Ana Sayfa 1998-2012 Ba’de Harâbi’l-Basra

Ba’de Harâbi’l-Basra

- Reklam -

Başbakan’ın, Hakkâri’deki “üst kimlik” târifi veren konuşmasının ardından, memleket sathını saran bir “alt – üst” muhabbeti başladı.

Muhâlefet liderleri, T.C. vatandaşlığının “üst kimlik” olamayacağını; Başbakan’ın “Türk” ve “Türk milleti” tâbirlerini telâffuz etmekten imtinaya çalıştığını; bu yüzden de çok zayıf ve cılız bir mânâyı işaret eden “T.C. vatandaşlığı” sözüne sarıldığını söylüyorlar.

Basın-yayın organlarımız da bu hususta, leh ve aleyh grupları teşkil ettiler. “Ana muhâlefet” sıfatıyla anılan partinin lideri kastedilerek; “Onun söylemesi gerekeni Başbakan, Başbakan’ın söylemesi gerekeni o söylüyor” denildi; “üst kimlik” hakkında muhafazakâr ve sosyal demokrat bakış açılarının mukâyesesi yapıldı.

- Reklam -

Halbuki, bu mes’elede örnek olarak ortaya konabilecek üç model var ve biri bize ait.

Önce, yabancı olanlara bakalım: İsviçre’de; İtalyan, Fransız, Alman büyük grupları yanında, çok uzun bir liste tutan yüze yakın küçük grup var. Bunların hepsi kendi dilini konuşuyor, imkân ölçüsünde de kendi dillerinde eğitim-öğretim görüyorlar. Fakat, bu büyük veya küçük grupların hiçbiri, istiklâl temin etmek gibi bir fikre aslâ kapılmıyor. İsviçrelilik, bütün âidiyet duygularını ihâta ediyor. Bern Büyükelçiliği dönemine ait hâtıralarını “Zorâki Diplomat” da anlatan Yâkup Kadri: “İsviçre’nin Almanları, Almanya’nın en ciddî hasm-ı bî-amanları idiler.” diyor. Bu, yerinde ve haklı tesbit, İsviçre’deki diğer gruplara da tereddütsüz teşmîl edilebilir.

İkinci model ülke Amerika Birleşik Devletleri. Burada, dünyada mevcut bütün etnik ve dinî grupların mensupları yaşıyor. İsviçre’nin aksine, ana dillerinde eğitim yapamıyorlar. İngilizce, en az ülke ismi derecesinde bir yapıştırıcı. Hakikî Amerika yerlileri olan Kızılderililer dâhil, bütün ABD vatandaşları “Amerikalı” olmuşlar ve bu sıfatlarını kaybetmek istemiyorlar. ABD, bugün dünyanın en büyük siyâsî ve ekonomik gücü. “Amerikalı” üst kimliğini, âdeta bir şeref madalyası gibi taşıyan ABD vatandaşları; bir taraftan ABD’nin âlî menfaatlerini koruma ve kollama vazîfesini yerine getirirlerken, diğer taraftan etnik köklerinin veya dinî mensûbiyetlerinin uzandığı ABD dışındaki -eski- ülkelerinin “lobi” faaliyetine gönüllü olarak katılıyorlar. Yâni, Yâkup Kadri’ni n İsviçre Almanları için söylediğini Amerikan Almanları için söyleyemeyiz. Çünkü, Amerikan Almanları, Almanya’nın pek sâdık ve samimî dostudur. Amerikan Rumları Yunanistan’ın; Amerikan Ermenileri Ermenistan’ın; Amerikan Yahudileri İsrâil’in “dost” ötesi destekleyicileridir. Yâni, “Amerikalı” olmak “İsviçreli” olmak gibi değil. Hem İsviçreli olunup, hem Almanya menfaatine yakın durulamazken; hem Amerikalı olunup, hem Almanya için mesâi harcanabilir.

Gelelim üçüncü modele: Bu model, “OSMANLI” adını taşıyor. Ne İsviçredeki gibi bölünmüş, parçalanmış, bir “yamalı bohça bütünlüğü”, ne de Amerika’daki “çifte tâbiyetli” insanların menfaat üstüne binâ edilmiş pragmatik sun’îliği Osmanlı’da görülmez. Osmanlı nizâmındaki âsûdeliği, bu nizâmın kâtili durumundaki ülkeler bile; Balkan, Kafkas, Orta Doğu coğrafyalarındaki bugünün ateşten manzarasına bakarak kabul ve itiraf ediyorlar. Ama, neye yarar? İvo Andriç’in kaleminden Nobel’e uzanan “Drina Köprüsü”, Türk’ün “devlet” aydınlığını bütün dünyaya göstermişti.

- Reklam -

“Devlet” mefhûmunun birkaç mânâsı var: Saadet, mutluluk, milletleri idare etme sistemi, bunlar arasında ilk akla gelenler. Bir de “devletlû!” hitâbında görünen hürmet haşmeti duruyor, Batı dillerindeki “majesteleri” karşılığı.

Kanûnî Sultan Süleyman’ın:

“Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” mısraında; en “devletlû” ağızdan bir “devlet” târifi istif edilmiş.

Türk târihinde, emsâlsiz denecek derecede köklü bir devlet geleneği mevcut. Türk edebiyâtı başta olmak üzere bütün Türk san’atlarında da; saadetin, sıhhatin, “ahsen-i takvim” üzre yaratılmanın “DEVLET” adını taşıyan saltanatı görülüyor.

Siyâsî mânâdaki “devlet”imizin, pek çok sıfatı bulunmakla birlikte, en şiirli ve hikemî olanı, “devlet-i ebed-müddet”dir.

Târık Buğra’nın bir hikâyesinde, fâni insan ömrüyle ebedî devlet hayâtını anlatan hârika cümle şöyle idi:

“Gün akşamlıdır devletlûm; dün doğduk, bugün ölürüz!”

Dün doğan insan, bugün ölecektir. Fakat; Türk Devleti, ömrünü yarınlara aktara aktara ebedî olacaktır. Yâni, yarınlar devletin; dün ve bugün insanındır. “Dün ve bugün”, bitecek zamânın adıdır. “Yarın” ise, “dâimî yarınlar”a dönüşen bitmeyecek bir zamânı gösterir.

Yavuz Sultan Selim’in saltanat yıllarını anlattığı mısralarında Kemâl Paşazâde (İbn Kemâl):

“Şems-i asr idi asırda şemsin

Zıllı memdûd olur, zamânı kasîr”

demişti. Burada; gölgesi uzun, vakti kısa ikindi güneşi ömründen bahsedilirken, fevkalâde bir “uzun-kısa” tezadı, san’ata dâhil oluyor. Yavuz’un şahsında insan, kısacık ömrüyle “asır” meydanında yer alırken, çok uzun görünen gölgeler de, varlığını, “Güneş”e borçlu olarak sürdürüyor. İnsan fâni, zaman fâni, gölge fâni. Ama, Güneş, ilâ-kıyâmet yerinde.

İşte, Türk Devleti de, Güneş gibi, Allâh’ın takdir ettiği vakte dek bozulmadan, dağılmadan vâr olacaktır. “Devlet-i ebed-müddet”, bu demek. Yâni, vâdesi Allâh katında biçilen devlete “devlet-i ebed-müddet” deniliyor.

“Devlet”, Türk örfünde dâima kucaklayıcı, sarıp-sarmalayıcı bir mânâ taşımıştır. Türk Devleti’nin vasıf ve hasletleri sıralanırken hayat bulan kelimelere bir bakınız: “Baba, müşfik, muazzez.”

Uğruna insanların fedâ edildiği bir devlet mi? Yoksa, insanın emrine âmâde, hizmet eden bir devlet mi? Türk Devleti, bu anket mantığının neresinde?

Durup dururken, insanla devleti aksi kutuplara yerleştirmenin hiçbir mânâsı yoktur. İnsan, gözü kapalı bir şekilde ve robot insiyakı içinde devlete kul olamayacağı gibi; devlet de, kendine kastetmiş bir insana hizmet etmemelidir.

Devletsiz insan, ne kadar boş ve mânâdan mahrûm ise; insansız devlet de aynı ölçüde abesle iştigâl olur. “Devletlû” insan ve “insanlı” devlet istiyoruz.

Yaşadığımız günlerde “devlet”imizle “insan”ımızın buluşma noktası kaybolmuş görünüyor. Bu, belirsizlik ve kararsızlık manzarası, bize zâfiyet, düşmana cesâret veriyor. Bunu anlamak için, Türkiye’nin etrâfında hafifçe göz gezdirmek kâfi gelecektir.

Meselâ, Kuzey Irak topraklarında Mesut Barzânî, hergün yeni bir hamle yapıyor ve – maalesef- nihâî hedefine biraz daha yaklaşıyor. Bize de, rûh ve vücud sıkıntıları içinde, olanları seyretmek kalıyor.

Türkiye’nin Habur sınır kapısını açık tutması sâyesinde, dünyânın sayılı zenginleri arasına giren Barzânî; Kürdistan bayrağı, parası, pasaportu derken, şimdi de deniz filosu kurmanın hazırlıklarına girişmiş.

Şu anki coğrâfî bilgimize göre, Kuzey Irak topraklarında, Kürtlerin yaşadığı söylenen bölgede deniz yok. Deniz olmayan yerde, deniz filosu için hazırlık yapılıyorsa, ileride kurulması düşünülen Kürdistan’ın, denizi olacak demektir. En azından, Kürdistan plânları yapan etkili güçler, bu hususta Barzânî’yi heveslendirecek işâretler verdiler. Yoksa, durup dururken, bu deniz filosu haberleri basına aksetmezdi.

“Kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgârına” mantığı ile idâre edilen Türkiye, yelkeni tesadüfî esintilerle şişen yelkenliden farksız hâle geldi.

Bir vakitler, yeryüzünde uçan kuşun bile ruhsat aldığı Türk Devleti, bu yürekler parçalayan acınası duruma ve derekeye nasıl düşürüldü? Gafleti, bir başka gafletle; dalâleti, yine daha koyu bir dalâletle örtmeye çalışmak ve arada bir kendini gösteren ihãnete vesîle olmak, bugünkü acz manzarasını, adım adım hazırladı.

Başkalarının yaptıklarını seyretmek ve hiçbir gayret göstermeden- meydâna gelecekleri beklemek, “figüran” olma hakkını bile vermiyor, Ne yazık ki, Türkiye’nin şu anda görünen fotoğrafı bu!..

Dün, Türkiye’nin temin ettiği kırmızı pasaportlarla seyahat eden Talabânî ve Barzânî’nin, bugün bulundukları yere, yine Türkiye’nin gösterdiği gaflet ve vurdumduymazlıkla geldiğini, bilmesi gerekenlerin dışında dünya-âlem biliyor.

“Lâf salatası” sıfatını hak eden, yerli-yersiz ve de densiz söz sarf etme husûsunda eşsiz ve emsâlsiz olan bâzı siyâsîlerimiz; Türkiye’nin güney toprakları ile Kuzey Irak denilen bölgede kurulması düşünülen “Kürdistan”ı, ne “kırmızı çizgi” icâd ederek, ne de “sabrımızı denemesinler” bezirgânlığına soyunarak akâmete uğratabilir. Türk Devleti’nin vakar ve sıkletine lâyık olamadıktan sonra, gerisi lâf ü güzaf…

Meydâna gelen gelişmelerin hep ardında kalan Türkiye, sâdece Kuzey Irak’da değil, Kıbrıs başta olmak üzere, hemen bütün millî mes’elelerinde sınıfta kalmıştır. “Dünya arenası” denilen okulda, sınıfta kalanlara sınıf tekrârı yaptırmıyorlar. Hemen ve sür’atle kaydını siliyorlar. Yâni, hayat hakkı tanımıyorlar.

Türkiye’yi idâre edenler tarafından bol kepçe dağıtılan “dostumuz, ortağımız” sıfatlarının, ana sınıfı seviyesinde dahi ciddî karşılanmadığını biliyoruz. Dünyâda, milletler arası münâsebetlerde, “menfaat” dışında belirleyici bir husûsun olmadığını, idârecilerimizin anladığı gün, haysiyetli dış politikamız da olacak ama, “Ba’de harâbi’l-Basra!…”

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -