Ana Sayfa 1998-2012 Arap'ın Yaptığı

Arap’ın Yaptığı

- Reklam -

Ocak ayının ilk günlerinde Hürriyet gazetesi gazetecilik başarısı sayılabilecek bir dosyayı gündeme getirdi: Suudî Arabistan yönetimi, Osmanlı Devleti’nin Kâbe’yi korumak amacıyla inşa ettirdiği El-Ciyad Kalesi’ni yıktırmıştı.

Dışişleri Bakanlığı, bu konuyu daha önceden bildiğini, gereken yerlere baş vurduklarını, kalenin yıkılmayacağını bildirmişti; ancak sonuç ortadaydı: Türk’e ait hiçbir şeye tahammül edemeyen Arap, El-Ciyad Kalesi’ni yıktırmıştı.

- Reklam -

Araplarla Türklerin ilk karşılaşmaları dört halife devrine rastlar. O dönemlerde henüz Müslüman olmayan Türkler, halife ordularıyla savaşmış ve İslâmiyetin Asya’ya girişinin savaşla oluşunu önlemiştir. Daha sonra bu bölgedeki Türkler, kendi iradeleriyle İslâm’ı benimseyince bölge Müslümanlaşmıştır.

Türk-Arap ilişkilerine bütün detaylarıyla değinecek değiliz. Ancak; belirtmemiz gereken birkaç nokta var. Birincisi Araplara tarihten, yakın tarihten gelen bir düşmanlığımız vardır. Israrla söylüyoruz, gerginlik, kırgınlık veya başka bir şey değil, düşmanlık!

- Reklam -

Araplar, Birinci Dünya Savaşı sırasında Hicaz’a saldıran İngilizlere kendilerini sattılar. Birkaç yüzyıl kardeşçe yaşadığımız, her türlü ihtiyaçlarını karşıladığımız dolayısıyla adam yerine koyduğumuz Müslüman Araplar, Hristiyan İngilizlerle bir olup Müslüman Türkleri, üstelik “Mü slümanların Halifesi” unvanını taşıyan padişahı sırtından vurdular.

1916 Şubatında Erzurum Kalesi, Osmanlı ordusundaki Arap subayların Çar’ın komutanlarına verdiği bilgiler sayesinde sürpriz bir düşman saldırısına uğradı ve bu saldırı karşısında düştü. (Kaynak: Alan Palmer, “Osmanlı İmparatorluğu Son Üç Yüz Yıl Bir Çöküşün Yeni Tarihi, İstanbul 1997, s. 252).

Örnekleri artırmak mümkün. Peki, Araplar bizden ne istiyor? Bu soruya verilebilecek en makul cevap, İslâm dünyasının liderliğini “yeniden” elde etmek yönünde olacaktır. Fiilen Tuğrul Bey tarafından; resmen de Yavuz Sultan Selim tarafından Araplardan alınan halifelik, Arapların Müslümanları yönetmekte beceriksiz olduğunu yüzlerine vurmuştur. Şimdi halifelik yoktur ama, İslâm dünyasının gerçek ve tek lideri Türklerdir. Bu hakkı Türklere tarih vermektedir. Çünkü Haçlı Seferleri’nde kâfir ordusunun kılıç diye kullandığı haç, Türklerin göğsünde kırılıp parçalanmıştır; çünkü Peygamber müjdesi olan İstanbul’u Türkler fethetmiş; Ayasofya’ya minareyi Türkler dikmiştir; çünkü dünyadan İslâm’ı silmeye kalkan Avrupa Çanakkale’de, Sakarya’da, İnönü’de yediği tokatla İzmir’den denize dökülmüştür; çünkü Yavuz Selim kızgın kum çöllerini, Peygamber yaya geçti diye at üstünde geçmemiş, askeriyle beraber çölü yüreyerek geçmiştir. İşte dine saygı budur!

Bugün dinin liderliğine oynayan, bu yüzden cahilliğin de ötesinde, utanmazlıkla, bilimi inkâr ederek ramazana bir gün önce başlayan, bayramları bir gün önce kutlayan Suudî Arabistan, hac organizasyonunu da turistik gezi düzenler gibi yapmaktadır. Her yıl onlarca Müslümanın ölümüne yol açak facialara çare bulmayı denememektedir.

Rivayet olunur ki; Medine’den geçen tren yolu tamir edilmek üzere söküldüğünde rayların arasında kat kat kauçuk bulunmuş. Bu rayları çakan işçiler de çekiçlerini kauçukla kaplamışlar. Bunun sebebi de, kabri Medine’de bulunan Peygamberimizin ruhunu rahatsız etmemekmiş. Bu raylar Medine’ye, kutsal topraklar Türklerin egemenliğindeyken döşenmiştir. İşte dine saygı!

Bugün Mekke ve Medine dev otellerle, saraylarla kuşatılmış durumdadır. Mekke’de Kâbe’nin güvenliği için yapılan kaleyi yıkan Arap, etrafı otellerle donatmıştır. Mekke, ibadet şehrinden çok turizm şehrine benzemektedir.

Türklere tarihten gelen kuyruk acısıyla düşman olan Arapların sadece Suudî Arabistan’da yaşamadığını biliyoruz. Halepçe’de Kürtlerle bir olup Türkleri katleden, Kerkük’teki Türk yapılarını tanklarıyla yıkan Saddam Hüseyin de Araptır.

Müslüman olmayı Arap olmakla eş tutan içimizdeki Arapçılar da şunu iyice bilmelidir ki; İslâmiyet, Arapların dini olmadığı gibi, Araplar da İslâm dininin değildir. Peygamber ve dört halife devrinden sonra hangi Arap devleti İslâm’a hizmet etmiştir?

Türkler, gönülleriyle kabul ettikleri İslâm’ı kanlarıyla korumuştur. Düşman, zaman zaman Avrupalı olduğu gibi zaman zaman da Arap ve Acem olmuştur. Yani ‘din kardeşliği’ni öne sürenlerin tezlerini çürütenler hiçbir zaman Türkler olmamıştır.

Şimdi Türk izlerine tahammül edemeyen Arapların aslında asırlarca onları himaye etmiş olmamızdan dolayı ayaklarımıza kapanması gerekmez miydi? Biz ekonomik krizlerden kurtulamazken, altın tamponlu mercedeslerle Monte Carlo’ya kumar oynamaya giden Araplar bir parça olsun bize maddî destekte bulunamaz mıydı?

Yıllarca ‘su’yu bahane edip bize düşmanlık eden, düşmanlarımızı besleyen Suriye’nin de Arap kanından olduğunu hemen ekleyelim.

Tarihin unutmamamızı ihtar ettiği kinlerimizi unuttukça başımıza gelmeyen kalmadı. Azınlık milliyetçilerine yüz verdik, “dil” istediler, Ermeni’ye ses etmedik dünyayı üstümüze saldı; şimdi de Arap’a karşı mı sessizliğe gömülelim?

UNESCO’ya başvuracağını açıklayan Kültür Bakanı’na sesleniyoruz. Gayrı-Türk şair Nâzım Hikmet’in heykelini diktirmek, tiyatroları onun oyunlarına açmak, gençlere onu öğretebilmek için harcadığı çaba kadar Türkiye dışındaki Türk eserlerini korumak için neden çaba harcamıyorsunuz?
 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -