Ana Sayfa 1998-2012 3 Mayıs 44’ün farklı bir anlatımı

3 Mayıs 44’ün farklı bir anlatımı

Her 3 Mayıs’ta milliyetçi ve az çok milliyetçi dergiler ve gazeteler, “1944” olaylarını yazmamı isterler; dernekler, ocaklar, vakıflar da konuşma talep ederler -yalnız 2004’de Samsun’dan, Bursa’dan Konya’dan aynı anda istediler, birer gün farkla yetiştim.

- Reklam -

Bu yıl farklı bir şey yapmak istedim. Yavuz Bülent Bakiler dostumuz mahkemedeki savunmalarımızdan bir kitap yapıyormuş. Benden de istedi. Evraklarımın çoğu Adapazarındaki çiftlik evimin deposunda depremde mahvolduğu için yapamayacağım gibi gözüktü ama şair arkadaşımız çareyi buldu: rahmetli Nejdet Sançar’da benim 330 sahifelik müdafaamın kopyası varmış, Yavuz Bülent bunu 30 sahifede özetlememi istedi, yaptım. Bunu da şimdi 2-3 sahifeye indiriyor, sade isnad edilen suçlara cevabımdan parçalar alıyorum. Bir de, sık sık yazıldığı ve Altan Deliorman’ın vaktiyle yönettiği “Boğaziçi Yayınevi”nden yayınlanan (1975), “Tabutluktan Gurbete” kitabımda bol bol anlattığım için burada sade birkaç cümleyle geçeceğim. Başlıyorum.

* * *

İşkenceler Konusu:

“Tahrif itiyadı esasen sabit olan Savcı Kâzım Alöç’ün kapalı bir yerde işkenceyle aldığı ifadelere kıymet verip de, huzurunuzda alenen alınan ifadeleri muteber saymamak hem gayrı hukukî, hem de gayrı ahlâkîdir… Bu işkencelere en çok ve en uzun maruz kalan benim. Kolumdan asılarak bırakıldığım beton dik-tabutun içinde 3 gün 4 gece cehennem azabı çektim. Bayıldım ayıldım. Tepemde binlerce voltluk 4 ampul yanıyordu. Duyduğuma göre Emniyet Genel Müdürü bunları Nazi Almanyasından ısmarlayıp almış. Bu suçlu sıralarında biz mi oturmalıyız onlar mı?… Ve işte sol gözümün siniri zedelendi galiba, zor görüyor. Ve benden, kendi uydurduklarını “ifademdir” diye imzalamamı istediler: Savcı, Emniyet Genel Müdürü. Muavin Çuhruk, İstanbul Emniyet Âmirleri Ahmet Demir ve yardımcısı. Her şeye rağme n imzalamadım…

İddianamenin “suçlar” kısmına cevap:

Suç iddia edilen fikirlerim:

- Reklam -

Bu dâvaya, sayın Cumhurbaşkanımız dahil, “Irkçı-Turancılar” yaftası asıldı. İkisi de suçmuş gibi.

Ben Turancılığı ne suç ne de kötü olarak kabul edebilirim. Ama bu etiket bana yapıştırılınca yanlış yer oluyor, çünkü eğer Turancılık bütün Türk toplumlarının hemen tek bir devlet olması ilkesiyse, makalelerinde olsun, kitaplarımda olsun, bunun uzak bir ideal olduğunu, şu anda ortaya atılırsa Türk toplumları arasında bile sorunlar yaratacağını, gerçekçi ilk adımları bozacağını yazdım. (Ergenekon, 1938, sayı 4; “Türkçülüğe Giriş” 1940, sah. 71, 78; Gök Börü, 1942, sayı 1 sah. 5, 6, 115, 167; “Milliyetçiliğe Doğru”, 1944, sah. 7, 11). Gerçekçi adımlar, Türklerin bazı mevzularda birlikte hareket edebilmelerini sağlamak. Türkçülük.

Irkçılık da, Savcının ve Sayın İnönü’nün verdiği anlamı bakımından yanlış bir itham oluyor. Her ne kadar delikanlılık çağlarımda “Türk ırkı en üstündür” diye yazmışsam da bu, Nazi Alman-Aryen ırkçılığına bir meydan okuma tepkisiydi. Milliyetçilik konusunda kültür ve mensubiyet duygusunun da önemli olduğunu, soykırımı, vahşi, emperyalist Faşist ırkçılığını lânetlemek gerektiğini yazıp durdum. “Türkçülüğe Giriş” kitabımda, “Kafatası.. v.s. ölçmeyi, ferdin uruğunu (ırkını) anlamak için değil, içinde bulunduğu toplumun, çoğunluğunun fizikî (antropolojik) yapısını tayin içindir. Bu, kazılarda çıkan tarihî fosillerin aidiyetini tesbite yarar” (çizgiler kitaptan alınmadır) (Sah. 19-20, ayrıca sah. 131, 141, 147)

KSK Yayınevinde 1940’da, Ziya Gökalp’ın “Türkçülüğün Esasları” eserini ilk defa gençlerimize yeni harflerle kazandırırken, ilk yayınımız olarak bunu seçmem, onun “Millet” bahsinde ırkçı-ayrımcılığa karşı oluşunu (sah.20) benim de, şartlı olarak, kabul etmemdendi”

Faşist ve Nazi damgasının bana yakıştırılması gülünçtür, çünkü yayınladığım Ergenekon dergisinin her sayısında bu ideolojilerin ve rejimlerin tehlikesi hakkında yığınla yazım çıkıyordu. (1938-1939: 1., 2., 3., sayılar) ve Alman aleyhtarlığı gerekçesiyle 4. sayıda kapatılıp toplatılmıştı! Ama bu aleyhtarlığa devam ettim (Bozkurt 1939, 2. ve 7. sayılar; “Türkçülüğe Giriş” 1940, sah. 231, 233; “Kızıl Faaliyet” 1943, sah. 59; “Solcular, kızıllar ve Alman tehlikesi” 1943, sah. 8 “Milliyetçilik Yolunda”, 1944, Sah. 92-110)…

- Reklam -

* * *

Atatürkçü olduğumu ispat etmeğe bile kalkışmayacağım, çünkü saatler ve sahifeler sürer. Sadece şu kadarını hatırlatayım: Atatürk’ün vefatından az sonra. Atatürk’ün resimlerini taşıyan bozkurtlu, Ergenekonlu liralar, pullar tedavülden kaldırılınca ve yerine “Millî Şef” diye Sayın İnönü konunca, okul arkadaşlarımla birlikte pankartlarla sokaklara taşmış, nümayişlere başlamış; polis sopalarla üzerimize gelince ellerinden zor kurtulup kaçmıştım. Bu hâdiseyi hatırlatmam bile şu anda benim aleyhimde belki ama, gerçekleri istiyorsanız bunlardır.

Savcı mevki hırsı ve dalkavuklukla Türkçüleri karalamaya, lekelemeye çalışa dursun; bugün bizlerin şeref ve millî gururla oturduğumuz şu sıralarda, gün gelecek, Alöç efendi şerefsizce oturup hesap verecektir.

Buna inanıyorum.

Ben Türk milliyetçisiyim. Yani Türkçüyüm. Başka milletlerin milliyetçisi değil. Bir Alman profesör, biraz üzülerek bakın bu farkı nasıl belirtiyor: “Reha Oğuz Türkkan Türkçülüğü sırf Türk Milliyetçiliği olarak dar bir şekilde vasıflandırmaktadır.” (Volkatum İmsüdosten, sayı 198, Dr. F. Ronneberger). Bu hususu tekrar tekrar söylemekten usanmayacağım, çünkü maalesef Nazizme yakıştırılmaya çalışılıyor. komünist oyunu…

1940’da çıkan “Türkçülüğe Giriş” ve aynı yılın Haziran ayında yayınlanan Bozkurt’un 3. sayısında, “Biz Türk kanının asaletini haykıran Atatürk’ün yolunda yürüyen gençliğiz” diye yazdım.

Kitaplarımdan deliller:

Türkçülüğe Giriş 1940 (Sah. 231-233)

Bu yazıları, Çekoslovakya’da, Baha, Norveç’te Kuizling ve Belçika’da Leopold gibi Almancı hainlerin çıkması üzerine uyanık bulunulması için yazmıştım. Yugoslavya’da Nediç, Yunanistan’da Çolakoğlu, Romanya’da da Antonesku gibi Mihvercilerin çıkıp da nasıl yurtlarını Almanlara köle ettikleri veya memleketlerini onun peşinde maceralara atıp mahvettikleri hatırlanırsa, ne kadar yerinde bir hassasiyet gösterdiğim anlaşılır.”

* * *

Ve bugün

Bu kadar alıntı bugünlük yeter herhalde. Otobiyografimi birkaç cilt olarak hazırlıyorum. İlkinin adı “Ben Çocukken” olacak (çoğu “Türk Edebiyatı” ve “Hisar” dergilerinde yayınlanan hatıralarımdan); ikincisi “Bir İdeal Uğruna” (1944 Tabutluk olayları – eski adı “Tabutluktan Gurbete”); üçüncüsü “Gurbette Çeyrek Asır”; dördüncüsü “Yurda Dönüş” ve sonuncusu (5.si): “Ölümümden sonra” (nasıl mı olur? Çıkınca – ve çıkarsa – okur anlarsınız!)

Gene 3 Mayıs 1944’de başlayan o kara günlere dönersek, sonucu şöyle oldu: benim 330 sahife (ve 4 gün) süren (diğer 22 arkadaşımın da onlarca sahife tutan) savunmalarımıza rağmen çoğumuz ağır hapis ve sürgün cezalarına çarpıldık (ben 5’er yıl). Serbest bırakılan birkaç sanık oldu. (Türkeş, Hamza Sadi Özbek. v.b.). Geri kalanlarımız kararı temyiz ettik (bu seferki müdafaam sadece 220 sahifeydi!). Aylarca Askerî Cezaevinde (Tophane’de) bekledik. Askerî Yargıtaydaki yiğit yargıçlar, İnönü’nün yargıya müdahalesine ve üç defa tehditler iletmesine rağmen bizi serbest bıraktırdı, sıkı yönetim mahkemesini değiştirdi ve bu seferkinde hepimiz, her iddiadan TAM BERAAT ettik.

Türkçülük tarihinde bir sayfa da böylece kapandı, yenisi açıldı.

 

Orkun'dan Seçmeler

- Reklam -