Ana Sayfa 1998-2012 “Anâsır-ı Erbaa, Başbayan, Egale ve Tereddüt Ebâdı”

“Anâsır-ı Erbaa, Başbayan, Egale ve Tereddüt Ebâdı”

- Reklam -

Türk târihindeki alfabe değişiklikleri, bir taraftan yeni kültür kapıları açarken, diğer yandan millî devamlılığa zarar vermiştir. Öyle çok eskilere gidip Gök-Türk ve Uygur alfabeleriyle yazılmış metinleri okuyamadığımızdan dem vurmak, hakîkate ters düşer. Son değişiklik 1928’de yapıldığına göre, demek ki, seksen yıldır yeni alfabe ile yazıyoruz. Gök-Türk, Uygur metinlerini okumayı, -hele anlamayı-mütehassıslarına bırakalım ama, seksen sene önceki mahalle bakkalının veresiye defterini çözenlere “doktor” pâyesi veriyoruz.

Arab asıllı harflerle bin yıldan fazla yazdık ve okuduk. Mimârî eserlerimizin en büyükleri, hep o harflerle ziynetlendi. Dünyânın en zengin el yazması kitap koleksiyonları, kütaphânelerimizi dolduruyor. Onlar da hep Arab harfleri ile kaleme alınmış. Matbaanın, hayâtımıza fiilen girdiği Lâle Devri’nden 1928’e kadar geçen iki asırda, matbu eserler de Arab harflerine teslim edildi.

Etraflarındaki mezbelelik manzara içinde boynu bükük duran ve hâlâ zamâna meydan okumaya çalışan o eski çeşme mermerlerinde; Karacaahmed başta olmak üzere, mezarlıklardaki taş güzellerinde, kendilerini okuyacak âşinâ göz arayan bizim medeniyet hamûlemiz, her geçen gün biraz daha kararan bahtına yanıyor.

- Reklam -

Alfabe değiştirmekle, değiştirilen eski alfabeyi mâziye gömmek ayrı şeyler. İkincisi için çok özel bir maarif programı lâzım ve biz bu programı, dünyâda eşi bulunmayacak şekilde uyguladık.

Karaman ve çevresinde ortaya çıkan Ortodoks Türklerin kullandığı Grek harfleri, “Karamanlıca” denen yazı şeklini doğurmuştu. Tıpkı Arab ve Lâtin asıllı harfler gibi, bu Grek harfleri de sâdece işâret olarak yabancıdır. Bunlarla kurulan kelimeler, cümleler, ses ve mânâ itibâriyle Türkçedir. Grek ve dolayısıyla Batı boyalı olduğu için, “Karamanlıca”dan bahsederken “asrîlik” cakası satanlar, Mevlânâ Türbesi’nin kapısına karantina uygulamak hevesine düşüyorlar.

Bu psikoloji, maalesef resmî sıfatlar kazanarak bütün maarif sistemine elbise oldu. Sonunda, en mâruf isimlere âit kelimeleri bile okumakta sıkıntıya düştük.

Yavuz’un Merc-i Dâbık’da mağlûb ettiği Memlûk hükümdârının adı, yıllarca “Kansu” veya “Kansuh” şeklinde öğretildi. Rahmetli Fâruk Sümer’e göre: “Bunlar, Türkçe ‘Kanı Sav’ı yanlış okumaktan ortaya çıkmış isimlerdir. Kanı Sav, ‘kanı temiz, kanı hâlis’ demektir.”

- Reklam -

Türk askerlik târihinde “ok” denilen ucu sivri çubuğu hedefe fırlatan mekanizmaya “kiriş” adı verilir. Kiriş, aynı zamanda çok iyi bir yakın muhârebe silâhıdır. Düşman askeriyle karşı karşıya kalan Türk yiğitleri, mâhirâne tarzda bu kirişleri kullanırlardı. Düşmanın işini, başını kiriş yayının içine alarak bitirirlerdi. Fetret Devri’nden sonra Osmanlı Devleti’nin ikinci bânisi olan Çelebî Sultan Mehmed de, bu silâhın hünermendlerindendi. Bundan dolayı, “Kirişci” unvânıyla anılırdı. Bu bilgilerden habersiz olanlar, bahsedilen kelimeyi “Güreşci” diye okuyup, Yeşil Türbe’nin önüne pehlivan kispeti astılar. Ne diyelim? Daha sakîl bir ismi de îcâd edebilirlerdi…

Sık sık kulağımıza gelen alafranga kelimelerden biri de “First Lady”. Ne zaman bir devlet başkanının hanımından söz edilse, bu sıfatı tedâvüle koyuyoruz. Bilhassa basın dünyâsı, magazin muhtevâlı haberlerinde “first lady”ce takılmayı mahâret zannediyor. İşin garîbi, aynı yabancı tamlamayı kendi devlet başkanımızın hanımı için de telâffuz ediyoruz. Onun, yâni First Lady’nin giydiği, yediği, içtiği, bâzılarını çok meşgûl ediyor. Türk Dil Kurumu, bir kısım yabancı tâbirle birlikte, “first lady”e de bir karşılık bulmuş. Kurumun teklif ettiği kelime “başbayan”mış. TDK, İngilizcesinden rahatsız olduğu sözün karşısına koya koya “başbayan”ı koymuş. Peki, Türkçenin haysiyetini düşünenler, bu karşılığı kullanmaktan rahatsızlık duymayacaklar mı?

Başpehlivandan başgardiyana uzanan pek çok misâli olmasına rağmen, “başbayan” lâfzı, first lady için iyi bir karşılık değil. Çünkü; pehlivanın, gardiyanın, kumandanın, savcının, râhibin, hekimin, öğretmenin, garsonun önüne “baş” getirilirse, meslekî bir üstünlük ifâde edilir. Oysa, “bayan”, -sakîl ve eğreti duruşu bir yana- cinsiyet etiketidir. Vermeye çalıştığı mânâlar arasında meslek ve iş sâhası bulunmamaktadır. O vakit, TDK’nın yeni yetme “başbayan”ı, bahsi geçen memleketteki başsız “bayan”lara “baş” olmaya mı geliyor?

“Başbayan” îcâdının en fukarâ yanı, elbette “bayan” bölümü. Hanım, kadın, hâtun, kız, cins-i lâtif, ehl-i nisâ ve hattâ d işi kelimelerinin yerine konmaya çalışılan “bayan”ı, daha ziyâde arabesk motifli ve destekli zannediyorduk. Demek ki, değilmiş. Türk kadınını küçülten, horlayan “bayan!” hitâbının resmî destekçileri arasında TDK da varmış. Zâten TDK, oldum olası kâğıt üzerinde kazanamadığı resmîyeti, fiilî olarak eline almış ve bugünlere, olmayan resmîliğini arttırarak gelmemiş midir?

“First Lady”den kurtulalım derken “başbayan” ucûbesine katlanmak, Türkçenin getirildiği uçurum kenârını pek isâbetli gösteriyor. “Baymak” fiilinin fâili olarak dilimizde yer alan ve hiçbir şekilde “kadın” karşılığında kullanılmayan “bayan”; Avar, Onogur, Bulgar Türklerinde ön plâna çıkmış birtakım siyâsî, askerî şahısların adıdır ve -TDK’na inat- “başbay(!)”dır.

Umûmî def’-i hâcet mahallerine konan cinsiyet levhalarında bile kadınımızı rencîde eden “bayan”ı, devlet başkanının hanımı için “baş”layarak kullanmak, her şeyden önce, çok köklü bir an’anesi olan devlet teşrifâtımıza hafiflik getirir.

1970’li yıllarda, özellikle talebe muhitlerinde sahnelenen ve afişleri İstanbul sokaklarını süsleyen bir tiyatro eserinin adı: “Yoldaş Maria’nın Gugulisi” idi. “Bayan” sözünü, bu tiyatronun adına, hem de istediğiniz yerinde ve istediğiniz sayıda monte edebilirsiniz. Sâdece kadını değil, bütün cinsiyet ve yaş gruplarıyla insanlığı mânevî boyalarından arındırıp maddeye hapseden “bay” ve “bayan” harf kümelerinden, devlet geleneği binâsına taş konur mu? Gel de TDK’nın aklına şaşma!… “Başbayan”ın mûcidine hangi renkteki boncuk yakışır?

İlkokul sınıflarından itibâren, vatan toprağının mukaddes bilinmesi yolunda anlatılan pek meşhûr bir Mete Hân menkıbesi vardır. Babasının yerine Hun hükümdârı olan Mete’yi terâziye koymak isteyen Çin Fağfûru, ondan sırasıyla hanımını, atını ve hazînesini ister. Hiç itirâz emâresi göstermeden, istenenleri veren Mete, Çin’in en son talep ettiği çorak arâziyi: “Daha önce istedikleriniz şahsıma âitti, devlet siyâsetine şahsımı karıştırmak endîşesiyle, tereddüd göstermeden onları size verdim. Lâkin, son arzunuz milletimle ilgilidir. Milletime âit bir şeyi kimseye veremem. Onu, sâhibinden isteyin.” diyerek vatanlaştırır.

Bugünkü Dünyâ haritasında, ne yazık ki, Mete Hân’ın Çin’e vermediği çorak arâziyle birlikte daha nice Türk yurdu, gayrıların elinde görünüyor. Üstelik bu gayrılar topluluğu, kıtalar boyu bir coğrafyaya yayılmış. Yâni, Mete Hân’ın Çin’e gösterdiği “vatan sevgisi”, çok üzücü ama, bir hamâset cümlesi olarak söz ikliminde kalmış.

Türklük şuûrunun kültür damlalarını teşekkül ettiren Kaşgar’dan Yahyâ Kemâl’in doğum yeri Üsküb’e kadar, muazzam üstü bir toprak hacmi, Türk’e pasaport mârifetiyle açılır oldu. Medd ü cezîr dalgalanışlarını şiâr edinmiş bir milletin tâlihinde, elbette bugünkü kahreden manzaraya da yer var. Bunu, biraz da tevekkülle karşılayışımızda, târihî tecrübenin payı büyük. Fakat, mes’ele burada bitmiyor. İşin bir de ilerleyen zamân içinde aldığı nesil taaffünü bulunuyor.

İngiliz Kraliçesi’nin son Türkiye ziyâreti dolayısıyla, bu kokuşmayı epeyi mesâfe kat etmiş gördük.

Kendi soyundan gelerek târihde pek mühim roller almış hükümdarlara, bilhassa Osmanlı hânedânı mensuplarına hakâreti aslî vazîfe sayan bir zihniyet; İngiliz Kraliçesi’nin küpesi ve broşundan hangi cihanşümûl züppeliğe ulaşıyor? İbretle şâhit oluyoruz.

Bir cemiyeti, kof ağaçlar misâli içten çürütmenin yolu, bu çeşit “gayrıya hayranlık” köprülerinden geçiyor. Günlerdir, basının dilinde Cumhurbaşkanı’yla hanımının Kraliçe karşısındaki muhtemel kıyâfet ve tavırları konuşuluyor. Neden benim Cumhurbaşkanı’m kendini İngiliz’e göre âyârlıyor? Bu, zillet değil de nedir? Ev sâhibi ve misâfirin çok ötesinde, ortada bir devlet haysiyeti ve ciddiyeti duruyor. En son ortaya çıkan yalakalık cümlesi de: “Kraliçe’nin el uzatması sâyesinde Cumhurbaşkanı’nın hanımının onunla tokalaşması.” şeklinde basında yer aldı. Bu, ne biçim bir koloni kültürü yansımasıdır? Bu, nasıl bir rûh hâlidir? Bugünkü Türkiye Cumhurbaşkanı’nın arkasında, Mete Hân’dan başlayan Türk hükümdârları katarı vardır. Şimdiki fizikî görünüşü ne olursa olsun; Türkiye, Türk târihini sırtlamış bir devlettir. İdârecileri de, bu târihî misyona lâyık hareket etmek mecbûriyetindedir.

Bir de, İngiliz Kraliçesi’ne üstün devlet nişânı (!) vermişiz. Türk milletini ve vatanını kadük ettiği için mi, böyle bir nişan İngiliz’e tevcih edilmiş? Benzer rekorlarımızdan birini daha egale etmişiz, vesselâm…

Câhil cesâretinin alkış topladığı, âlim tevâzuunun itilip kakıldığı günler yaşıyoruz. Umûmî kabûl gören davranış şekillerine bakıldığında; hem yakamızdan, hem paçamızdan bol sarmısaklı soslar akıyor.

Eskilerin: “galat-ı meşhûr lügât-ı fasihden evlâdır.” dedikleri durum, bugün hörgüçlü şekillere büründü. Artık, ortada “galat” ölçülerini muhâfaza eden hiçbir kibar yanlış kalmadı. Kabalık ormanında, başımıza kalas yağıyor.

Vaktiyle, birbirlerini “buyur” etmekten vapur seferlerini aksatan İstanbul efendilerinin boy gösterdiği iskelelerde, argoyu mâsuma çıkaran yontulmamışlıkla, kan donduran haykırışlar duyuluyor.

Selâmlaşmayı, hayâtın merkezine koyan atalarımız, kendi muhitlerinde dolaşan selâmsızları görseydi, kim bilir hangi hayret nidâlarını çıkarırlardı? Bırakın yolda, belde ilk def’a karşılaşan insanları, aynı apartman katını paylaşan komşular birbirlerini tanımıyorlar; kapıda, merdivende rast geldiklerinde, ağızlarını açmadan hareketsiz kalıyorlar.

Hâlbuki, selâm berekettir, esenliktir, ferahlıktır. Elbette, selâmı olmayan insanların yaşadığı cemiyetin şirâzesi çıkar. Depremden kasırgaya, mâruz kaldığımız bütün felâket şekillerine, sâdece tabiat mahreçli elbiseler giydiriyoruz. İnanç heybemizi boşaltmışız, avucumuza koyduğumuz madde kumu, çabucak akıp gidiyor.

Epeyidir, sun’î gıdalara, -güyâ- açılmış bir savaş var. Yoksa da, biz öyle zannediyoruz. Ekmeğinden sütüne kadar, daha pahalıya satılan “organik” etiketli gıda maddeleri piyasayı doldurdu. Lâfzen bunlara “organik” demek, mes’eleyi halletmiyor. Hem sonra, “organik” sözüyle ne kastedildiği de muallâk. Maksat, her çeşit soysuzluktan arındırılmış gıdaya ulaşmaksa, daha çok bekleriz. Çünkü, toprağa ihânet eden insan neslinin sâbıka kaydı çok kabarık.

“Anâsır-ı erbaa”ya giren dört unsur içinde, en çok toprağı rencîde ettik. Onu, aslî duruşunun ötelerine taşıdık. Suya ve havaya karşı takındığımız lâkaydî de buna eklenince, elimizde kala kala mecûsî duruşumuz kaldı. Kontrolden çıkan ateşin gücü, bütün dengelerin altını üstüne getirdi.

Akla gelebilecek her türlü menfî fiilin önünü açtık. Ne hukuk, ne resmî prosedür dinledik. Kötülük yapmak için, icâbında ikisini de kendimize destek yaptık. Şerlere mâni olacak tek güç kaynağının inanç umdelerinde bulunduğunu, aklımıza bile getirmiyoruz. Hattâ, bu yolda fikir serdedenlerin üstüne yürüyoruz.

Nereden bakılırsa bakılsın, yaşadığımız dünyâ, çok ince denge hesaplarından pek kaba ve hoyrat kullanılış dönemine girdi. Daha doğrusu, insan mârifetiyle girdirildi. Tabiatın tabiatını bozduk. Fakat, mâşallah, keyfimizi bir türlü bozamıyoruz. Hâlâ, etrâfımızı saran cümle nîmeti, keyfimizin kölesi sayıyoruz.

Nasîhatın, tembihin işe yaramadığı bu ar damarı çatlamış günlerde; vicdan, iz’an ve imân sâhibi olmak, hakîkaten çok zor. Bir tepeden manzaraya bakabilmek de müşkil… Ama, yine de Sultan Ahmed’den etrâfa nazar etmek, farklı olabilir.

Yalnız İstanbul’un değil, Dünyâ’nın merkezi olmayı hak eden Sultan Ahmed Meydânı, pek çok bakımdan dikkatleri üzerine çekmektedir. İnsan, orada dolaşırken, attığı her adımın, târihin zemîninden, duvarından, tavanından aks-i sadâ ile geri döndüğünü hisseder.

Ayasofya, Topkapı Sarayı, Sultan Ahmed Câmii ile etrâfı kuşatılan bu “târih adası”nda, daha başka eserler de var. Dikili taş sütünlarından İbrâhim Paşa Sarayı’na, Firüz Ağa Câmii’nden Alman Çeşmesi’ne uzanan târihî eser serpintileri, belki başka bir mekânda manşet olabilecekken, burada ancak dipnot hacmini yakalayabilmişlerdir.

Ayasofya’nın bânisi Jüstinyen, Topkapı Sarayı’na ilk harcı koyan Fâtih ve daha nice san’atkâr ile onların mesenleri, meydâna isim vermeye muktedir olamamışlar; bunu Sultan Birinci Ahmed Hân’a bırakmışlardır.

Fetret Devri’ndeki Mûsâ ve Süleymân Çelebî’yi hesâba dâhil etmezsek, on dördüncü Osmanlı pâdişâhı olan I. Ahmed, taht’a çıktığında on dördüncü; çok vakitsiz öldüğünde de yirmi sekizinci yaşının içinde idi. Demek ki, ona on dört senelik saltanat nasib olmuştur. Rivâyet edilenler doğruysa, toplam on dört çocuğu dünyâya gelmiş.

Kaanûnî Sultan Süleymân’ın torununun torunu, meşhûr Kösem Sultân’ın zevci, II. Osman Hân, IV. Murad Hân ile Sultan İbrâhim’in babası diye anılsa da; Sultan Ahmed Hân-ı Evvel’in alâmet-i fârikası, hep adını taşıyan câmi olmuştur. 1610 yılının 10 Ocak günü yapılan temel atma merâsiminde, elindeki altın kazma ile, terleyinceye kadar çalışan Sultan Ahmed, Azîz Mahmûd Hüdâî’nin de aralarında bulunduğu kalabalığın hayır duâlarıyla niyet ve nefes tâzelemiştir.

Sultan Ahmed Hân-ı Evvel’in hükümdarlık yıllarına âit siyâsî gelişmeleri ayrı bir parantezin içine aldığımızda, bu kadar genç ve bu kadar kısa ömre sığdırılan işler, gerçek hayâtın sınırlarını alt-üst etmektedir. On dört yaşındaki bir çocuğun, ömrünün geride kalan on dört senesini pâdişâhlık makâmında geçirmesi bile, hesap pusulasını darmadağınık hâle getirirken; siz, bu körpe ve acemî saltanatın içine Sultan Ahmed Külliyesi’ni nasıl sığdıracaksınız?

Biri, adıyla anılan “hâile-i Osmânî”nin bahtsız ve şehîd kahramânı; diğeri Bağdad ile Revan seferlerinin Muzaffer kumandanı olan oğullarıyla, câmiin dış avlusu içindeki mütevâzı türbede ebedî uykusuna yatan Sultan Ahmed, hakkında ulu orta söylenen bütün çirkin ve yakışıksız isnadları, tebessümle karşılamaktadır.

Onun; müsrif, zâlim, kaba sofu, uzak görüşten mahrûm olduğunu iddia edenler; altı asır dünyânın idâre olunduğu mukaddes mekâna ve özellikle de Sultan Ahmed Câmii’nin minârelerindeki -sonsuzluk ufkuna bakan- hendesî isâbete nazar ettikçe mahcûb olacaklardır.

Sultan Ahmed Hân-ı Evvel, gençlik aynasında olgunlaşan bir büyük Türk oğludur. İnsan ömrünün, rakamlara sığmayan şekli, onun hayat hikâyesinde saklıdır… Gerisi, bir tereddüdün terennümüdür.

Tereddüde düşmek, bâzen hayra kapı aralıyor, bâzen de şer sularına fırsat veriyor. Bunda bizâtihi tereddüdün değil, ona sâhip olan insanoğlunun inisiyatif alma kâbiliyeti rol oynuyor. Kimi hasletlerin böyle iki uçlu bıçak gibi istediğin yönü kesiyor olması, doğrudan beşerî duruşumuzla ilgili.

Zaman şeridini süsleyen mühim hâdiselerin, ayrı ayrı metabolizma yapılarına rağmen, en belirgin ortak yanları, şöyle veya böyle bir tereddüdün üzerine oturmalarıdır. Meselâ, Bizans iri kıyım tereddüdler geçirmemiş olsaydı, ne Anadolu Türk vatanı olurdu, ne de İstanbul Âsitâne. Aynı şekilde, bizim 1683’den sonraki silsile hâlinde içine girdiğimiz tereddüd çuvalları yolumuza çıkmasaydı, bugünkü atlas sayfalarını renklendiren bayrak sayısı, yarı yarıya azalırdı.

Peyâmi Safâ’nın, bir çırpıda okunuverecek nefis eserlerinden “Bir Tereddüdin Romanı”, şahsî medd ü cezirleri anlatır. Müellifin, kendisi dâhil, o döneme damgasını vurmuş nice edebî, fikrî sîmâyı, isim vermeden tayfın içinde göstermesi, kitaba verilen isimle pek barışık, havayı ciddiyetle tanıştırır.

Lâkin, şahsî kararsızlıkları ileriye taşımanın mâsumiyeti, devlet ve ülke makâmına yüzü kızararak yükseliyor. Her milletin geçmişinde, bu yüz kızarıklıkları tümen hesâbıyla cirit atıyor. Herkesin karası kendine. Bizimkiler, kâfi miktarda borç hânesi açmışken, gayrıya ayıracak pek vakit yok.

Azmin, gayretin ve de inanmanın insana verdiği şekil, tereddüd boyasına geçit vermez. En azından bunu temennî vâdisine koyabiliriz. Ne var ki, her şeyin yolunda gittiğini farz ettiğimiz zamanlarda bile, devlet çarkının dişlileri arasına birtakım taşlar girebiliyor.

Büyük Fuzûlî’nin “Şikâyetnâme” adıyla şâheser mevkiine uçurduğu o nesir üveyiği, maalesef “muhteşem” bir hükümdârın, yine muhteşem devrinde kanat çırpmıştır. Edebî titreyişler bakımından Fuzûlî’nin dil haddehânesine Nobel üstü standartlar kazandıran “şikâyetnâme”, sosyal bünyeyi kemiren “irtişâ” kurdunun zevk ve haz kıvrımlarını da fotoğraf karesine alıyordu. Hemen, o günlerde, yâni 16. asrın ilk yarısında Fuzûlî dilinden gelen şikâyet “fuzûlî” bulunmasaydı, 1683’e de çok farklı bir hâlet-i rûhîye içinde ulaşacaktık.

“Tereddüd”ü, sâdece karar vermek uğruna harcanan zamânın tahsildârı şeklinde ele alırsanız, yığınla mücrim kelimeyi bir celsede tahliye edersiniz. Hâlbuki, aynı kâsenin cidârında gezinen ve aynı familyaya mensup daha nice günah temrini var. “Matbaa” adıyla, kültür ormanında balta sallayan sahte kabadayı, bu temrinlerden biri.

1727’de devlet mârifetiyle ilk matbaa açıldığında, en basit hesapla, elektrik gücü piyasaya çıkmadığı için, bu yeni âletin -o da pek eski, hantal hâliyle- elle çalışan teksir makinesinden hiçbir farkı yoktu. Oysa, İstanbul başta, büyük şehirlerimizdeki hattat gayreti, matbaanın bu primitif çalışma seviyesiyle alay edecek randımanı yakalamıştı. İşin bediî, estetik mukayesesini yapmak, makine lehine agrandismana girişmek mânâsına gelir. Olmayanı var göstermek, “tereddüd” ebâdını aşar…

 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -