Ana Sayfa 1998-2012 Bâd-ı İkbâlden, Tebdîl-i Kıyâfete Seyirci Kaldık

Bâd-ı İkbâlden, Tebdîl-i Kıyâfete Seyirci Kaldık

- Reklam -

Bir televizyon kanalında epeyidir “Yaprak Dökümü” adındaki dizi film gösteriliyor. Bu filmin jeneriğinde, Reşat Nûri Güntekin ismini aslâ ihmâl etmiyorlar. Hâlbuki, ortalama bir buçuk saatlik bölümlerden üç, hadi bilemediniz dört tânesi, Reşat Nûri’nin orijinâl metnine kâfi gelir. Dizinin senaryosu o kadar uzadı ki, ortada Reşat Nûri’lik bir tekst kalmadı.

Başta Ali Rıza Bey olmak üzere, esas romandaki isim kadrosu muhâfaza edilince, “Reşat Nûri” adını kullanma hakkı kazanılıyor. Oysa, dizinin tamâmı yeni bir senaryoya âittir. Zâten, bahsi geçen dizide, “Yaprak Dökümü” romanının zaman ve dekoru hiç kaale alınmamış. Burada, usturuplu bir gözü açıklık faaliyeti bulunmaktadır.

Yıllar öncesinde, Reşat Nûri külliyâtını yayınlayan mâruf bir kitâbevi, yazarın vârisleri ile yapmış olduğu mukâveleye atfen bir paragrafı, kitapların baş tarafına koyardı.

- Reklam -

Telif hakkı, mukaddes bilinmedikçe, daha nice ip cambazı seyrederiz. Mes’ele, ücret seviyesinde ele alınınca, parayı veren veya işini kılıfına uyduran, her türlü akrobasiyi yapma hakkını elde ediyor. Eserin kendini koruma cehdi, sırra kadem basıyor.

Sözün kısası, televizyonda seyrettiğimiz “Yaprak Dökümü” dizisinin “Reşat Nûri” adını kullanması, her bakımdan bir hak, hukuk ihlâli ve kadirbilmezliktir…

Rahat, huzur gibi, insan haysiyetine artı ilâveler yapan mufhûmlar, yine insanın fıtratında saklı birtakım bedihî insiyâklarla dâimî savaş hâlinde. Yâni, kendi elbisesini kendisi biçen insan, infilâk kabiliyetini de, bizzat hazırladığı bombalarla ölçüyor.

Galvanizli, kalaylı, emaylı bütün kap ve kacakların bu hâli, nihâyetsiz değil. Ya arada bir kaplama, parlatma ameliyesine tâbi tutulmaları, yâhut yenisiyle değiştirilmeleri lâzım. Yoksa, çok ciddî sağlık problemleri zuhûr edebilir. Bu cilâ işi, en çok insan yapısını ilgilendiriyor. Çünkü; âdemoğlunun, yerine yenisi konulamıyor.

- Reklam -

Eşyâya nazaran daha küçük bir sâhada kalan insan, yer darlığına rağmen hâkimiyetini kurmuş, kendisi dışındaki âleme meydan okumuştur.

Yoklukla varlık, iç içe girmiş vaziyette kâinâtın özünü temsîl ediyorlar. İnsan ise, hem varlığın, hem de yokluğun abonesi. Nefsin bir elinde “adem”, bir elinde “mevcûdât”, Mevlevî semâsında tennûre giymenin hâlet-i rûhîyesine, hiç hesapta olmayan habislikleri de pekâlâ sığdırabiliyor.

“İnsan, insanın kurdudur.” diyen filozof, gâliba haklı. Lâkin, bu sözdeki toplu fiil mânâsına minik bir ilâve yapılmalı: “İnsan; önce kendinin, yâni nefsinin, sonra da hem-cinslerinin kurdudur.”

Hâmid’in “Makber Mukaddimesi”nde kurduğu tenâkuz cümleleri, aslında her insanın gönül defterinde kayıtlı…

Sultan Mustafa Hân-ı Sânî, “İkbâlî” mahlâsıyla yazdığı beyitte:

“Bâşumuzdan hiç hevâ-yı zülf-i yâr eksük değül.

Mürtefî yerdür ânun-çün rüzgâr eksük değül.”

diyor. Şikâyetten ziyâde övünme sezilen bu “hâkânî” mısrâlar, fevkalâde bir “baş” portresidir. Sözü edilen baş, hem hükümdâra âittir, hem âşığa. Ama, harf aralarında “devletin bürokratik başı”na dâir söylenmek istenilenleri de -en azından- hissediyoruz.

İkinci Mustafa, Dördüncü Mehmed’in Emetullah Gülnûş Râbiâ Sultan’dan doğan oğlu ve Üçüncü Ahmed’in de -ana-baba bir- ağabeyi. Osmanlı hükümdarları arasında, İstanbul’a rağmen Edirne’de oturmayı tercih eden sîmâlar çok değil. Baba-oğul Mehmed-i Râbî ile Mustafa-yı Sânî, Edirne sevdâsı yüksek hânlar olarak tanındı. Her ikisi de, Edirne’nin havasını pek sevdi.

Beyitte geçen “mürtefî’ yer” tâbiri, öyle güzel ve mânâlı mevzi tutmuş ki, isâbet rekoru kırar. Yine, yüksek râkımlı yerlerin rüzgârının çok olacağını dillendiren “rüzgâr eksük değül” sözü, mısrâyı ve beyiti tâclandırıyor.

Sultan Mustafa’nın îmâ ettiği rüzgâr, aşktan, yârdan ziyâde siyâsî hava taşıyor. Nitekim, târihlere “Edirne Vak’ası” adıyla geçen bir isyan rüzgârı, Mustafa Hân’ı tahtından alıp götürecektir. “Mürtefî’ yer”in rüzgârını, saltanatının son deminde, başında hisseden nâdir insanlardan “İkbâlî”, bir beyite ömrünü sığdırmış görünüyor. Belki, bahsedilen rüzgârın adı da “Bâd-ı İkbâl”dir…

Z amânın eteğine tutunarak geçirdiğimiz dünyâ hayâtı, kâh bizim dikkatsizliğimizden, kâh eteğin savruluşu yüzünden nâzik anlara şâhit oluyor. Yahyâ Kemâl’in:

“Bir bitmeyecek şevk verirken beste,

Bir tel kopar, âhenk ebediyyen kesilir.”

diyerek ses tablosu yaptığı sahne de, aslında eteğin elden sıyrılmasını anlatıyor.

Bitmeyeceğini sandığımız nice program, hem de gözümüzün içine, kulağımızın kepçesine baka baka bitmedi mi? Başlangıcın sürûru, nihâyetin burukluğuna nasıl da yabancı?

Nelerle, kimlerle ortak olduysak, fâni günler torbasının ağzını büzüp düğüm atarken, herkesi ve her şeyi, merkezinde yer aldığımız oyunun dekoru olarak görüyoruz. Mezardakiler dâhil, annelerin hayâta sürdüğü beşer sayısınca oyun olmalı.

O, yere-göğe sığdıramadığımız; boyalarla kokularla vitrinlediğimiz et ve kemik yığınının, yolun sonunda ne kadar zavallı, acınacak bir görünüşü var.

Cenâze telâşının, biraz fazla akıl karıştırması, hep bu organik bakiyenin ufûnete yatkınlığındandır. Mumyadan morga uzanan târihî çizgide, insan vücûdunun, cansız hâlinin geçirdiği istihâleleri görüyoruz.

Geçenlerde, bir haber metninde, rûhun kaç gram geldiği husûsunda asparagas cümleler vardı. Boş kalan insanın, nelerle uğraşabileceğinin emsâl teşkil edecek bir hâli, bu rûh tartıcılığı. Ne diyelim? İnsan bu, mechûl!…

Rene Grousset’nin Le Reve il de L’asie (Asya’nın Uyanışı) isimli eseri, 1924 yılında, yâni Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yaşı içinde neşredilmiştir.

Kendi ölçüleri arasında tarafsız kalmaya çalışsa da, Fransızlığı her kalem hareketine akseden Grousset, bâzen bütün Hristiyanlar adına sözcülük yapmaya niyet ediyor. Fakat, en küçük bir hece kaymasında, Fransız şuûruna ilticâ ile, müttefik bile olsa, başka Nasrânîlere balta sallıyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasını temin eden faktörler arasında “Şark Mes’elesi” adını taşıyan etiket, pek çok lâf grubunun ambalajına yapıştırılmıştır. Hemen her söze ve kaleme sarılanın, kendine mahsûs bir “Şark Mes’elesi” açma tarzı görüldü.

Rene Grousset de, Fransa’yı ve Fransız emperyalizmini, dünyâ dertleriyle birlikte “Şark Mes’elesi”ne çâre gösterme cehdine girişiyor. Ona göre Suriye ve Filistin toprakları, daha Birinci Dünyâ Savaşı’ndan önce Fransa’nın millî arazisi hâline gelmişmiş. Bu durumda biz, hesâbı zor bir şehîd listesini beyhûde yere mi kabarttık?

Ezcümle, kendi gücünü kaybedip de, başkalarının sırtına dayanarak yürümeye çalışan devletlere, oyuncak haysiyeti bile tanınmıyor.

Grousset’ye bu cür’eti veren ahvâlin en mühimleri, elbette bizim te’lifimiz. Sebebi dışarıda aramanın hiç mi hiç yeri yok…

“Kelin merhemi olsa…..” diye başlayan meseli, engin bir hayat tecrübesinin en mûtenâ köşesine koymak lâzım. Son günlerde, bilhassa Türkiye’yi idâre mevkiinde bulunanların, bu “merhem”li sözden kapacağı epeyi hisse var.

Kafkasya barut fıçısına dönmüş. Ortalık toz duman. Daha namludan fırlayan mermi hedefini bulmamışken, bakıyorsunuz, birileri Türkiye’yi arabuluculuğa soyundurmuşlar. “Kafkas İttifâkı” mı, “Kafkas Mutâbakatı” mı, her neyse, duyan kulağa hoş gelen bir söz cilâsından bahsediliyor. Sanki, Türkiye’yi Kafkasya’nın içinde kabûl eden varmış gibi, ciddiyetle bağdaşmayan gayretler gösteriliyor.

Diğer taraftan; Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün diye sun’î sınırlarla bölünen Orta Doğu topraklarında, Kafkasya’dakine benzeyen fanteziler peşine düşen, yine Türkiye mahreçli çabalamalardan bahsediliyor.

Bu iki coğrafyaya, üçüncü olarak Balkanlar’ı da ilâve ettiğimizde; tamâmen bizim gaflet, hamâkat ve atâletimizden doğan bugünkü tablo karşısında; hâlâ akıllanmadığımız ve cereyân eden hâdiselerden gereken dersi, ibreti almadığımız anlaşılıyor.

Yakın plândaki coğrafyaya nizâmât vermeye çalışan Türkiye, el’an dizi hâlinde şehîd cenâzesi kaldırıyor. İşte, bahsedilen, “merhem” de, tam burada lâzım oluyor…

Fedâkarlığın bin bir çeşidi var. En yukarıdaki, “can”la yapılanı, Bu, aynı zamanda uğruna can verilen mefhûm hakkında da değer biçen bir fiil. Yâni, sevginin âyârı ile sevilenin bahâsı pazar yerinde buluşuyor.

Fuzûlî dilinde “can fedâ etme”nin şiir hil’ati giymiş şekli, bakın mısrâlara nasıl dökülmüş:

“Min cân olaydı kâş men-i dil- şikestede

Tâ her biriyle bir kez olaydım fidâ sanâ”

(Keşke kırık gönüllü bende bin can olsaydı da, onların her biriyle sana fedâ olsaydım.)

Fuzûlî haddehânesinde dövülen harf kalıpları, kelimeye dönüşürken, işte böyle alev olukları meydâna getiriyor. “Büyük şâir” olmak, gâliba Fuzûli olmak mânâsına kullanılan bir tâbir.

Fedâkârlığı, bir iptilâ hâlinde lezzete kavuşturan ve onu “can” ticâretine timsâl kılan şâir, kurduğu sofrada ne kadar bahtiyâr görünüyor.

Hırs ve tamahın esir aldığı milenyum çağı (!) insanının, Fuzûlî dilinden mesajlar çıkarabileceğini ummak, tam bir safdillik olur. Mevcut eğitim sistemiyle Fuzûlî’ye nüfûz edecek dikkatten iyice uzaklaştık.

Çarşı-pazar, askerlik yapmamış sahte rapor hâmilleriyle dolu iken; “vatan, millet, hamâset” gibi, “fedâ” ikliminin bahçe çitleriyle kim meşgûl olur?

Obezite ahvâlini Hasan Sabbah mantığıyla ağzında geveleyen bir nesle, Fuzûlî; hem ağır gelir, hem de bu niyet pek fuzûlî olur…

Bugün nerede durduğumuza bakarak, geçmişin ağırlığı altında ezilmemek, büzülmemek elde mi? Ağzımızdan, burnumuzdan giren her hava zerresi, rekor üstüne rekor kıran hatâlarımızdan hesap soruyor.

Avustralya’dan Kanada’ya, Yeni Zelânda’dan Karaibler’e ve daha düzinelerce ülkeye, bölgeye sinmiş İngiliz nüfûzu, el’an iklîmimize uzanmışken; yakından uzağa târihin hemen her çağında Türk’ü hacamat eden şişeyi, kupayı İngiliz eli tutmuşken; Türkiye’yi ziyâret eden İngiliz Kraliçesi’ne tebaa şuûruyla pandomima yapan idrâksizliğe, hangi dâvâyı açsan farketmiyor.

16. asrın başında Kaanûnî Sultan Süleyman’ın Fransa Kralı Fransuva’ya gönderdiği mektupta kullanılan ifâde, üslûp, Türk rûhunu ne kadar okşuyor ve saâdete dâvet ediyorsa, şimdiki avuç oğuşturarak manzara seyreden aceze psikolojisi de o derece zillete düşürüyor.

Dünya’nın ve bilhassa Türkiye’yi de içine alan bölgenin yeniden şekillendirildiği bir nâzik dönemde, emireri tavırlarıyla servis mevkiine indirilmiş Türk idârecileri, milletimizin umutlarını hebâ ediyor.

Yanlış adreslerde çapaçul gayretkeşlikler yapmayı mârifet sayanlar, etrâfımızdaki cadı kazanından bî-haber görünüyor. Seyircinin kısmetine düşene râzı olanlar, “seyretmeye devâm..” diyorlar. “Kafkas İttifâkı” gibi içi boş çerez tânelerine de kimsenin göz ucuyla bile baktığı yok…

Yavuz Sultan Selim, haremde kullanmak üzere, değerli kumaştan güzel, süslü bir takke yaptırmış. Cihângir Hâkân, bu nâdîde takkeyi giydikten sonra aynanın karşısına geçmiş, kendi kendine:

“-Dünyâ’ya sığmayan baş, bir takkeye sığıyormuş…”

diye mırıldanmış.

Yavuz kâbındaki bir büyük hükümdârın, kelimelere de nasıl hükmettiğini, yukarıdaki fıkra pek mâhirâne anlatıyor. Sultan Selîm-i Evvel’in “baş” ı, niye Dünyâ’ya sığmaz da, küçücük tekkeye sığar? Sorunun cevâbı, Yavuz Selim’in târihî duruşunda ve ayna karşısındaki hâkânî kelime dizisinde saklıdır.

Madde ile mânânın, cisimle rûhun mukâyesesini bu kadar özlü yapabilen idrâk sâhibi, târihe “Yavuz” nigâhı ile geçiyor. Onun, zihninde teşekkül ettirdiği ideâller, Dünyâ’yı dar gören büyüklük ve genişliktedir. Et, kemik ve saçtan meydâna gelen biyolojik kafası ise, maddenin uzanabileceği “takke”lik cesâmette, haddini bilmenin şuûru ile aynaya bakmaktadır.

Keşke her devlet adamı, bu ayna duruşunu hakkıyla başarabilse. Bu, aslında dört dörtlük bir test. Kimileri, başının takkeye de sığmadığı zehâbına kapılıyor ve işte o zaman, tehlike çanları çalmaya başlıyor.

Nicedir, Türkiye’yi idâre edenler ya “aynalı köşk”te yaşıyorlar, yâhut “aynasızlık” mekânına mahkûm oluyorlar.

Ziya Paşa merhûm:

“Âyinesi işdir kişinin lâfa bakılmaz

Şahsın, görünür rütbe-i aklı eserinde.”

mısrâlarını boşuna kaleme almamış…

İlk Çağ’ın Avrasya’sına damga vuran topluluklardan biri de İskitler. Bu “esâtîr-i evvel” cemaatinin, Saka Türkleriyle akraba olduğu yolunda bilgiler çoğalmaya başladı. Hattâ, bâzı otorite kalemleri, “İskit”le “Saka”nın aynîyetini bile yazıyorlar. Kaynak fıkdânından, net ve sarîh konuşmak imkânı yok ama, İskit medeniyetinin hemen her karesinde Türk ışığı görmek mümkün. Elbette, mes’ele, bakan gözün ferâsetiyle de çok yakından ilgili.

İşte bu İskitlerin, hemen hemen ilk karakter özelliği tarzında takdîm edilen bir savaşcı kadınları var. “Amazon” ismiyle bütün dünyânın tanıdığı süvâri kadınlar, aralarında aslâ erkek barındırmıyorlardı.

İnsanlığın, son asırlarda kulağını aşındıran “feminist” akımların, târihdeki belki ilk temsilcileri, bu “Amazon” birlikleridir. Amazonlar, bütünüyle kadınların, kızların ve kız çocukların, kız bebeklerin meydâna getirdiği bir “dişiler kabîlesi” olarak yaşadılar ve târihe karıştılar.

Sebeb-i hayat ve vücûdları bakımından, Amazonların da hiç erkeksiz olmaları, tabiî ki, söz konusu olamaz. Fakat, onların yaşayışına iştirâk etme bahtsızlığına uğrayan erkeklerin, hem fizyolojik, hem de mânevî yönden erkeklikten uzaklaştırıldıkları anlaşılıyor. Hattâ Amazonlar, dünyâya getirdikleri erkek çocuklarını, cemaatleri dışına veremezlerse, diz ve dirseklerini kırarak sakat bırakıyorlardı.

Amazonlar arasında kız çocuğu olarak doğmanın da yâver tâlihden sayıldığı söylenemez. Çünkü, genç kızlık yaşına ulaşan her Amazon’un, sağ göğsü, ateşte kızartılmış, çift başlı balta ile dağlanırdı. Bu sûretle, sağ kolları güçlenmiş ve hareket serbestîsi kazanmış olurdu.

Hititlere göre, Amazon, “Ay kadını” mânâsına geliyormuş. Kullandıkları kalkanların Ay’a benzemesi yüzünden, böyle bir isimlendirme yapılmış. Eski Yunanlılar ise, Amazon’u – meme dağlama ameliyesinden mülhem- “memesiz kadın” şeklinde anlamışlardır.

Güney Amerika’daki meşhûr ırmağın adını, kahvehâne köşelerindeki “geyik muhabbeti” seviyesinde “amma uzun” diye açıklayan idrâk ile İskit kültüründen yansıyan bilgi demeti, birbirine ne kadar yabancı duruyor.

Aynı şekilde, kadın haklarını pelesenk yapıp önce erkeği, sonra da hakkını savunduğu kadını perîşân eden anlayışı, istif edecek yer var mı?

Yaradan’ın koyduğu ölçüleri değiştirmeye yeltenenler, hep yanlış limanlara demir atmışlar ama, yine de bu dalâletden sıyrılamamışlar. Her çağın, kendine yetecek mitarda cehâlet ehli var.

Cinsiyet ayırımı gözetmemek ile, fıtrî hasletleri görememek farklı şeyler. Şeyhî’nin “Hâr-nâme”sine vücûd veren tâlihsiz eşek gibi, boynuz umarken kulak ve kuyruktan olan insan tümenleri, târih galerisinde dolaşıyor.

Bir de temsîl ettikleri ülke ve milletleri, kendi baltalarıyla dağlayan ham-ervâh önderler var, “ama, idrâkleri boyları gibi uzun” değil…

Sultan Dördüncü Murad, tebdîl-i kıyâfet ederek Fener civârında bir dem-hâneye girer. Oranın müdâvimlerinden olduğu anlaşılan mütebessim bir sarhoş, Pâdişâh’a:

“- Efendi, seni gözüm bir yerlerden ısırıyor gibi. Sincab’ın kahvesine gelir misin?” diye sorar. Hükümdâr’ın:

“- Hayır!”

cevâbı üzerine, erenler sözü sürdürür:

“- O hâlde Baklacıoğlu’nda karşılaşmış olmalıyız…”

Sultan Murâd’ın:

“- O, dediğin yere de gitmem! Yalnız haftada bir tebdîl-i kıyâfet, şehre çıkarım.”

demesiyle demcide bet, beniz kül kesilir.

Şen bir edâ içindeki Hünkâr, lâfını süngü misâli sarhoşa batırır:

“- Niçin sustunuz ya?””

vücûdu tamâmiyle ayılan adam:

“Nasıl olsa, birazdan siz susturacak değil misiniz? Bâri kendiliğinden susayım, dedim.”

diyerek köşesinde büzülür.

Şifâhî kültürümüzde tebdîl-i kıyâfet ederek gezintiye çıkan hükümdar anekdotları bir hayli yekûn tutuyor.

Bu tarz dolaşmalar, sosyal kontrol ve de tarafsız tesbit bakımlarından nice faydalı kapılar aralamıştır. Haberleşme teknolojisindeki akla ziyan ilerleme, “tebdil” gezme mantığını iyice ıskartaya çıkardı. Çünkü, yazılı ve görüntülü basın sâyesinde bırakın hükümdâr sîmâsını, en sıradan sokak ahâlisi bile fark ediliyor.

Ahlâkî çöküş ve çözülüşün pek çok sebebi arasında, teknoloji yardımıyla yapılan teşhîrin de mühim yeri var. “Tebdil-i kıyâfet” gitti, “tebeddülât-ı cesîme” başladı…

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -