Ana Sayfa 1998-2012 Avrupa Birliği Değil ÖRS-ÇEKİÇ

Avrupa Birliği Değil ÖRS-ÇEKİÇ

- Reklam -

Avrupa Birliği, Türkiye’nin çağımızdaki yegâne hedefi olarak hem ana gündemini oluşturuyor, hem de yan gündem maddelerini belirliyor. Daha da önemlisi; bugünü meşgul etmekle kalmayarak yarınlara da uzanıp ona şekil veriyor.

Konunun elbette pek çok yönü ve bağlantısı var. Fakat, biraz da tarihî bütünlüğü içinde görmeye çalışınca şu noktaların, aslında daha ön plânda olması gerektiği açık: Öncelikle bu organizyonun adına, bu adla ilgili gelişmelere bakılmalı. Zira isim elli yılda üç kere değişti. Önce A.E.T (Avrupa Ekonomik Topluluğu) buna göre, Avrupalı bazı devletler ekonomik bir topluluk kurup yakınlaşacaktı, adı öyle diyordu. Fakat çok geçmeden anlaşıldı ki; toplumlar arasında bu yoğunluktaki sistematik bir yakınlaşma ve entegrasyon-adı belli alanları sınırlasa bile- (ekonomik, siyasî, kültürel) o noktalara özgü kalamıyor ve kısa sürede topyekûn bir yakınlaşma kaçınılmaz oluyor. Avrupalıların kendi aralarında bu tür yakınlaşmalardan rahatsızlık veya hazım zorluğu duymaları zaten söz konusu olmadığından problem isimde idi, o da değiştirilince, oluşumun ruhu ile konulan isim uyumlu hâle getirilmiş oldu. Ekonomik, siyasî, kültürel diye ayırmaya gerek yoktu, bunun adı artık: A.T (Avrupa Topluğu)dir. Ancak isim problemi yine hâlledilememişti, zira sosyoloji ile biraz ilgilenenler ve Türkçeye dikkat edenler bilirler ki; topluluk, bağlantıları zaylıf bir beraberliği ifade eder. Gecici olarak bir araya gelmişlerdir, mânevî yoğunluğu ve homojenistesi düşüktür. Halbuki, toplumsal bir altyapı iletişimi üzerine oturan ve bu bağı artırmayı amaçlayan bir organizasyona, bu şekilde tarif edilen bir isim elbette yakışmazdı. Yani bu durum için “topluluk” kelimesi yavan kalmıştı, cılızdı, soğuktu, çünkü bu toplanma değil; has bir birlikti. İsim yine düzeltildi, bu yanlıştan da dönüldü: AB (Avrupa Birliği) bu değişmeler, bir yanlışlar serisinin düzeltilmesinden ziyade; her aşamada oluşumun farklı bir yapı kazanmasından da olabilir. Şu hâliyle “Tek Devlet” sahası bile artık uzak görünmüyor. Yani AB de kalıcı olmayabilir. Ama şimdilik bu artık Avrupa’nın topluluğu değil, birliğidir. İsimler önemlidir, denilenle denilmek istenen arasında ayrılık olmamalıdır, isimler niyetleri doğru tanımlamak, uygun ölçülerde çerçevelemek içindir. Görüldüğü gibi bunu sağlama uğruna gerekirse üç defa ad değiştirilebiliyor, yani öylesine önemseniyor, biz de onun için önemsemeliyiz, amaçlara ve o amaçlara çizilen çerçevelere dikkat edilsin diye.

Türkiye’nin birlikle ilgisi ise 1960’larda başlar. AET henüz yeni idi, bizde de Avrupalılar ne kursa içinde olmanın kâr getireceği, hattâ millî gururumuzu onore edeceği, sosyal statümüzün yükselmiş olacağı düşüncesi vardı. Hem; bu topluluğa dahil olanların hepsi zengindi, öyleyse zengin olmak için başka yol aramaya ve zahmete ne lüzum vardı, buraya kapağı bir atıkkı mı iş tamamdı. Bu arada, “ancak ısıtılmış bir odanın termometreyi yükselteceğini, ağızda hohlanarak derecesi yükseltilmiş bir termometrenin kimseyi ısıtmayacağını ve amaç olamayacağını” düşünmek isteyen bile yoktu. Zaten bizim için 150 yaşına basmış tek doğru vardı: Türkiye Avrupa ile hem-dem olmak zorundadır… Bunu sağlayacağı zannedilen, vehmedilen, uydurulan nerede bir topluluk, nerede bir grup, oluşum görüldü, selâmsız sabahsız dalınmalıydı, nasıl çıkılır içinden, demeden. 200 yıllık bu kompleksin 50 yıl önce depreşmiş sınır tanımaz, akla uymaz yeni heyecanının somut adresi, ya da bahanesi: Avrupa Birliği…

- Reklam -

Her birliktelik gibi bunun da bünyesinde elbette karşılıklı menfaatler, hesaplar, istekler ve pazarlıklar bulunacaktır. Gerçi bizim için böyle bir problem yok. Çünkü “Biz ne pahasına olursa olsun AB’ye gireceğiz” sloganını hem iç kamuoyunda, hem dünyaya ısrarla haykıran bir teslimiyetçilikle bu pazarlık mesai-sini peşinen bitirmiş olduk. O zaman iş yalnız yalnız, bizden ne istediklerine ve bizim bu istekler i kaç günde ve hangi sistemle yerine getireceğimize kalıyor. Bu istekleri siyasî, ekonomik, vb. gibi kategorilere ayırmak ilk anda mümkün gibi görünüyorsa da biraz dakkatli bakınca bunların tam bir uyum içinde, bütünün sadece şekli değişik parçaları olduğu anlaşılıyor. Siyasetle ekonominin iç içeliğinde AB ve IMF’yi ayrı şeyler gibi görmek mümkün değildir. En azından Türkiye’ye uyguladıkları bu tarihî operasyonda ne kadar beraber ve ne kadar koordineli işleyiş içindeler? Siyasî hedef diye gösterilen ve uygulatılan şeylerin sosyolojik sonucu; toplumsal kargaşa ve bölünmedir. Bu ihanete direnmeye kalkışmanın bedeli ise IMF eliyle aç bırakılmaktır. Tam bir ÖRS-ÇEKİÇ düzeni… Türkiye ile ilişkilerinde IMF ile AB arasındaki fark; aynı ordunun kara kuvveti ile hava kuvveti arasındaki fark kadardır.

Bir taraftan siyasî şartlar konuldu, hattâ kendi şartları bizim hedeflerimizi zannettirildi. Zaten büyük devlet; kendisinin büyük hedeflerinin küçük parçalarını, küçük adamların yönettiği devletlere büyük hedef diye kabul ettirme dehası değil midir? Bunları yapmazsak çağdışı kalacağımızdan korkuldu, ilerilik hayâliyle hep ağızlarına bakakaldık, daha ne derlerse de yapsak diye… Ama bu olgunlaşma da yetmez, ola ki inanmayanlar, aykırı söyleyenler çıkar. İşte bu uyanma ve itiraz tehlikesini (!) de ortadan kaldırmak için ekonomik bir bağımlılık, hafif kalıyor-zillet yaratıldı. Ve o sefaletin çözüm adresi olarak da aynı büyük organizasyon gösterildi. Oraya kul olunursa ihya olunacak, ancak orasının söyledikleri yapılırsa yaşanabilecekti. Onun için bu, hür iradeyle yapılan haysiyetli bir tercih olmaktan çoktan çıktı, yanlış da olsa tercih, bir şahsiyetin göstergesidir, bu işe bir mecburiyet, mahkûmiyettir.

25 milyar dolar yıllık ihracata karşılık 200 milyar dolar borçla göbek bağıyla bağlandıysanız, IMF kontrol heyetinin uçağı 2 saat rötar yapınca piyasalarınız dalgalanıyorsa herhangi bir konuda- meselâ Telekom Yönetim kurulunun belirlenmesinde- “Ben haysiyetli bir devletim, hadi oradan”, demeyi kimsenin havsalası bile alamaz. Zaten iş bir yandan da ekonomik olarak bu noktaya getirildikten sonra düğmeye basılmıştır ki, isteklere itiraz imkânsız olsun, hattâ ihanet sayılsın. Böylelikle Türkiye’de; pazarlık zahmetinden sonra, diğer devletlerin yaşadığı bir zahmet daha, zahmetsizce hâlledilmiştir: Her yönden acz içine itilmiş bünyenin bütün refleks ihtimalleri yok edilmiştir. Bugün Türkiye’de Avrupa Birliği’ne girelim mi, girmeyelim mi diye bir tartışma yoktur. Bu; AB’nin tartışmasız bir kutsallıkla hayrımıza olduğu ispatlandığı için değil tabiî ki… Ama biz, Avrupalı pek çok ülkenin bile tartışarak ve bazen referandumlara giderek çözebildiği bu noktayı da alnımızın akıyla geçtik. Çünkü 20-30 yıl önce kafa tutan kabadayılar, AB’ye girmeyi domuzlarla ortaklık görenler bile hizaya gelmediler mi? “AB ile görüşmelerimiz elhamdülillah başarıyla devam ediyor” demediler mi? O sayede şimdi artık ülkede AB’ye karşı çıkan kalmadığı için işin o yönü de çözüldü elhamdülillah. AB’ye karşı bir akımın oluşmamamasının, varsa da varlık gösterememesinin sebepleri çeşitli: Güç odaklarının -en çok da medya eliyle- ve hunharca, barbarca çullanmaları bu tür düşüncelerin filizlenecek tehlikelerini (!) doğmadan boğmuştur. Türkiye’de her düşüncenin, ideolojinin, inancın oluşup güçlenmesini kendisine görev alanı sayan AB; aynı Türkiye’de yalnız kendisine karşı bir düşüncenin gelişmesi ihtimalini acımasızca boğmaktadır. Ayrıca AB’ye karşı çıkılmamasında herkesin ayrı hesabı bulunmasının da payı vardır. AB, değil yalnız Türkiye’yi, bütün Avrupa’yı birleştime ideolojisidir. Öyleyse Türkiye’de hareket noktası ve amacı bölme olan bir bölücülük ideolojisinin aynı zamanda hararetle AB taraftarı olması ne kadar ilginç. Diğer taraftan AB, inanç dokusu Hristiyanlık olan bir olgudur. Hattâ bazen birliğin temel kimlik bilgisi olarak Hristiyanlığın beyan edildiği bile olur. Öyleyse Türkiye’de İslâmî motifleri önde tutuyor görünen grupların bundan rahatsızlık duymaları gerekirken, Allah’ın hikmetine bakınız ki radikal İslâmcıların aynı zamanda fanatik AB taraftarı olması nasıl izah edilebilir? Anlaşılmayacak bir şey yok, meselenin özü şu: Herkes biliyor ki bu; Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme macerası değildir. Bu baheneyle taşlar bağlanıp köpeklerin serbest bırakılmasıya Türk Devleti’nin zaafa düşürüleceğinin hepsi farkında ve yine hepsi bu zaafın kendi dâvalarını güçlendireceğinin ve bu kargaşayı bir şekilde kullanmanın hesabındalar. Onun için, bir araya gelmeleri imkânsız görünen ne idiğü belirsiz birçok taife, Türk Devleti düşmanlığı zemininde âdi bir ittifak içindedir.

AB Türkiye’nin, Birliğin ekonomik normlarına ulaşamayacağını biliyor, ulaşsa bile almamakta da kararlı. Yıllardır Türkiye’ye vermesi gerekenlerde hiç aceleci hattâ dürüst değil, ama Türkiye’nin yapması gereken -özellikle- siyasî reformlarda çok aceleci ve ısrarlı, çıkacak kanunları takvimde hafta hafta izliyor, çünkü dostlarımız Türkiye’nin kalkınmasında sabırsızlanıyor (!). Bu noktada AB Türkiye’yi niçin bölmek istesin, müstakbel bir üyesini bölüp ne kazanacak, denilebilir. Çok doğrudur. AB üyelerinin bölünmesini istemez, zira kendisi bu üyelerin birlikteliği organizasyonudur. Bir üyesi Almanya, birleşmiş olmak için geri kalmış, Doğu Almanya’yı bile sırtlamadı mı? Bunlar doğru. Ama Türkiye’yi üye yapmayacağı kendi dayatmalarının özünden belli. AB üye yapacaklarına para, yapmayacaklarına kriter veriyor. Bunda bir çelişki de görünmüyor: Çünkü AB’nin gözünde Türkiye, üye yapılacak değil, üye yapılmak aldatmacasıyla dayatılacaklar sayesinde dağıtılıp küçültülecek büyük bir tarihî düşmandır. AB Türkiye yetkilisi, bir devleti dağıtıp kan gölüne çevirmedeki yeteneğini Yugoslavya’da ispatlayarak bu göreve terfî etmemiş midir? Ama hakkını da teslim etmek lâzım: AB Türkiye’ye karşı hiçbir devlete karşı olmadığı kadar açık oynuyor.

- Reklam -

Zerre kadar iz’an sahibi her Türk aydınını ürpertecek ne acı bir benzerlik -hattâ matematiksel eşitliktir- ki: Osmanlı’ya da; Avrupalı olmak istiyorsan şunları, şunları yapmalısın, bunları bunları yerine getirirsen seni kendimizden sayarız, şerrimizden muaf olursun, kurtulursun, ver tavizi al parayı demişlerdi, daha yüzyıl önce. Yani “mirasını paylaşmak için sabırsızlandırları hasta adama ne reçeteler yazmışlardı” da, son reçeteden sadece on yıl sonra altı asırlık imparatorluk çökmüştü. Tarihin karanlıklarında gömülüp gitti zannettirilen bu formül meğer ne kadar canlı ve güncelmiş. Tarih aptallar için tekerrür eder, yalnız bu kadar sık tekerrürü için aptal olmak da yetmez. Dinleyip okurken kahrolunan bu dayatmalar serisi, kriter kaosları, paket paket yasa siparişleri…

Bu arada en temel ve evrensel devlet değerlerini bile “dayatma” diye kafa tutan, statükocu olmadıkları için statüleri dağıtan sahte kabadayıların, uygulanmasının ihanet olduğu tarihen sabit bu, yüzyıllık bayağı ve bayat dayatmalar karşısında ne kadar âdi bir sadakatle eğildiklerini ve alçaldıklarını görmek ve o kafa tarafından yöneltilen zavallı geminin yine nerelere sürüklendiğini idrak etmek insana azap veriyor.

Biz Avrupa Birliği’nin peşindeyiz; AB ise, bize yaptıracaklarının peşinde. Har pazarlıkta tarafların beklentileri farklıdır ama burada farklı değil, zıttır. Ve o sebepledir ki; bu zıtlıkta taraflar biraz kaybedip biraz kazanmaz; bir taraf kazanır, öbür taraf kaybeder.

AB elbette bir ölçüde, hem de ileri bir ölçüde beraberlikler, benzerlikler, ortaklıklar ister. Üyeler bu konuda değişim yaşamaya, bazı sosyal, kültürel, hukukî revizyonlara, yetki ve irade kaymalarına peşinen razı olacaklardır. Ancak, ekonomik, siyasî, kültürel ve hukukî bakımdan zaten tarihî bir asgari müştereğin devamı olan toplumlarda bu uyum kolay olacaktır, zira uyum hatırına pek bir şey değişmeyecektir. Ama aynı normlar, her bakımdan bambaşka tarihî yapının ürünü toplumlara dayatılırsa revizyon ve restorasyon, reforma (!) 15 günde 16 kanun çıkaran bu ısmarlama reform ise ötanaziye dönüşebilir. Zaten acelenin sebebi ecele götürmektir. Yoksa, Türkiye Kopenhag kriterlerine uyunca (ne demekse bu) ihracatı mı artacak, kültür seviyesi mi yükselecek, enflâsyon % 5’e mi düşecek? Hayır, bunların hiçbiri olmayacaktır ve egemen gücün emrine bakarsanız asıl bunların hiçbiri olmadan ve hemen kriterlere uyulmalıdır. Körü körüne nasıl olsa elle gelen düğün bayram, hepsi uymuş biz de uyacağız, demek tarihî mantalite farkını görmemek cehaleti değilse, düpedüz ihanettir. Hukuk ve siyaset toplumlarının kendi yapılarını gözetlemek zorundadır. Fransa’da Fransızcadan başka dil, yalnızca dilbilimcilerin uğraşacağı antik bir motif, folklorik bir öğedir. Halbuki Türkiye’de Türkçeden başka bir dil, Fransa’nın da ilgi duyacağı siyasî bir operâsyon zeminidir. Buna evham deme ihanetinde direnenler, “Kürtçe birkaç türkü kasetinden ne çıkar?” hilesinin devleti hangi noktaya getirdiğine baksınlar. Buyurun, ortak olmayan yapı ve şartların sahiplerini ortak kantara çıkarın… Kaldı ki onlara ve adamlarına göre, meselâ bazı üyelerin yasalarında mevcut idam cezası da Türk ceza kanununda bulunmamalıdır. Onlar da idamın varlığı, AB patroluğuna engel değildir ama aynı şeyin Türkiye’de bulunması, “Avrupa Birliği aday üyeliği görüşmelerinin başlamasına tarih belirlenmesine bile” engeldir. El insaf… Niyetin üzüm yemek olmadığını hâlâ anlamayan bağcının ahmaklığını, “gaflet ve dalâlet”… ile izah etmek imkânsız. Atatürk’ün gençliğe hitabesini açın, ne ile izah edilebileceğine, devamında bakın…

Hangi kriterin kaçıncı maddesinde yazar, bilinmez ama, son zamanlarda medyada TÜRK’e TÜRK denilmez oldu: Muhafazakâr geçinen hokkabazlarda ve özerkliğe soyunan devlet yayıncılığında bile… Geçen birisi televizyonda paramızı ifade ederken, TÜRKİYE LİRASI diyor, Türk değil, Türkiye ulusal takımı, Türkiye ekonomisi, sonra TV’de Türkiye sineması mı seyredeceğiz? Hattâ bir adım ileride Türk değil de “Türkiye Silâhlı Kuvvetleri” öyle mi? Bu talimatı kim verdi, yüzlerce mikrofona ve kaleme, buda mı kriterlerden?

Türkiye’de millet uyanmasın, gerçekler görülmesin ve bu âdi operâsyon tamamlansın diye görevli bir alay kişi ve kurum var. Görevlendiren elbette personelini aynı zamanda güçlendirecektir. Makamları var, paraları var, medyaları var. Bu görevlilere, onlara lojistik destek sağlayan ahkâmcılara ve 3., 4. sınıf fikir işportacılarına Allah ve tarih indinde son bir umutla sorulmalıdır: Sizin misyonunuz AB’ye karşı Türkiye’yi temsil edip savunmak mıdır, yoksa AB adına Türkiye Cumhuriyeti ile mücadele edip taviz koparmak mıdır? Tarih herkesin görevini ve tarafını tespit eder. Ama gelin, tarihin otopsisine gerek kalmadan siz görevinizi ve tarafınızı itiraf edin. Gerçi itirafa, otopsiye gerek yok. Medyayla üstüne atlas şal kapayıp saf zihinlerden sakladığınızı sandığınız ihanetiniz -her yerde, meselâ- Karen Fogg’la bir olup Rauf Denktaş’a saldırırken bile- o kadar sırıtıyor ki…

Hâlâ ve her şeye rağmen bir pazarlık ve haysiyetli tercih şansı varsa, önce roller ve taaftar netleşsin. Türkiye’de AB aleyhinde herhangi bir nedenle cılız da olsa olumsuz bir hava oluştuğunda kendisini ülkenin bir ögesi sayan kişi veya kuruluş AB’ye taraftar (tarafında değil) ise şunu yapabilir: O olumsuzluğu gidermek için açıklamada bulunur, vatandaşları ikna etmeye uğraşır, bu anlaşılır. Ama bir zihniyet düşünü ki, aynı durumda AB’ye dönüyor: “İsteklerinizi ve niyetlerinizi biraz dikkatli söyleyin, acele etmeyin, bakın Türkiye’de işi anlayıp gocunanlar oluyor, böyle yaparsanız uyanırlar, pişmiş aşa su katmayın, diyorsa bu alçak zihniyetin tarafı ve -şuuraltı da değil artık- şuurüstü ittifakı kiminle olabilir?
 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -