Ana Sayfa 1998-2012 AB Gerçekleri Görmek İstemiyor

AB Gerçekleri Görmek İstemiyor

- Reklam -

Artık AB ile yatıp AB ile kalkıyoruz.

1839 Kasımında Osmanlı Devleti toprakları içinde ve dışında birçok kişi Avrupa’nın artık Osmanlı Devleti’ne özgürlük ve refah getirdiğini yazıyordu. Ne tuhaf, bugün de aynı ifadelere rastlıyoruz. Tarih tekerrür mü ediyor acaba?

Mustafa Reşit Paşa 1838’de önce İngilizlerle ticaret anlaşmasını imzaladı, sonra da 11 Kasım 1839’da Tanzimat Fermanı Gülhane’de ilân olundu. Sonrası malûm; 1856 Paris Anlaşması ile “Osmanlı Devleti’ni kendi topluluğu içerisinde gördüğünü” söyleyen Avrupa, kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti’ni tarihten sildi.

- Reklam -

Sevr’e giden yol açıldı…

Bugün buna benzer bir başka slogan üniter yapıdan yana olanlara karşı sanki söylenir oldu. YA SEVR, YA TERKET!..

Ne acıdır ki 1918’lerde Sevr’e giden yolda TÜRK unsuruna Orta Anadolu’da bir toprak parçası lütfen bırakabilen Batı, bugünkü yeni Sevr dayatmasında bunu dahi bırakmak niyetinde gözükmüyor.

Tabiî bu kararı alanların uygulama aşamasında nelerle karşılacaklarını hatırlamaları bakımından tarihin tozlu sayfalarını bir daha karıştırmalarını tarihin tekerrürü açısından hatırlatırız…

- Reklam -

•••

Yazılı basında, televizyonlarda ilginç yorumlar yapılmaktadır: Kıbrıs mı, AB mi?..

Bu yorumlara iş dünyamızın egemenleri, millî burjuvazi fikrini tanımayan iş adamlarımız, sanayicilerimiz de zaman zaman katılmakta, hükûmete, devlete yol gösterme gayretlerini sergilemektedirler.

Bu gayretlerin ve yorumların sonucunda Türk halkı üzerinde, “sanki Türkiye Yunanistan’ın isteği üzerine” Kıbrıs’da AB’nin dediklerini yaparsa AB Türkiye’yi içine alacak, yapmaz ise Türkiye dışarıda bırakılacak izlenimi yaratılarak Ankara hükûmet yetkililerinin baskı altında tutulması istenmektedir.

Altmışbeş milyon insanı saf ve koyun sürüsü sanan bu gafillere bir iki sözümüz var.

“-Kıbrıs’ı vermekle; Ege Yunan Denizidir; Ermenilere iddia edildiği gibi soykırım yaptık, özür dileriz, isterlerse tazminat ödeyelim, hattâ yarın öbür gün 3-5 vilâyet bırakalım demekle; bunların daha da ötesinde Kürdistan Devleti’nin kuruluşuna da göz yumarak, hattâ destek vererek AB’ne gireceğimizi veya Türkiye’yi AB’ne alacaklarını mı zannediyorsunuz?..”

AB eğer Türkiye’yi istemiş olsa: “-buyur içeri gel; yarın tek vatandaşlık olacak, sınırlar kalmayacak ne Kıbrıs, ne Ege, ne Kürt, ne de Ermeni meselesi kalacak. Bu konuları biz AB içinde sizinle müştereken çözeriz” demez mi?

Maalesef demez, diyemez, çünkü AB’nin niyeti Türkiye’nin çözülmesinden yanadır. Dolayısıyla Türkiye’ye dayatılan çözüm önerileri bölünme amaçlıdır ve da Türkiye daha AB’nin dışarısındayken bile, bu düşüncelerle AB yetkilileri sömürge valisi edasıyla gidip gelip hareket etmektedirler.

Eğer AB üyeleri niyetlerinde samimî olsalardı varsayımından yola çıkarak bir sıralama yaparsak görürüz ki:

a) Kıbrıs bahanedir. Daha 1989’da AB henüz Kıbrıs’a bulaşmamış iken de Türkiye’nin üyelik başvurusunu geri çevirdiler. Hattâ Kıbrıs’ın, Ege’nin, Ermenistan’ın, Güneydoğu’nun lâfını dahi etmediler.

b) İspanya ve İngiltere’ye neden Türkiye’ye davrandıkları gibi davranmadılar? Neden Yunanistan AB’ne girerken Atina’ya, Türkiye ile sorunlarını çöz de gel demediler?

c) AB’nin 1999’dan beri G. Kıbrıs Rum yönetimi ile yürüttüğü ilişkinin uluslararası anlaşmalara aykırılığı Alman, İngiliz, Hollandalı ve daha birçok ülkenin uluslararası hukuk ve siyaset uzmanlarının yazdıkları yazılar, yayınladıkları kitaplarda belirtilmiştir.

“-KIBRIS ya da AB” diyerek işi saptıranlar; sözümüz sizedir.

a) “AB ve Yunanistan ne isterse vermek zorundayız, içeri alınsak da, alınmasak da” mı demek istiyorsunuz?..

b) “Türkiye kendi çıkarlarını koruyamayacak bir ülkedir, Türkiye’yi AB yönetmektedir” mi demek istiyorsunuz?..

c) Gerçekten Türkiye Kıbrıs’ı Yunanistan’a bırakırsa Türkiye’nin AB’ne alınacağına inanacak kadar saf ve gafil misiniz?..

d) Yoksa kafanızın gerisinde başka birşey var da söylemekten korkup bu saf numaralarıyla Kıbrıs’ın arkasına mı sağınıyorsunuz?..

e) Açıkçası, daha ileri giderek: “-Türkiye AB’ne alınmasa da, biz Türkiye’nin AB güdümünde bir ülke olmasını istiyoruz” mu demek istiyorsunuz?..

•••

İMF dayatmaları ile Türk tarımı üzerinde menfî gelişmeler; birtakım yolsuzluk operasyonları ile Türk dış siyasetini etkileyecek olan enerji konusundaki pis kokuların yayıldığı günlerdeyiz.

Türk dünyasının birlikteliğini sağlayacak Hazar Hattı (Bakü-Ceyhan) projesinin akamete uğratılması; şaibeli Mavi Akım projesi; Millî vasfına sahip olamamış birtakım mütegallibe holding patronlarının Kıbrıs’ı kâr-zarar hesabı değerlendirmesiyle verelim gitsin tarzı çıkışları, Galata bankerliğine özenme benzetmesine karşı oluşan tuhaf tepkiler ve son olarak Moskova’da bir işyerinin açılışında “Türk zannettiğimiz Kıbrıslılar” ifadesinin sarf edilişi; her biri başlı başına önemli konular.

•••

Türkiye’nin Tahran’la ekonomik ve siyasal ilişkilerini geliştirmeye başladığı şu sıralarda bölgedeki gelişmeleri değerlendirmek zarureti hasıl olmaktadır. İran’ın Ocak 1990’da Rus tanklarının Bakü’ye girdiği, Karabağ’ın Ermeniler tarafından işgal edilip soykırım uygulanmaya başladığı; Hocaali, Ağdam, Şusa ve Karabağ’da katliâmların yaşandığı andan itibaren Ermenistan ile geliştirdiği dostluk ve yardımlaşma ilişkilerini, son günlerde sıcaklaştırmaya başladığını görmezlikten gelemeyiz.

Bu arada İran’ın Hizbullah ve PKK bağlantıları da işin tuzu biberi.

İran’ın ezelden beri var olan Türkiye ve Türk varlığına karşı alerjisi cümlenin malûmudur. Türkiye’nin bölgedeki etkin gücünün, Azerbaycan-Türkiye yakınlaşmasının “Uluğ Türkistan” fikrinin yeşermesine zemin hazırlayacağı endişesiyle; İran kendince dostluk ve komşuluk ilişkilerine sığmayan hasmane birtakım tedbirlere tevessül etmiştir.

İran’ın Türkiye karşıtı bu davranışlarına Batılı devletlerin; bölgedeki birtakım çıkarları açısından destek verdiğini de gözardı edemeyiz.

Coğrafî ve siyasî olarak Batı’nın daima varolan “Şark Meselesi” içerisinde hedef tahtası yaptığı Türkiye ve Türk varlığı bölgesel olarak Balkanlar-Kafkaslar-Orta Doğu üçgeninde “Atina-Erivan-Telaviv” merkezli kontrol altında tutulmak istenmektedir.

“Atina-Erivan-Telaviv” üçgeni içerisinde İran’ın başta beri varolan Türk düşmanlığı yeni bir üçgen daha yaratmıştır. “Tahran-Erivan-Atina” üçgeni. Gerek “Atina-Erivan-Telaviv” üçgeni olsun, gerekse “Tahran-Erivan-Atina” üçgeni olsun Türkiye daima bu üçgenlerin ortasında yer almaktadır. Anlaşılacağı üzere bölgesel çıkarlar ve vazgeçilmez Türk düşmanlığı nedeniyle; gerek Atina, gerek Erivan, ge rekse Tahran ve de Telaviv yeni üçgenler meydana getirme gayretlerini sürdüreceklerdir. Bu üçgenlerin köşe kenarlarının zaman zaman birbiriyle çakışacağı ama Türkiye’nin daima merkezde yer alacağı da kesindir. Buna karşılık Kafkaslarda Türkiye; “Ankara-Tiflis-Bakü” üçgenini yaratmıştır. Anlaşılacağı üzere güçlü Türkiye bölgesel denge hesaplarını iyi tutturabilirse; Orta Doğu’da bir üçgen, Balkanlarda başka bir üçgen ile bu domino veya satranç oyununa yeni bir ivme kazandırabilir. Stratejik üstünlük sağlayabilir. Türkiye’nin oluşturduğu “Ankara-Tiflis-Bakü” hattı göründüğü kadarıyla bölgesel çıkarlar nedeniyle şimdilik ABD tarafından da destekleniyor görüntüsü vermekte ise de; ABD’nin Ermenistan ile yaptığı yardım anlaşmasını; Türkiye’nin Irak’a büyükelçi göndermesini takip eden şu günlerde Irak’ın anlaşılmaz nedenlerle bombalanmasını şimdilik mülâhazat hanesini açık bırakmak suretiyle değerlendirmeliyiz.

“Tahran-Erivan-Atina” hattının en büyük destekleyicisi Rusya olup, Putin’in önümüzdeki günlerde Erivan’a yapacağı ziyaretin stratejik ilişkilerin sağlamlaştırılması yönünde atılacak önemli bir adım olacağını vurgulamalıyız.

Bu Moskova-Tahran-Erivan-Atina hattının oluşumu neticesi Yunanistan Kültür Bakanı Venizelos ile İçişleri Bakan yardımcısı Kayserilis’in imzasıyla Yunanistan Cumhurbaşkanına sunulan “Sözde Rum Soykırım” kararnamesini bu adımların izleri olarak değerlendirmeliyiz.

“Sözde Rum Soykırımı” yasa tasarısıyla Fransa’nın Ermenistan’a verdiği destek ile İran’ın Avrupa’daki başlıca dayanağı olan Almanya ile ticarî ilişkilerin (özelikle Iran’ın dış ticaret hacminin % 25’inin Almanya ile olduğu göz önünde tutulursa) bu hamledeki etkilerini yakınen takip etmeliyiz.

Fransa’da kabul edilen Sözde Ermeni soykırım yasa tasarısının Ermenistan devlet başkanı Koçaryan üzerinde yarattığı memnunluk; bütün saptırma ve yanıltıcı ifadelere rağmen önümüzdeki zaman dilimi içerisinde Türkiye’ye karşı bir atakla tazminat ve toprak talebine dönüşecektir.

Her ne kadar çıkarları gereği “Atina-Erivan-Tahran” üçgeninde buluşabilen Fransa ile Almanya, AB çatısı altında beraberce bulunmalarına rağmen; aralarındaki rekabeti kaldıramamaları; aynı paralelde hareket eden Rusya’dan duydukları endişe ve bölgede ABD çıkarları ile açıktan bir mücadeleyi göze alamamaları bu üçgenin bir kenarından yırtılacağını da göstermektedir.

Balkanlarda 1990’ların başında Almanya “-bağımsızlığını ilân etmesi hâlinde Hırvatistan’ı tanıyorum” diyerek düğmeye bastı. Bir hareketi başlattı. Eski Yugoslavya topraklarında kan gövdeyi götürdü. Almanya bu harekette AB’yi de peşinde sürükledi. ABD’ye karşı öne geçti. Ne var ki kısmî başarı netice sağlamadı. Daha sonra 1990’ların ortasından itibaren ABD, Nato imkânlarını kullanarak Saraybosna ve Kosova’da etkinliğini sağlayarak beraberliği temin etti.

AB, 2000 yılında Yugoslavya’da yönetimin devrilmesine öncülük ederek yeni bir sayfa açtı. Buna mukabil ABD ise Balkanlarda sürekli kalabilecek bir alt yapı oluşturmaya başladı.

Türkiye’nin Balkanlardaki “Ankara-Makedonya ve Arnavutluk” ile geliştirdiği stratejik ilişkiler; -Balkanlardaki, Türkiye aleyhine oluşabilecek bazı gelişmeleri inkitaya veya başarısızlığa uğratabilecek bir dış politika eksenine çekilebilir mi? derken; Balkanlardan Kafkaslara geçtiğimizde benzer oyunun burada da sahnelenmeye hazırlandığını görüyoruz.

Dekor tamam, aktör ülkeler sahnede kanlı bıçaklı olacak şekilde yerlerini almışlar, kahraman Kovboy ABD ve iyi adam AB her zaman olduğu gibi kurtarıcı olacak!..

•••

TÜSİAD istişare toplantılarında işadamlarıyla girdiği devletçi ekonomi ve özelleştirme tartışmalarıyla kamuoyunun gündemine gelen Devlet Bakanı Prof. Dr. Şükrü Sina Gürel, yatırım yapılarak pazar payının iki katına çıkarılması mümkün olan bor madenlerinin özelleştirilerek yabancılara peşkeş çekilmesini şu anda engellemiş bulunmaktadır. Sayın bakana bu mücadelesinden dolayı binlerce kere teşekkür ederiz.

Bir ülkenin yer altı ve yer üstü zenginlikleri öncelikle o ülke insanı için değerlendirilip kullanılmalıdır. Milletin ekonomik ve siyasî geleceği bu kaynaklar üzerindeki tasarrufuna, egemenliğine bağlıdır.

Ortadoğu, Yakındoğu, Kafkaslardaki ülkeler için petrol nasıl değerliyse, Türkiye’nin elindeki bor madeni zenginliği de o kadar değerlidir. Bu özelliklerinden dolayı bor madenleri 1978 yılında Ecevit hükûmeti tarafından kamulaştırılmıştır. 1978’den bu yana yapılan çalışmalarla bor maden rezervimiz 660 milyon tondan 2.5 milyar tona çıkarılmıştır. Bor ihracatı miktar olarak 100 bin tondan bir milyon ikiyüz bin ton civarına; ihracat geliri ise iki milyon dokuzyüz bin dolardan üçyüz milyon dolara tırmandırılmıştır. 1978 kamulaştırılmasından önce özel firmaların rekabetleri sonucu ton başına 40-50 dolar olan ham bor madeni fiyatı ton başına 250-300 dolar seviyesine; rafine bor fiyatı da ortalama 400-500 dolar seviyesine yükselmiştir.

1978 öncesi % 10 olan pazar payı % 30’lara çıkmıştır.

1978 öncesi basit kil yıkama tesislerinden başka yatırım yapılmamış olan bor tesislerinde Etibank bor madenciliğinin devreye girmesiyle maden yataklarının bulunduğu Kırka, Emet, Bigadiç, Kestelek ve Bandırma’da milyarlarca dolar yatırımla bor madenini rafine hâle getirecek tesisler devreye sokulmuştur. Bugün bu tesislerde katma değeri yüksek ürünler elde edilmekte olup 10 bin kişi istihdam edilmektedir.

Ve Eti Holding A.Ş. dünyanın en büyük iki firmasından birisi hâline gelmiştir.

Şimdi ise IMF istekleri ve dayatmaları çerçevesinde “Eti Holding A.Ş’nin” özelleştirme kapsamına alınması ve hazırlık işlemlerinin altı ay içinde tamamlanması şeklinde çıkarılan (20 Haziran 2001 tarihine kadar) karar gereğince “bor madenlerinin aranması ve işletilmesi devlet eliyle yapılır” hükmünde yapılacak değişiklikle (2840 sayılı yasayı değiştirerek) bor madeninin işletme hakkının gerçek ve tüzel kişilere devredilmesi amaçlanmaktadır.

Böylesine önemi haiz değerli bor madenleri ile yakından ilgilenen ÇUŞ’ler ve dirsek temasındaki medya sahiplerinin de bu gelişmeden sonra çözüm amaçlı yeni arayışlara gireceklerini tahmin etmek için kâhin olmak gerekmiyor.

Bekleyelim görelim!..

•••

Tarımda geleceğe ipotek koyacak IMF istekleri, ek niyet mektubuyla açığı çıktı.

Türk tarımını yerli ve yabancı şirketlere teslim etmek için bundan daha etkili bir plân düşünülemezdi.

Otuz milyondan fazla insanımızı etkileyebilecek, bir lokma ekmeğe muhtaç bırakacak bir IMF dayatması ile Türk tarımı yönlendirilmeye çalışılıyor.

IMF’nin ek niyet mektubu diye isimlendirilen bu dayatma, yerine getirildiği takdirde tarlalar yerinde kalacak, ama birçoğunun sahibi mutlaka değişecektir.

Geçimini yıllardır topraktan sağlayan insanlarımız gidecek, yerine yerli ve yabancılardan kurulu çok uluslu şirketler gelecektir.

Bu öneriler kaale alınırsa:

a- Hububat destekleme alımlarının miktarları azaltılacaktır.

b- Toprak Mahsulleri Ofisi’nin tahıl stokları düşürülecektir.

c- Buğday destekleme alım fiyatları 2001 yılında % 12’den fazla arttırılmayacak, Dünya fiyatlarıyla arasındaki fark en fazla % 20 olacaktır.

IMF programı, kamu maliyesini düzeltmek ve finansman açığını gidermek için hazırlandığı ifade edilerek bu nedenle tarımsal destekleri kaldırmayı öngörmektedir. Ne var ki “tarımda reform” diye kamuoyuna takdim edilmesine rağmen böyle bir netice sağlamak imkânını haiz değildir.

a- Çiftçiye desteklerin azalmasını öngören IMF ve Dünya Bankasının tarım programları bütçeye daha ağır mali yük getirecektir.

b- Tarımda “problemlerini aşmış” ve çok gelişmiş ülkelerle Türkiye tarımı mukayese edilemez.

c- Türkiye’de şu ana kadar uygulanan tarımdaki desteklemelerin küçük üreticilere yarar sağlamadığı, daha çok zengin çiftçilere yaradığı görüşü yanlıştır.

d- Bu programı Türkiye’ye dayatan ülkeler dahil olmak üzere dünyanın hiçbir ülkesinde tarım destekleri bütünüyle kaldırılmış değildir.

e- Türkiye’de 2002 yılında tarım destekleme alımlarının kaldırılmasıyla, tarımsal üretim bütünüyle gelişmiş uluslararası piyasaya, çok uluslu şirketlere terk edilecektir.

f- Türk insanının gıda güvenliğinin sağlanması bakımından stratejik önemi olan tarımı desteklemek, Türk insanının ve geleceğinin teminat altına alınması kaçınılmayacak bir zarurettir.

Bu genellemeden sonra Dünya Bankasının altıyüz milyon dolarlık tarım kredisi karşılığı yapılması dayatılan isteklerini, kısaca tarım reformunu yorumladığımızda yenilir yutulur bir lokma olmadığını görmekteyiz. Türkiye’nin geleceğini ipotek altına alacak kararlardır bunlar.

A) TMO yeniden yapılandırılarak; çiftçi açısından güvence olan düzenleme alımları terk edilip çiftçi tüccar karşısında kaderine terk edilecektir. Üreticinin malını ucuza kapatan tüccarın tek satıcı olarak fiyat belirleyip tüketiciyi ezmesi söz konusu olacaktır. Kamu kuruluşu olan SEK’in özelleştirilmesiyle oluşan süt kartelleri üreticiden maliyetinin altında aldığı sütü, yüksek fiyatla piyasaya arz ettiği gibi TMO’nun devre dışı kalmasıyla unlu mamuller ve ekmek fiyatları üzerinde de aynı oyun sergilenecektir.

Ocak 2001 başında 195.000 TL’si olan sütü süt üreticilerinin elinden 160.000 TL’sına alıp tüketiciye 725.000 TL’sına satma becerisini gösteren acımasız zihniyetin insafına terk edilen süt üreticileri eğer SEK özel sektöre satılmamış olsaydı bu hâle düşmezdi.

B) Tekelin özelleştirilmesi ile hem çifitçi, hem tekel işçisi işsizliğe mahkûm edilecektir. Yabancı ÇUŞ’ların istedikleri yerde, istedikleri standartta üretim yaptırmaları, istedikleri tütünü kullanmaları, özellikle ülkeye yabancı tütün sokulması sağlanacak, sigara üretimi tamamıyla yabancıların tekeline geçecektir. Türk çiftçisi tütün tarlalarında ekim yapamaz, yapsa da satamaz hâle getirilecektir.

C) Tarım birliklerinin özerkleşmesi ile birliklerin tümü siyasî iktidarın ve o iktidarları kontrol altında tutmak isteyen güçlerin denetimine bırakılacaktır. Birlikler devlet desteğinden mahrum edilmesiyle sıkıntıya girecek birlik fabrikalarının özel kesime, ÇUŞ’a devredilmesi sağlanacaktır.

D) Şeker yasası sayesinde şeker pancarı üretimi her yıl artan bir indirimle aşağıya çekilecektir. (12 milyon 500 bin ton olan şeker pancarı üretimimizin 2001’de 11 miyon 500 bin tona, daha sonraki yıllarda da daha aşağıya çekileceğini şimdiden hesaplayabiliriz.)

Şeker pancarı tarımı yalnız şeker üretimine dönük değildir. Pancar artıkları en değerli hayvan yemi özelliğine sahiptir. Dolayısıyla şeker pancarı tarımı yanı sıra, hayvancılık sektöründe yem ihtiyacı açığı doğacak; şeker pancarı tarımının yarattığı buğday üretimine göre yedi kat olan iş gücü istihdamı ortadan kalkacak, sektörde işsizlik yaratılacaktır. En önemlisi temel ihtiyaç maddesi olan şeker kullanımı yerine yapay tatlandırıcılara üretici ve tüketici yönlendirilerecektir.

Bu durumda temel hedef şeker pancarı üretimini baltalayıp, yapay tatlandırıcı üretimini arttırmak olmaktadır. Yapay tatlandırıcının ham maddesi dışarıdan gelmekte ve mısırdan üretilmektedir. Bugün için Türkiye 1,5 milyon ton mısırı dışarıdan almakta olup bu gelişme sonucu Türk köylüsü daha fazla mısır ithal etmek ve yabancı ülkelerin çiftçisin üretimini tüketmekle ömrünü heba edecektir.

E) Üreticiye doğrudan gelir desteği adı altında yapılacak oyunla üretim artışı değil tam tersine daha az üretim yapılması sağlanacaktır. “Üç ineğinden birini kes, bunun sağlayacağı parayı sana vereyim ya da elindeki yüz hektarlık tarlanın kırk hektarını ek, tarlanın tamamının gelirini biz sana doğrudan verelim” tarzı yaklaşım ve önerilerin sonucu üretimsizlik ve dışa bağımlı kılınmaktır.

Halbuki Türkiye olarak tarımsal üretimin azaltılması değil çoğaltılması gerekmektedir.

•••

Türk toplumu sancılı. Gözle görülür bir gerginlik yaşanıyor ve Türkiye’nin siyasî gündemi saat başı değişiyor.

Herkes endişe ve merakla birbirine soruyor. “- Türkiye nereye gidiyor?”

Türk ekonomisi ve siyasi hayatını sarsan bir takım yolsuzluk operasyonları gelişiyor. IMF heyetlerinin biri gidip biri geliyor. Avrupa birliği temsilcilerinin Türk insanını rencide eden beyanları işin tuzu biberi oluyor.

Özellikle, özelleştirme ve IMF dayatmalarının bu yolsuzluk operasyonlarıyla örtüşmeleri ve çok uluslu şirketlerin tahkim kalkanına sığınıp yangından mal kaçırırcasına acele etmeleri beyaz enerji operasyonuyla bodoslamadan karaya bindirdi.

Düğmeye kimin bastığı tartışmaları yapıladursun konunun mahkemeye intikal etmiş olması hasebiyle şu anda bir fikir beyan etmememize rağmen cümlenin malumu olan rüşvet iddiaları bir siyasi partinin kapısına kadar uzanıyor. Bu operasyon çerçevesinde Mavi Akım projesi yeniden gündeme geldi. Böyle olunca da sorular birbirini izledi.

Özellikle Mavi Akım projesine yöneltilen eleştirilerin temelinde, maliyetin diğer seçeneklerden yüksek olmasına rağmen tercih edilmesi olduğu kadar; Bakü-Ceyhan hattı çerçevesinde yürütülen Trans Hazar Enerji Hattı Projesi’nin gerçekleşme ihtimali de Mavi Akım nedeniyle ortadan kaldırılmak zorunda kaldı.

Plânsız santral yapımına söz verilmesi, doğal gaz sisteminin yüksek hesaplanması; Samsun-Ankara boru hattının ihalesiz olarak ÖHS konsorsiyumuna verilmesi ve bu iş için Botaş kasasından 52 milyon dolar avans ödenmesi kafaları oldukça karıştırıyor ve Mavi Akım’ı masaya yatırıyor.

Rusya ile Türkiye arasında 15 Aralık 1997’de imzalanan Mavi Akım Projesi, Karadeniz altından döşenecek boru hattıyla Rusya’dan Türkiye’ye doğal gaz taşımayı öngörüyor.

Toplam maliyetinin 3.4 milyar doları bulması beklenen boru hattının toplam uzunluğu 1200 km. Bunun 396 km’si Rusya’nın İzobilnoye gaz tesisleriyle Karadeniz kıyısındaki Druzba limanı; 376 km’si Druzba ile Samsun limanları arasında ve ortalama 2 km derinlikte. 428 km’si de Samsun-Ankara arasında döşenecek. Hattın ana müteahhidi İtalyan ENİ grubuna bağlı SAPİEM şirketi. Ana işleticileri ise Türkiye’de Botaş, Rusya’da ise Gasprom. Hattın Türkiye’de bulunan bölümünün maliyeti 340 milyon dolar. Yapımcısı ise OHS konsorsiyumu.

Kara kısmında inşaat çalışmaları 3 Şubat 2000 tarihinde başladı. Türkiye bölümünün ilk aşama inşaatının Nisan 2001 sonunda, tamamının ise 30 Eylül 2001’de tamamlanması öngörülüyor.

İlk kez yapılan bir uygulama ile projenin ilk ayağını oluşturan Samsun-Ankara boru hattının hangi firmalara verileceğine Gasprom şirketi karar vermiştir. Boru hattının inşası için bir siyasî partiye ve liderine yakınlığı ile bilinen firmalar ihalesiz olarak belirlenmiş olup ihalesi seçilen bu firmalara devlet kasasından tahsis edilen 52 milyon dolara karşı, Rusya’dan gaz sevkıyatı konusunda somut bir garanti alınamamış olması da dedikoduları ve meclis soruşturmalarına konu olan iddiaları gündeme taşımıştır.

Bu konuda eski BOTAŞ genel müdürü ve ANAP eski milletvekili rahmetli Hayrettin Uzun’un oldukça ciddî iddiaları mevcuttu.

Uzmanlar bu tür uluslararası anlaşmaların al ya da öde denilen sistem üzerine kurulduğuna dikkat çekiyorlar. Bu sistemde gazı sağlayan ülke ya da şirket, söz verdiği miktarı her koşulda sağlamaya, aksi halde ceza ödemeye mecbur tutuluyor. Bunun karşılığında alıcı ülke ya da şirket de gaza ihtiyacı olsa da olmasa da, gazı alsa da almasa da, almış gibi borçlanıyor.

Oysa Mavi Akım projesinde Rusya’nın gaz sağlayamaması karşılığında bir yükümlülüğü bulunmadığı, ısrarlar sonucu verilen bir referans mektubunun ise uluslararası garanti sağlamadığı öne sürülüyor.

Türkiye’nin Mavi Akım projesi kapsamında geçen yıl (2000 yılında) 500 milyon, bu yıl da 4 milyar metre küp doğal gaz alması gerekiyordu. Alınmadı.

Sözleşme, alınması taahhüt edilen gazın alınmaması durumunda bedelin ödenmesini öngörüyor.

Anlaşmazlıkların çözüm yeri İsveç, yöntemi tahkim, uygulanacak hukuk sistemi ise İsviçre.

Gel de çık işin içinden.

Sorular birbirini kovalıyor ve cevap bekliyor.

a- Mavi Akım projesinin cezaî şart olmadan kabulünde siyasî baskı oldu mu?

b- Taşaron konsorsiyumun seçilmesinde haksız çıkar sağlayan siyasetçi ya da bürokrat oldu mu?

c- Elli iki milyon dolar avansın hükûmet çoğunluğuyla meclisten geçirilmesi sürecinde BOTAŞ üzerinde siyasî baskı rol oynadı mı?

d- Firmaların belirlenmesi aşamasında bir siyasî parti lideriyle ilgili bakanın Moskova seyahati ve bir takım toplantılara katılması bu gelişmelerle ne derece ilgilidir?

e- Türkmenistan Cumhurbaşkanı Sapar Murat Türkmenbaşı geçen yıl kendisini ziyarete giden Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer’i gazetecilerin önünde azarlayarak “-Siz Türkiye’nin çıkarlarını korumuyorsunuz. Siz ve genel başkanınız bizden daha ucuza alacağınıza gidip Ruslardan gaz alıyorsunuz” demişti. Acaba haksız mıydı?

Can korkusuyla doldurulmuş bir video bandı; sahibi olduğu TV kanalında tutuklanmasından sonra kamuoyuna mesaj niteliğinde açıklamasıyla; bu şaibeli, batık bankacı, iş adamının bir başbakanla akçalı işler konusundaki görüşmelerinin kamuoyuna itiraf niteliğinde intikal etmesiyle geçmişte bir kriz yaşanmıştı. Bu kriz sonucu hükûmet istifa ederek, erken seçime gidilmişti. “Sen beni akla, ben seni aklayayım” mantığıyla liderlerin karşılıklı birbirlerini ibra etmeleri sonucu Türkiye’de yolsuzluk olmadığı, liderlerin sütten çıkmış ak kaşık oldukları açıklanmıştı. Ama kamu vicdanında, millet indinde aklandılar mı? Özellikle bu son gelişmelerin ışığında bu soruyu tekrar tekrar sormalıyız.

•••

Türkiye “Beyaz Enerji ve Mavi Akımla” uğraşırken; yolsuzluk ve usulsüzlükle, yoksulluk ve işsizlikle boğuşurken dışardan kuşatılıyoruz.

Türkiye başkalarının değil kendi çıkarlarını korumak zorundadır.

Batı, güvenlik, ekonomi ve siyasî gelecek açısından Türkiye’nin tek alternatifi değildir. Çaresiz bir şekilde Batıya dayanma mecburiyeti Türkiye’yi IMF’den gelecek yardıma muhtaç hale getirmiştir.

Türkiye bölgede ABD, Fransa ve Almanya’nın ekmeğine yağ sürmemeli; bölgesel çıkarları değerlendirip yeni alternatif çıkış yolları aramalı. Rusya’nın, Batı ve Türk Dünyası karşısındaki zafiyetlerini iyi değerlendirmelidir.

Ulusal programın hazırlandığı şu günlerde ulusal olmayan nitelikli bir programın Türk milletine dayatılmasının yaratacağı rahatsızlıkların iyi tesbit edilmesini dileriz.

Özellikle endüstri bölgeleri yasa tasarısının mütareke ya da Sevr dönemini hatırlatacak, ulusal yasaları devre dışı bırakacak kapitülâsyon yapısıyla benimsenmesi yeni sancılara yol açacaktır.

Şark meselesinin takipçileri olarak Anadolu’nun doğal kaynaklarına, kamunun ekonomik varlığına, hattâ Cumhuriyetin bütünlüğüne ve topraklarına göz dikenlerle başa çıkmaktan da zor olan, içteki sinsiliklerle mücadele etmektir.

Dolayısıyla, cumhuriyet ve vatan bekçiliğinde uyanık olmak her zamankinden daha çok önem kazanmıştır.

Türk’lüğün zirvelerine sevdalı TÜRK Milleti, Büyük Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi’nde dediği gibi: “Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler”.

Ancak, TÜRK soylu, TÜRK şeciye ve ahlâkına sahip, TÜRK gibi düşünen, TÜRK gibi yaşayan devlet adamı ve siyasetçi TÜRK MİLLETİ’ni bu badirelerden kurtarıp düze çıkarabilir.

İkinci bir “Kuvayı Milliye” ruhunun canlandırılması kaçınılmazdır.

TÜRK Milletini esarete, zillete, yeni bedeller ödemeye kimse mahkûm edemez.

DİL BİR, BAYRAK BİR, MİLLET BİR, VATAN BİR’DİR.

CİHAN DURDUKÇA, TÜRK VATANI BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜN’DÜR!…
 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -