner Christian DEDİCH. Kazakistan’daki İngilizce hocası: Kazak Türklerinden iki erkek çocuğu olan bir aileyi Hristiyan yapmak için uzun yıllar uğraştıklarını ama muvaffak olamayınca da “Şeytan, Tanrı ile bu insanların arasındaki ilişkiyi bozmayı başarmış” diyor. Ayda 50 $ verdiği bu ailenin bütün misyonerlik telkinlerine sırf bu para için katlandığını onu bu paraya ihtiyaçları olduğu için evden kovmadaklarını anlıyor. 11 Eylül sonrasında ABD’de Kolombiya Üniversitesinde, Warren Larson’un (Afganistan’da ve 23 yıl Pakistan’da Dere Ghazi Khan şehrinde misyonerlik yapmış), çok önemli bir makalesi yayınlandı. Warren Larson bu makalesinde açıkça, “İslâm asla bir barış dini değildir” demektedir.

Dergide misyoner adaylarına verilen bir başka öğütte “Misyonerlerin düşman kazanmaması için yerli İslâm kültürü içinde iyice çözünmeleri gereklidir. O kültürün bütün davranış biçimleri bilinmeli ve İslâm dininin, dinsel vecibelerini dahi yerine getirebilmelisiniz. Çünkü artık misyonerlik değişti. Eskiden Amerika tipi Hristiyanlık ihraç ederdik. Bugünkü misyonerler ise Müslüman isimleri alıp, onlar gibi giyinip, örtünüp hattâ Ramazanda oruç dahi tutmalıdırlar. Çünkü Müslümanlara ulaşılması için Müslüman olunması gerekli. Kendimize Müslüman diyelim çünkü Müslüman uyan demektir. Ama siz İsa’ya uyan Müslüman olmalısınız. Tanrıya İslâm terminolojisi ile Allah demelisiniz, deniliyor.

- Reklam -

Haftalık misyoner görev kitabı dergisinde (Evangelical Missions Quarterly) misyonerlere verilen emirde: “Orta Asya’da asla misyonerler Hristiyan olduklarını söylemeyecekler, onun yerine ben sade İsa Mesih yanlısıyım demelidirler”, denmektedir.

Missiology dergisinde ise Filistin’deki misyonerlerine verilen emirde Hristiyanlığı öğretin ama kendinize Müslüman deyin dendiği söyleniyor. Bu kurnazlıklar ve gizlice yapılan bu gibi davranışlar sizin kutsallığa olan saygınızı yitirmeye sebep olmasın diye de, misyonerlerin vicdan azabı çekmeleri önlenmek isteniyor.

Dergiden bir başka öğrendiğimiz de, 800 misyonerin 50 değişik ülkede bu üniversitenin yetiştirdikleri insanlar olarak sürekli misyonerlik görevinden oldukları.

“Türk Lirasını gömelim, AB’ye girelim” diyebilen AB muhipleri ile birlikte aynı safta olan Radikal İslâmcılar, iyi anlamalıdırlar ki, batıdan medet ummaları, batıya güvenmeleri gaflettir. Batının İslâm’a bakışını açıkça gösteren yukarıda verdiğimiz yayın organı örneğinden açıkça görüldüğü gibi, Batı hedefinin dünyadan İslâm’ı silip kazıyıp atmak olduğunu, açıkça dergilerinde yazıyorlar.

AB’nin bayrağındaki 12 yıldızın Hristiyanlık inancına göre İsa’nın 12 havarisini temsil ettiğini Orkun dergisindeki birçok yazımızda belgeleriyle defalarca göstermiş olduğumuz gibi, AB Hristiyan temellerine dayalı bir oluşumdur. İslâmî düşüncelerle bu oluşuma verilecek en ufak bir desteğin dahi vebâli büyüktür.

AB muhiplerinin İslâmî hassasiyeti yüksek insanlarımıza Din Hürriyeti Senaryosu (Bu ifade sayın Mustafa YILDIRIM Beyin olup aynen katıldığım bir görüştür) başlığı altında yürüttüğü son aylardaki söylemlerinin gizli hedefi vardır. Türk milleti olarak insanlık tarihinde sosyal yapının en üst seviyesi olan millet yapısına ulaşmış milletimizin bu sağlam yapısını AB muhipleri beğenmemektedirler. Milletimizin bölünüp parçalanıp AB için yutulur lokma hâline getirilmesi yolunda toplumu mümkün olduğu kadar çok mezhep, tarikat ve cemaat öbekleri hâline getirmek istemektedirler. AB muhiplerinin şeytanca plânları ise aslında İslâmî hassasiyetlerinden dolayı asla değildir, yalnızca bağlı bulundukları cemaatin menfaatini millî menfaatinin üstünde gören öbekleri millet içinde oluşturmak istemektedirler. Çünkü beynelmilelci milletin düşmanıdır, bu konuda yaptığı da milleti bölme çabasıdır.

Türk milliyetçisi bu oyunları bilen, gören, anlayan ve gereğini gerektiği gibi yapandır. Bu kimliğin tarihten gelen adı da BOZKURT’tur. Aksini yaşayana da, yapana da MANKURT denir.
 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -