Ana Sayfa 1998-2012 ATSIZ HOCAMA MEKTUP

ATSIZ HOCAMA MEKTUP

YAZI YARIŞMAMIZDA 2. LİĞİ KAZANAN YAZI

- Reklam -

Gözümle görmediğim, sesini duymadığım, yolundan dönmediğim aziz Hocam,

Sade bana değil, bir nesle hoca oldun. Öğretmenlik mesleğindi, yaptırmadılar. Ama, sen zamanı da aşarak o kadar çok kişiye, o kadar çok şey öğrettin ki… Ben de onlardan biriyim ve bundan gurur duyuyorum. Fakat asıl gururum Türk yaratılmamdır. Bunun gerekçesini de senin kitaplarından öğrendim. Öğretmenliğin hâlâ devam ediyor demektir.

Aramızdan ayrılman otuz yıl olmuş. Ben doğduğum zaman, sen artık bu dünyada değildin. Ama, bu neyi değiştirir ki? Senin adın otuz yılda değil, yüzlerce yılda hâfızalardan silinmeyecektir. Yine de içimden bir hüzün bulutu geçiyor: Keşke seninle aynı yıllarda yaşasaydım.

Yalnız seni değil, kahramanlarını da özlüyorum. Yüzbaşı Selim, gururu ve aşkı arasında bocalayan o genç subay sanki gözlerimin önünde. Kür Şad’ın dimdik duruşunu, omuzlarına dökülmüş uzun saçlarını, gözünü kırpmadan ölüme yürüyüşünü tasvir eden satırlarını defalarca okuyorum. Günümüzde o yüreği taşıyan nice kahramana ihtiyaç duyulduğunu hissediyorum. Çağımızdaki her ortamda, sade savaşan değil, harikalar yaratan böyle kahramanlar olmalı, Türklük, ancak bu gibi kimselerin omuzlarında yükselebilir.

Urungu’ya, Sançar’a, Yamtar’a sanki elle dokunacakmışım gibi geliyor. Deli Kurt’la heyecanlanıyor, hayıflanıyor, seviniyorum. Onları bu kadar canlı hissederken senin öldüğüne nasıl inanayım?

- Reklam -

Sen yüreğinle, azminle, kaleminle fakat en fazla yüce ülkünle büyüdün. Dümdüz bir çizgide, oraya buraya sapmadan, inandığından taviz vermeden yürüdün. Arkanda hiçbir kötü hâtıra bırakmadan geçip gittin. Bizlere bir “Örnek insan”, bir model oldun. Fakat durup düşünelim: Kaçımız senin tertemiz hâtırana lâyık olabildik? Hangi önemli işleri yaptık ki, ülkü yolund a adımız anılabilsin? Gerçi sen, mazinin koynunda isimsiz yatmaktan hoşlanırdın. Bütün ülkü erlerinin de böyle olmasını isterdin. En büyük kahramanlığı gösterenlerin bile bunun karşılığını beklememesini öğütlerdin. Biz, isimsizliği sadece sana özenerek hak ettik, daha ötesi değil.

Yazık ki, Türkiye, bıraktığın Türkiye değil artık. Belki şimdi daha kalabalığız, okuyup yazanımız daha çok, iş hayatımız daha canlı, gençlerimiz daha donanımlı, Bunların hepsi güzel. Ama, üniversite kapısından her yıl bir milyon gencimizin boynu bükük ayrıldığını nasıl olur da görmezden gelebiliriz? İşi-gücü, hattâ mesleği olmayan milyonla insanımızın âvâre dolaştığını, hısım akraba eliyle ayakta tutulup yoksulluğun pençesinde kıvrandığını misâlleriyle görmüyo muyuz?

En kötüsü de şu Hocam: Topraklarımız, bedeli mukabilinde satılık: Vatan ayaklarımızın altından kayıp gidiyor. Her sene Kıbrıs kadar toprağımızın erozyonla aşınıp denizlere, ırmaklara karıştığını bir yana bıraksak bile, satılanları ne yapacağız? Bazı beldelerin gelecekteki belediye başkanlarının İngiliz olacağını şimdiki başkanlar ifade ediyor. Hâlimiz işte böyledir.

En kötüsü dediğimde dilim sürçmüş olacak. Bağışla, Daha da kötüsü var çünkü. O da insanlarımızın millî şuur denilen nesneden gittikçe uzaklaşmaları. Millî şuurunu kaybetmiş toplumların millet olmaktan çıkıp alelâde insan toplulukları hâline dönüştüğünü bilmeyen mi var? Bunun da kötüsü, böyle hazin bir gidişe dur diyecek kimselerin ortada görünmemesi. Tedbir almak için hiçbir gayretin gösterilmemesi. Aksine, AB uğrunda millî çizgilerimiz gittikçe törpülenmekte. Böyle bir kimlikle istikbâle nasıl yürüyeceğiz?

Elbette karamsarlığa yer yok Ama gerçekleri de görüp kabul etmezsek, yani hastalığa teşhis koymazsak, tedavide başarılı olamayız. Bu açıdan bakınca, bugünkü Türk toplumunun sağlık ve dirlik içinde olduğunu söylemek çok zor. Üstelik her milletin muhtaç olduğu millî ülküden de mahrumuz. Senin ömrünü verdiğin Türkçülüğün sesi, gereği kadar güçlü değil. Bütün bunların senin aziz ruhunu muazzep ettiğine eminim. Onun için, neslimi suçluyorum. Sadece ekmek ve refah peşinde koşan, başka her şeyi geride bırakan toplumların âkıbetine uğramaktan korkuyorum. Bunun acısını tâ yüreğimde duyuyorum.

- Reklam -

Ben, okumuş bir Türk kızıyım. Acaba diyorum kendi kendime, okumasaydım da bu acıklı tablonun hiç farkına varamasaydım daha mı mutlu olurdum? Evet, uykularım bölünmez, ıstırabım büyümez, yüreğim böyle yanmazdı. Ama, o zaman da bir bitkiden veya bir böcekten ne farkım kalırdı? Biz, bu acıların tam ortasına düşmüş garipleriz. O hâlde bize düşen görev, şimdi her zamankinden diri, her zamankinden azimli ve çalışkan olmaktır. Ülküyü yüceltmek için daha çok çalışmalıyız. Tek kurtuluş çaremiz budur.

Ben siyaseti bilmem, bilmek de istemem aziz Hocam. Ama, hasım oldukları tarihen sabit ve tescilli ülkelerin gözümüzün içine baka baka dostluk taslamaları da beni tiksindiriyor. Politika, diplomasi, kıvraklık buysa dürüstlük, doğruluk ve aklıselim nerede? Çukurumuzu kazmaya ahdetmiş kimselerin sırnaşık dostluk gösterilerine aldanmalı mıyız? Onlarla beraber sirtaki oynamak, tabak kırmak, kafa çekmek gibi hafifliklere sapmalı mıyız? Çanakkale şafaklarının mahmurluğunu, dünyanın bir ucundan gelip burada ne aradıklarını bilmediğimiz insanların torunlarıyla birlikte yaşama mecburiyetimiz mi var?

Ben senin yazılarından şunu öğrendim Hocam: Milletler arasında ebedî dostluk olmaz. Dostluk, ancak devletler arasında ve karşılıklı çıkarlar elverdiği sürece mümkündür. Bunun dışındaki beyanlar aldatıcıdır. Kanmamak, inanmamak lâzım.

Senin yalnızlığını ve içine attıklarını şimdi daha iyi kavrıyorum

Dünyada gerçi olmadı bir şeyde kârımız

Ukbâda belki olsa gerek îtibârımız

diyordun. Mânâlar âleminde itibarının yüksek olduğundan şüphe etmiyorum.

Dünya denen mezelletten sıyrılmak istediğini, bir başka hayatı, başka cihanı özlediğini yazmıştın. Irkının şeref taşan efsanesinde olmak sana yetiyordu. Altaylar’ın, Tanrıdağı’nın çevresinde olmak en büyük özlemindi. Gerçi büyük Turan ülküsünün gerçekleşeceği günleri göremedin, ama o ateşi binlerce Türk gencinin yüreğinde tutuşturdun. Sen, üzerine düşeni, her fedakârlığa katlanarak yerine getirdin. Bunun için büyüksün Hocam.

Adını, kendi elimle işlediğim bir kanaviçeye yazıp başucuma astım. Böylece, hep seninle, yani fikirlerinle birlikte olduğumu daha iyi hissediyorum.

Senin hâtırana lâyık olabilmek en büyük dileğimiz ve aynı zamanda en büyük hasretimizdir.

Yazı Yarışmamızın 2. si

GÜLCAN MUŞLU

1981’de Malatya’da doğmuşum. Annem ve babam

öğretmendi. Onların görev yerleri dolayısıyla değişik illerde ilk ve orta öğrenim gördüm. İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldum. Bir süre DSİ kadrosunda çalıştıktan sonra ayrıldım. Hâlen Elazığ’da serbest mimar olarak görev yapıyorum. Evliyim, bir çocuk sahibiyim

(Oğlumun adını Orkun koydum).

Okumaya ve bilgi edinmeye karşı küçük yaşlardan beri eğilim göstermekteyim. Kalem denemelerime ise üniversite öğrenimimden sonra başladım. Önce şiirle başlayan çalışmalarım daha sonra nesire dönüştü. Yerel gazetelerle bir iki dergide yazılarım yayınlandı. Ancak, bunları

deneme niteliğinde görüyorum. Gerçek bir yazar olmanın uzun yıllara ihtiyaç gösterdiğini düşünüyorum.

“Güntülü Korkmaz” takma adıyla katıldığımı yazı yarışmasının bundan sonraki yıllarda daha da gelişerek devam etmesini diliyorum.

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -