Ana Sayfa 1998-2012 ALFABE MÜNÂKAŞASI NE ZAMAN BAŞLADI?

ALFABE MÜNÂKAŞASI NE ZAMAN BAŞLADI?

ARI BİZİZ, BAL BİZDEDİR…:(Türkçenin Bahçesinde Bir Gezinti)-XVI

- Reklam -

Lâle Devri yeniliklerinin en öne çıkanı, ilk def’â bir Türk matbaasının kurulmuş olmasıdır. İbrâhim Müteferrika ve Said Efendi’nin gayretleriyle kurulan bu matbaada basılan ilk eserler arasında Holdermann’ın bir kitabı da vardır. 1730 baskı târihli bu kitap, Lâtin harfleriyle Türkçe dizilmiştir.

1862’de Münif Paşa, Cem’iyyet-i İlmiyye-i Osmâniye’de, Arap harflerine yeni bir şekil vermek, yazıyı kolaylaştırmak husûsunu da işlediği bir konuşma yapmıştır. (1)

1868’de Nâmık Kemâl, Londra’daki Hürriyet gazetesine yazdığı bir kısım yazılarında aynı mes’ele üzerinde durur. (2) Fakat, bu düşünce “en kuvvetli mümessillerini İmparatorluk sınırları dışında bulmuştur. İlk teşebbüs, Âzerî ediplerinden Mirza Fetih Ali Ahundof’un (1863’de İstanbul’a gelerek) Bâb-ı Âli’ye takdîm ettiği lâyıhâ ile tezâhür etmiştir. İranlı Ermeni Malkon Han’ın ıslahat teklifi de öyledir.” (3)

Mirza Fethali’nin teklifi, incelenmek üzere gönderildiği Cem’iyyet-i İlmiyye-i Osmâniye tarafından, eski İslâm eserlerinin unutulmasına sebep olacağı düşüncesiyle, reddedilmiştir. Ahundzâde(Ahundof)’nin, sonraki yıllarda – bu def’â Slav alfabesinin esas alınmasını istediği – bir başka teklifi de, aynı âkıbete uğrayacaktır. (4)

Daha sonra Şemseddin Sâmi (5) , Hüseyin Câhit (Yalçın), Abdullah Cevdet, Celâl Nuri (İleri) (6) gibi yazarlarımız, Arap alfabesinin yetersizliği üzerine yazılar yazmışlardır.

- Reklam -

Arap harflerinin kifâyetsizliği, öteden beri kabûl edilmiştir. Fakat, birden bire Lâtin alfabesine geçilmesi münâkaşa ve tereddüdlere sebep olmuştur. Daha ziyâde, Arap harflerinin Türk hançeresine göre tâdil edilmesi fikri savunulmuştur. “Bunların en ısrarlısı Milâslı İsmail Hakkı’dır.” (7)

Yahyâ Kemâl de, 1922’de Dergâh’da çıkan bir yazısında, Arap harflerinde istediği değişikliği, bir liste vererek açıklamıştır. (8)

1913’den sonra Enver Paşa’nın, ünsüz harflerin önüne ünlü harfler konulmasını esas alan ve bitiştirilmeden yazılan ve hatt-ı cedîd, hatt-ı münfasıl, Enver Yazısı isimleriyle anılan denemesi de, siyâsî olayların başka istikâmette gelişmesi yüzünden yarım kalmıştır.

Bu dönemde “ıslahatçılık başka sâhalarda da göze çarpar ve şapka inkılâbının öncüleri sayılabilir. Enver Paşa’nın, fes ve kalpak yerine kabalak adı verilen bir başlığı Kara Kuvvetleri’ne, Cemâl Paşa’nın, sipersiz kasketi Deniz Kuvvetleri’ne giydirmeleri o kabildendir. Kabalak, I. Dünya Harbi’nin sonuna doğru kolonyal şapka biçimine sokulmuştur. Sipersiz kasket, rahmetli Kâzım Karabekir Paşa’nın verdiği örnekle İstiklâl Harbi sırasında orduya yayılmıştır.” (9)

“Enver Paşa’nın imlâ denemesi için:«iyi bir niyet, fakat yarım iş, hem de zamansız» diyen Atatürk, Hüseyin Câhid’in 1923 yılında Lâtin harflerinin kabûlü hakkındaki teklifini de yine: «henüz vakitsiz bir iş» olarak görüyordu.” (10)

- Reklam -

Çanakkale Zaferi’nin vermiş olduğu güven içinde, Talât Paşa, düşündükleri inkılâb hareketlerini, cumhûriyet rejimine kadar götüreceklerini, eşi Hayriye Hanım’a itirâf etmişti. (11) Tabiî, sonradan pek çok hesap gibi, bu da bozulacak, İttihad ve Terakkî’nin lider kadrosu, vatan hasreti içinde kaderlerinin kurbânı olacaklardır.

Kazanlı ve Âzerî Türklerin, Lâtin harflerine geçilmesi yolundaki teklifleri İstanbul’da itibâr görmeyince, Rusya bunu, Türk dünyâsı aleyhindeki kültür politikasına âlet etti.

1917 İhtilâli’nden sonra, Marksist ideolojinin eğitimine tâbi tutulan Sovyet sınırları içindeki Türk gençleri, bilhassa dinî bakımdan büyük bir mânevî buhrâna girdiler. İslâm topluluğunun ortak bağı durumundaki Arap harfleri aleyhine büyük bir kampanya açıldı.

Sovyetler, kendilerine tâbi Türk zümrelerine, yeni bir alfabe kabûl ettirmek için, kesif bir propagandaya başladı. Yeni alınacak harflerin, şu veyâ bu olması, onların açısından önemli değildi. Önemli olan, bütün Türk dünyâsının, müşterek alfabeden doğan birliğini, dolayısıyla da Türk dil ve kültürünün târihî bağını parçalamaktı. Çok geçmeden, Sovyetler’in, o, kendilerine mahsus metodları sâyesinde, esir Türkler, Lâtin alfabesiyle yazmaya başladılar. Bunun neticesinde, Türkiye Türklüğünün, öteki Türk dünyâsıyla kültür birliği bozulmuş, aradaki bağlar zayıflamıştır.

Sovyetler, bu alfabe değişikliğini, Lâtin alfabesinin Türkiye’de kesinlikle kabûl edilmeyeceğine inandıktan sonra gerçekleştirmiştir.

Türk dünyâsının, bozulan kültür bütünlüğünü tedâvi için Türkiye Türkleri arasında yeni tedbirler aranmış, evvelce reddedilmiş alfabe teklifleri üzerinde yeniden münâkaşalar başlamıştır. Hattâ, daha ileri giderek, mes’elenin bir şekil değişikliğinden ziyâde, onunla birlikte bünye değişikliği gerektirdiğini söyleyenler çıkmıştır. Yeni beliren târih tezinin de bu görüşlerde büyük payı olmuştur.

Lâtin alfabesini savunanlar kadar, karşı çıkanlar da vardır. Necib Âsım, dilde ilmî kontrolü sağlamanın, alfabe değişikliğinden daha önemli bir mes’ele olduğunu; Veled Çelebî, böyle bir değişikliğin, dilin yapısının da değişmesine sebep olacağını ifâde etmişlerdir.

Rusya’dan Türkiye’ye sığınan Zâkir Kadirî ile Ayaz İshâkî de, Arap ve Lâtin alfabeleri arasında mukâyeseler yaparak, ortaya çıkacak terimler mes’elesini inceleyerek, değişikliğin karşısında yer almışlardır.

1926’da Bakû’da toplanan Türkoloji Kurultayı’nda, Kazanlı Alimcan İbrâhim’le Ali Rahim, Lâtin harflerine karşı bir kampanya açarak, eski harflerin ıslâhını teklif etmişlerdir.

Aynı yıl, Mustafa Şekip(Tunç)’in, alfabenin değil, dilin bile yetersiz olduğunu, bir makâlede yazması, münâkaşaların iyice büyümesine sebep olmuştur. İstanbul Türk Ocağı’nda bir konferans veren Fuad Köprülü, imlâ mes’elesinin alfabe değişikliğiyle halledilemeyeceğini ifâde ederek: “Arnavutların on beş yıl önce Lâtin alfabesini tatbîk etmiş olduklarının örnek ittihâz edilemeyeceğini, zîrâ, edebî bir kültürleri bulunmak şöyle dursun, başka alfabeleri bile olmadığını öne sürmüştür. Kazan Türklerinin, yüz yıllık edebiyatlarını korumak kaygısıyla, Bakû Kongresi’nde alfabe değişikliğine itirâz ettiklerini hatırlatarak, asırları dolduran bir edebiyâta sâhip Türk cemiyetinin, daha hassas davranmasına intizâr edilmemek gerektiğini söylemiştir.” (12)

Lâtin harflerine karşı çıkanların kaygıları, başlıca üç nokta üzerinde toplanıyordu:

1- Dilin yapısında meydâna gelmesi muhtemel değişiklik,

2- Türk dünyâsıyla diğer İslâm ülkeleri arasında, mevcut ortak bağların zayıflayacağı kanaati,

3- Bin yıllık bir kültür mîrâsının sahipsiz kalacağına dâir endîşe.

Karşı görüşte olanlar ise; değişikliğin, bizi Batı medeniyetine daha çok yaklaştıracağı

ve Lâtin alfabesiyle yazmanın kolaylığı hususlarına ağırlık veriyorlardı.

Alfabe münâkaşası, ilk def’â 1924 yılında, bütçe görüşmeleri sırasında T. B. M. M’ ne

de girdi. Şükrü Saraçoğlu’nun, Arap harflerinin yetersizliğinden bahseden konuşması, basına da aksetti. (13) Fakat, mes’ele üzerinde esaslı görüşmeler olmadı. Bundan da, henüz Atatürk’ün alfabe ile ilgili nihâî karârını vermediği anlaşılıyordu.

– Türk Dil Kurumu, a. g. e. s. 14

2 – İsmail Habib Sevük, Dil Dâvâsı, İstanbul, 1949, s. 26

3 – Prof. Dr. Necati Akder, Ziya Gökalp’a Göre Dil İnkılâbı ve Ötesi-II, s. 31

4 – Türk Dil Kurumu, a. g. e. s. 14

5 – Prof Dr. Necati Akder, a. g. e. s. 31

6 – Türk Dil Kurumu, a. g. e. s. 14

7 – Prof. Dr. Necati Akder, a. g. e. s. 31

8 – Yahyâ Kemâl, Edebiyâta Dâir, İstanbul, 1971, s. 102-105

9 – Prof Dr. Necati Akder, a. g. e. s. 31

10 – Ali Karamanlıoğlu, Türk Dili Nereden Geliyor, Nereye Gidiyor? s. 106

11 – Prof. Dr. Necati Akder, a. g. e. s. 31

12 – Prof. Dr. Necati Akder, a. g. e. s. 35-36

13- Türk Dil Kurumu, Dil Devriminin 30 Yılı, s. 15

 

Orkun'dan Seçmeler

Yunan

- Reklam -