Ana Sayfa 1998-2012 Atatürk’ü anlamak

Atatürk’ü anlamak

SORU daha açık sorulabilir. Hattâ, mutlaka daha açık sorulmalıdır da… Gazi Mustafa Kemal Atatürk nasıl bir insandı ve neden kahramandı? Yaptığı ve başardığı neydi? Hangi ilkeleri benimsedi ve milletinin de benimsemesini istedi? Ne düşündü, nasıl yaşadı, hareketi ne oldu ve yaşadığı süre içinde neyi, neleri amaç edindi?

- Reklam -

Bu sorulara cevap arayacağız ve onsuz geçen yıllar sonunda Mustafa Kemal gerçeği’ni dile getirmeye çalışacağız. Maksadımız objektif, tam bir tarafsızlık içinde ve geleceğe yönelik olarak kalıcı, doğru bir yoruma mümkün olabildiği ölçüde ulaşabilmek ve yaptıklarından belli başlı önemli olanlarını değerlendirmek, başlattığı ve gerçekleştirdiği Türk inkılâbını saptırmadan, düşündüğü ve çizdiği çerçeveye sadık kalarak, en doğru şekilde gözler önüne serebilmek…

Mustafa Kemal Gerçeği

İnanıyoruz ki o, bir milletin geleceğine yön veren lider, tarihin ender kaydettiği bir büyük insandır. Sahip olduğu kimliği doğru tespit edebilmede gözden kaçırılmaması gereken özellikleri var. Yazılan, söylenen, yapılan dışında her büyük insanı, tabiî ki Atatürk’ü de, başta Çankaya olmak üzere, yaşadığı yer ve çevre, yaşayış tarzı, tutkuları ve vazgeçemediği alışkanlıkları, insanlarla münasebet şekli bakımından gerçekçi olarak değerlendirmeliyiz. O, hayatı, düşünceleri ve yaşayış tarzıyla bütün dikkatleri üzerine çeken bir şahsiyetti, bir fizik yapıya sahipti. Böyle olduğunu söylemede bütün yakınları, çevresindekiler de birleşiyorlar.

“Mustafa Kemal gerçeği”ne ulaşabilmek ve onun kişiliğini en doğru şekliyle tanıyabilmek için, resmî kayıt ve beyanların cenderesinden kurtulmanın gereğine inanıyoruz. İlk önceliğimiz bu…

Hakkında, çok sayıda eser kaleme alınmış, yazılar yazılmış. Biz bu çalışma sırasında , onu ve onun devrinin ne olduğunu iyi bilen, yaşayan, olayların şahidi olan yerli ve yabancıların kitaplarını, yazdıklarını okuduk, onu tanıyanların konuşmalarını dinledik, hâtıralarına göz attık, hakkında bütün bu söylenenlerin bir değerlendirmesini yaptık.

- Reklam -

Onun için bütün o yazılanlar, söylenenler iyi ve doğru değerlendirilmez, yazılan ve söylenenlerdeki duygu veya yanılma payı dikkate alınmaz ve ayrıca onun yazdıkları, söyledikleri, yaptıkları gereken şekilde yorumlanmaz ve dikkate alınmazsa; onun da hepimiz gibi bir insan olduğu gözden kaçırılır, ayrıntı gibi görünen hususlar hafife alınırsa, onu tanımak da güçleşir, anlamak da, anlatmak da …

Onu önce doğru tanımalıyız ki, tanıtabilelim, anlayabilelim ve anlatabilelim. Hakkında yazılan ve söylenenlerin bir kısmı, onun şahsı ve düşünceleriyle ilgili bilgiler vermekte. Sağlığında, ölümünden sonra veya çeşitli zamanlarda yazılmış eserlerle, hele bunların arasında bir de övgü dolu olanlar var ki bunlarla yetinmek, yanlış olur diye düşünüyoruz. Tarihe mal olmuş olaylarla şahsiyetleri, en az elli yıllık bir süre geçtikten sonra değerlendirmek tarih bilimcilerin görüşü. Doğruluğuna inandığımız bu görüşe biz de katılıyoruz. Bu bakımdan, onun hakkında yorum yapar ve düşünürken geçen zaman, bizim lehimizde, süre bakımından da yeterli.

Dil meselesine ve Din’e bakışı

- Reklam -

Önce bir gerçekten hareket edelim: O, sözün gelişi, ne bir dil bilgini, ne de din âlimiydi. Önce onun dille ilgilenmesi, dil konuları üzerinde durmasının sebeplerini bilmeliyiz. Pek çok aydınımız gibi o da başta Türkçemize daha uygun bir alfabe arayışı içindeydi, Türkçenin kolay okunup yazılmasına, öğrenilmesine, sâde ve anlaşılır hâle getirilmesine büyük ilgi gösteriyordu.

Dilde olduğu gibi dinle ilgili düşünceleri de sıradan düşünceler değildi. İslâm dini hakkında doğru bilgilere sahipti, bu dinin yüce Peygamberine saygılı, inanmış; lâik, fakat lâikliğin din aleyhtarlığı şeklinde tezahürüne izin vermeyen, böyle düşünülmesini de istemeyen, inançlı, aydın bir kişiliği olan insandı.

O dilin de, dinin de dikkat gerektiren, hassas konular olduğunu çok iyi biliyordu. Türk diliyle ilgili düşüncelerinin uygulama aşamasında ona yardımcı olanların, bilim adamı olan veya olmayan düşünce ve edebiyat adamlarının rolü olduğunu hatırlamakta d a yarar var. Başarı ve az da olsa başarısızlıklarında onu daima ön planda görmek ve göstermek pek doğru değildir. Dilin özleştirilmesi konusunda heyecana kapıldığı anlar olmamış mıdır? Elbette olmuştur. Fakat, bir değerlendirme yaparken, tuttuğu yolun çıkmazlığını gördüğünde yanlıştan hemen döndüğünü söylemek gerekir. Dil konusunda da, dinle ilgili hususlarda da bu böyle olmuştur.

Türkçe ibadet meselesi

Sözün gelişi, bir ara Ezan-ı Muhammedî ile Kur’an-ı Kerim’i Türkçe okutma düşüncesi ve uygulamaya geçilerek ezanın kendi dilimizde söylenmesi örneğinden hareketle bir hükme varmak da yanlış olur. Bütün bu sebeplerle onu dine karşı imiş gibi göstermek ve suçlamak da yanlıştır. O, dini bilen, varlığına inanan, millî birliği pekiştirdiğini kabul eden bir insandı. İslâm’a ve onun yüce Peygamberine saygılıydı dedik. Bu meselelerin aslını esasını bilmeden, araştırmadan konuşmak, bir değerlendirme yapmak hakkına hiç kimse, ama hiç kimse sahip değildir. En azından biz böyle olduğunu düşünüyoruz. Mareşal Fevzi Çakmak, onun daima yanında olan ve bilindiği üzere beş vakit namazında bir insandı. Gazi, ziyareti sırasında Çakmak namazda ise, bekler, “Benim için de dua et ağabey!” demeyi ihmal etmezmiş. Böyle olduğunu görenlerden, bilenlerden öğreniyoruz.

“Din, lüzûmlu bir müessesedir”, “din vardır ve lâzımdır” diyen o değil midir? “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani büyük sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, öyle inanıyorum” diyen de o değil mi? Karşı olduğu, amansız bir mücadeleye girdiği “dindarlık” değil, “ham sofuluk” ve onu “hurafe” ye boğanlardır. İşte bu gerçekleri bilmek, birbirine karıştırmamak gerekir.

En çok tartışılan, sağa sola çekilen, saptırılan konulardan seçtiğimiz bir iki örnekti bunlar. Biz inananlar, aramızda din anlayışı bizden farklı olanlar için, onlara farklı gözle bakma hakkına sahip miyiz? Doğrusu hatasız hareket etmiş olmakla birlikte, yanlışlarımız, eksiklerimiz olmuyor mu? Burada, her şeyi derinliğine ele almak mümkün olmadığı için kısaca değinmekle yetindik. Ama, sözgelimi şunu unutmamalıyız. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe mealinin hazırlanması için Elmalılı Hamdi Efendi ile Mehmet Âkif Ersoy göreve çağrılmış, Elmalılı’nın çalışması basılmış, Âkif, manzum olarak hazırladığı eseri yeterli görmediği için kendisine verilen avansı iade etmek lüzûmunu hissetmiştir. Bilenler, son şeklinin de düzeltmelerle dolu olduğunu söylüyorlar ve bu hâliyle bir arkadaşına teslim etmiş ve “yayınlanması mı, yakılıp yok edilmesi mi?” gerektiğine teslim ettiği bu arkadaşının karar vermesini istemiştir, diyorlar.

Hayatı doğru bilinmeli

Başta “Nutuk”, sonra da onun konuşma ve demeçleri olmak üzere eldeki eser ve belgeleri göz önüne aldık ve her türlü resmîlikten uzak, kendi birikimimizi de eklemek suretiyle değerlendirmede bulunarak bir çerçeve çizdik. Bu çerçeve içinde yıllar önce okuyup tekrar göz attığımız eserlerden, dinlediklerimizden hareketle duyup düşündüklerimizi kaleme aldık.

Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başına geçişinden öldüğü güne kadar geçen zaman içinde doğru ve çok yararlı işleri sayılmayacak kadar çok, fakat eksik kalan hatta yanlış denilebilecek işleri de var… Geleceğe ışık tutan doğru sözleri olduğunu nasıl teslim ediyorsak, iyi niyetinden hiçbir zaman şüphe edemeyeceğimiz hâlde, ender de olsa yanılmadığı da söylenemez. Onu sevmeyen, muhalefet edenlerin “yanlış yapıyor!” dediklerinin doğruluğunu ise zamanla öğrendik! Kendisinin de tekrar tekrar belirttiği gibi, netice itibariyle insandı, yanılabilirdi, zaman zaman pek çok insan gibi o da yanıldı. Şunu da göz önünde tutmalıyız: Düşünce ve istekleri, uygulama aşamasında bazı tesirler altında kaldı. Devlet ve millet hizmetindeki liderler, çevrelerinde yer alan bir kadrodan yardım ve destek beklerler. Onun etrafında da bir kadro oluştu. Çalışmalarında ona yardımcı olanların, hem bilgileri hem de niyetlerini dikkate almalıyız ki, doğru karar verebilelim. Bu çok geniş çevre içinde yer alanların bir bölümü, sayıları az da olsa bazı insanlar ya iyi niyetten, ya doğruları görmekten, ya da dürüstlükten uzak kişilerdi. Neden olmasın?

Aksini söylemek mümkün değil; gerileme içine girdiğimiz yüzyıllar sonunda milletçe içine düştüğümüz felâketten, tarihin son imparatorluklarından biri olan Osmanlı Devleti’nin çöküşünden Türklüğü çekip çıkaran, tutsak olmak ve tutsak yaşamaktan kurtaran, Millî Mücadele’ye önder olan odur. Kısa zamana çok büyük başarıları sığdırabilen bir dâhi olduğu doğrudur, ama bunlar bizi, yine de yanıltmamalı. Yaptığı veya başlattığı her işin doğru olduğunu kabul ve bunu iddia etmek, tartışılmazlığını söylemek yanlıştır. Böylesi görüş ve iddialara önce onun itibar etmediğini, değer vermediğini söyleyebiliriz. Hakkında maksatlı olarak yazılan bazı kitaplarda, düşünce ve ilkelerine yer verilerek, fakat kurnazca saptırılarak kaleme alınan yazılarda bir de onu “hatadan münezzeh sayma” yanlışı var. Onu ille de “insan üstü” gösterme isteği veya görmenin tezahürüdür bu! Peki, soruyoruz: “Benim nâçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır” diyen o değil miydi? O, kendini milletinin üstünde mi görüyor, insan üstü güce sahip olduğuna mı inanıyordu? Hayır.

Onu yüceltmek için öyle sıfatlara büründürülmüş, farklı bir kişiliği olduğuna inandırılmak üzere öyle aşırılıklara kaçılmıştır ki, ona yürekten bağlanan, hesapsız kitapsız sevenleri bu aşırılıklar yüzünden rahatsız olmuşlar, zaman zaman haklı tepkiler göstermek zorunda bırakılmışlardır. O devrin şairlerinden bir bölümü, ona övgüler yağdırmakta, bazen “yücelteceğim derken saçmalamakta” beis görmüyorlardı. Kahraman da, büyük sanat, fikir, devlet adamı da olsa, kişi üstüne şiir yazmanın hem zorluğu hem de ölçülü olabilme özelliği vardır. Bu işi yapanların ne sanat kaygıları, ne de başka davaları vardı: Maksat, göze girmek, yaranmak…

Atatürk, Çankaya’da “Kâbe” sayılacak bir yerde değil, herkes gibi son derece mütevazı bir köşkte oturuyor ve bir hayat yaşıyordu. Ama, vezinli kafiyeli methiyeler düzenler “Kâbe Arab’ ın olsun, Çankaya bize yeter “ diyebilecek kadar düşünceden yoksun, seviyesiz mısralar kaleme alabiliyorlardı…

Aslan yelesine benzetilen “sarı saçlar”, deniz-derya çağrışımlı “mavi gözler”, abartmalı büyültme ve yüceltme sözleri ile yaratılmak istenilen insan-üstü bir varlık! Atatürk‘e neler neler yakıştırılmadı! Nereye varacağı hiç düşünülmeden…

“10 Kasım”larda tam beş dakika süren, acele işi olanlara bile adım atmayı yasaklayan “saygı duruşları” mı icat edilmedi, borazanlar mı, vapur düdükleri mi çalınmadı, otomobil kornaları, fabrika sirenleri mi öttürülmedi.. neler neler yapıldı. Beş dakika gibi bir sürenin uzunluğu, yıllar sonra anlaşıldı, ancak geçmişin etkisinden tam kurtulamadığımız için, hiç olmazsa iki dakikaya indirilebildi.

Bütün bunlar, bir kahramanı yaşatmak, anmak için yapılıyordu ama, yanlıştı ve yapılamamalıydı… Adını her yere iliştirmek, her odaya resmini asmak, her başköşeye büstünü yerleştirmek, her alana heykelini dikmek, her söze başlayan tarafından, yeri yokken adından bahsetmek doğru değildi. Atatürk’ ü, olduğu gibi anlayabilen, düşüncelerini doğru değerlendiren insanlar bu tür yanlışlıkları görmüş, onu değerlendirmelerin dışında tutmuşlardır.

İnkılâp‘tan ne anladığımız önemli!

Bu anma törenleri, bütün bu yakıştırmalara, onu “yaşatma” gösterilerine, dil ve din konularındaki yanlış anlaşılmalara inkılâp konusunu da ekleyebiliriz.

Başlattığı ve başardığı inkılâbın adı “Türk İnkılâbı”dır. Yanlışımız şurada: İnkılâptan söz ederken, hemen her seferinde başına onun adını ekleyenler oldu! Böylece onun hiç düşünmediği bir şey yapıldı ve onun daima ve bilerek millete mal ettiği işleri, hamleleri, yenilikleri şahsıyla sınırlandırmak gibi bir gafletin içine düşüldü. Sözü baskın gelen bir kesimin tutumu böyleydi ve daha sonraki yıllarda da bu böyle devam edip gitti. Atatürk’ün düşüncelerinden hareketle kendimize yol arayacağımız yerde, “Atatürkçü” düşünce cenderesinde sıkışıp kaldık! İnkılâpların değerlendirmesini yapan ve 1938’de yayınladığı esere “Türk İnkılâbına Bakışlar” adını veren Peyami Safa, önce Radyo konuşmaları sonra da kitap hâlinde yayınlanan “Türk İnkılâbı ve Milliyetçiliğimiz”in yazarı Remzi Oğuz Arık’lar ve benzerleri azınlıkta kaldılar. İşte bunun içindir ki, maksatlı yorum ve yakıştırmaları terk etmeden, yaptığı inkılâbın derinliğine inemeyiz, onu yapan, gerçekleştiren o büyük insanı tanıyamayız. Ölümünden sonra da sürüp giden tartışma ve hatta çekişme ve sürtüşmelerin temelinde hep bu sakat görüş, isabetsiz yorumlar vardır.

Soruyoruz : Neden Atatürk inkılâpları demekte direniyorlar? O, yaptığı inkılâpların “Türk inkılâbı” olduğunu söylediği hâlde, neden?

“Gazi“lik sıfatını neden

kullanırdı ?

Onun iftihar ederek taşıdığı en büyük rütbe Gazi’liktir! Bir de, haykırarak Türk olduğunu söylemek… Kökeniyle bir askerdi; kimilerimiz onu hep bu asker kimliği içinde gördüler, bazıları da bunu kasıtlı olarak gösterdiler, öyle kalsın istediler. Ama o, asker kimliğinin ötesinde son yüzyılda en ender görülen halktan bir yaratıcı, yönetici ve liderlik kimliğine de sahipti.

Bir yanlışımız, kasıtlı olarak onu bir asker olarak görmek ve öyle değerlendirmek ve göstermektir, dedik. Atatürk, asker ve bir kurmay olarak üstün nitelikleri bulunan, milletini tutsak olmaktan kurtaran ve zafere ulaştıran bir başkumandan değildi sadece.

Çanakkale savaşları, en zor şartlar altında bu milletin şanlı tarihine kazandırdığı, kanıyla yazdığı bir destandır. O, bir kumandan olarak, ilk defa bu destanın bölümleri arasında yer aldığı için adını duyurmuş, yaşıtlarının, kurmay arkadaşlarının önüne geçmiştir. Kuruluşunu hazırladığı Türkiye Büyük Millet Meclisi onu “Gazi” sıfatını vermek suretiyle yüceltti. Bu sıfat hem dinî , hem de millî ve tarihî bir değer taşır. Cumhurbaşkanı olarak imza atarken, bütün resmî belgeleri “Gazi M.Kemal” diyerek imzalamış, kendisine milletinin tevcih ettiği bu ünvanı her şeyin üstünde tuttuğunu göstermiştir.

O, milletine barış ve huzur getiren, inkılâplarıyla onun güvenliğini sağlayan, yolunu aydınlatan büyük bir devlet adamı, önder ve ermiş kişilere has sabrıyla milletini ve bütün insanları kucaklayan mükemmel bir şahsiyet âbidesi, dehâ idi. Milletini, nefsine güvenmeye ve kendisi olmaya çağıran yol göstericiydi. Gelecek hakkında karamsarlığa düşen, endişe ve kaygı duyanlara cevap niteliğindeki şu sözleri unutulmamalıdır.

Bakın ne diyor:

“Efendiler, maddî ve özellikle mânevî çöküş, korku ile, güçsüzlükle başlar. Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir felâket karşısında, milletin de uyuşukluğa düşmesine ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar.Güçsüzlük ve kararsızlıkta o kadar ileri giderler ki, âdeta kendi kendilerine hakaret ederler. Derler ki, “biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkân yoktur, biz, kayıtsız ve şartsız olarak varlığımızı bir yabancıya teslim edelim.” Balkan Savaşı’ndan sonra, milletin özellikle ordunun başında bulunanlar da başka türlü; fakat, yine aynı zihniyeti benimsemişlerdi.”

Nedir bu sözlerdeki hikmet? Milleti yönetmeye talip olanların, millî konularda öne çıkan ve başa geçme savaşı verenlerin, önce yürekli olmaları gerektiği… Güçsüz, kararsız ve korkak olanlarla yola çıkılmaz, demek istiyordu.

O sözün sahibi, kısacası, insanlık tarihinde bin yılda ender gelen insanlardan biriydi.

Elli yılı aşan yazarlık, kırk yılı aşan yayıncılık süresi içersindeki çalışmalar, Türk Dil Kurumu ve çeşitli kuruluşlarda yaptığımız konuşmalar, TRT Türkiyenin Sesi Radyosu için hazırlanan ve 17 yabancı dilde yayınlanan “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” program dizisini yazarken büyük bir dikkatle giriştiğimiz inceleme ve araştırmaların sonucu olarak okuduğunuz bu satırlar, işte böyle bir Türk büyüğünü anlatmak ve özellikle “Mustafa Kemal gerçeği”ni genç beyinlere nakşetmek için kaleme alındı. Yazımızda yer verdiğimiz ona ait sözlerin muhatabı ise hem gençlerimiz ve hem de – mangalda kül bırakmayan – bazı büyük bürokratlar, aydınlar, siyaset ve bilim adamlarımız… Güçsüz ve korkak insanların milletin felâketine sebep olabileceğini, biz değil o söylüyor.

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -