Ana Sayfa 1998-2012 2001 Yazında Ekonominin Durumu

2001 Yazında Ekonominin Durumu

- Reklam -

Cumhuriyet Türkiyesi’nin ekonomisi kurulduğu günden bugüne kadar şöyle bir yol izlemiştir.

1920-1930: Kurtuluş Savaşı ve savaşın yaralarının sarılması.

- Reklam -

1930-1940: Özel girişimci kesim olmadığı için Büyük Atatürk’ün gösterdiği hedefler doğrultusunda devlet eliyle tekstil, şeker, çimento, kâğıt, demir, çelik, makine ve kimya sanayilerinin kurulması, demir yollarının yapılması.

1940-1950: İkinci Dünya Savaşı dolayısıyla bütün kaynakların yurt savunması için kullanılması, ayrıca katı devletçilik dolayısıyla kalkınma için hiçbir şeyin yapılmaması.

- Reklam -

1950-1960: Devlet eliyle yollar, köprüler, limanlar, barajlar, elektrik santralleri yapılması, şeker, çimento ve tekstil üretimi için büyük yatırımların yapılması, girişimci özel kesimin yaratılmaya çalışılması.

1960-1970: Yönetimin ithal yasaklamaları, korumacılık ve teşvikleri ile otomotiv, tekstil, makine ve kimya sanayileri bu yıllarda özel kesimce kurulup geliştirilmiştir. Kalkınmanın ve büyümenin yüksek olduğu yıllardır.

1970-1980: Sol iktidarların engellemeleri ve petrol krizi dolayısıyla ekenomi yara almışsa da, sanayileşme ve büyüme sürdürülmüştür. Fakat ihracatın fazla yapılamaması dolayısıyla döviz kıtlığı baş göstermiş, Demirel’in deyimi ile hazine “70 sente muhtaç” duruma düşmüş, büyükelçiliklerin giderlerinin karşılanmasında güçlük çekildiği aylar yaşanmıştır.

1980-1990: Döviz sıkıntısı içinde bulunan ekonominin gelişmesini sağlamak için dönemin başbakanı Demirel, Turgut Özal’ı görevlendirmiştir.

Özal da meşhur 24 Ocak kararları ile:

– İnsanların döviz bulundurma yasağını kaldırır,

– Doların fiyatını 35 liradan gerçek fiyatı olan 70 liraya çıkarır,

– İhracata teşvik getirir. İhracat 1 yıl içinde % 70 artar. Özal’ın bu uygulamaları ekonomide bir devrim yapmış, ülkeye çağ atlatmıştır. Fakat tasarrufu teşvik bahanesi ile faizin tavanını kaldırmış, faizler başını alıp gitmiştir.

Yüksek faiz uygulanması

Özal, yüksek faiz il e para alıp vermeyi kutsal bir görev hâline getirir. Bankalar da % 100-% 300 arası faizlerle para verdikleri gibi, bazen faizleri % 1000’e kadar da yükseltmişlerdir. Böyle yüksek faiz sistemi, gelişmiş-gelişmemiş dünyanın hangi ülkesinde vardır?

Özal’ın başkanlığı, cumhurbaşkanlığı dönemleri boyunca ve Özal’ dan sonra gelen bütün yönetimler, bu yüksek faiz politikasına sıkı sıkıya sarılırlar. % 70-% 150 arasında yüksek faizle içerde borçlanmak, devletin yaptığı bir kutsal görev hâline gelir. Ekonomideki parayı toplamak için çoğu cılız sermayeli yeni yeni birçok banka kurdurulur. Yüksek faizle borçlanmanın en büyük müşterisi devlet olur. Bankaları seferber eder. Devlet bankalara “gidin ekonomiyi yürüten bütün paraları toplayıp bana borç olarak verin, ben karşılığında size % 150’ye kadar faiz öderim” der.

Bankalar da bu görevi çok iyi yaparlar. 1994 yılı sonuna kadar 20 milyar dolar, günümüze kadar 45 milyar dolar karşılığı 54 katrilyon TL’yi ekonomiden çekerek devlete iç borç olarak verirler. Devlet, bu paranın hemen tamamını 1,5 yıl içinde kendisine borç veren bankalara faiz olarak öder. Aynı parayı tekrar borç olarak geri alır.

Para, bankalarla devlet kasası arasında futbol topu gibi gider gelir.

Bu para gerçek ekonomide alım satımı sağlayan paradır. Ekonominin kanıdır. Bu para ekonominin elinden alındığı için kan kaybeden yaralı bir hasta gibi yıkılır. Bugünkü can çekişir hâlini alır.

Ödenen faizler ve ödenecek faizlerin büyüklüğü:

1994 yılında 4,6 milyar dolar faiz ödemiş, G.S.M.H.’ya oranı % 2,8

1995 yılında 10 milyar dolar faiz ödemiş, G.S.M.H.’ya oranı % 6

1998 yılında 19 milyar dolar faiz ödemiş, G.S.M.H.’ya oranı % 9,2.

1998’de bu kadar faiz ödenince ekonomideki kriz başlamış, 2001 yılı sonuna kadar 36 milyar dolar ödenecektir. Bu kadar faiz, bu yıl olması gereken G.S.M.H.’nin % 23’üdür. 1998 yılında ödenen 19 milyar dolarlık faiz ekonomiyi yatağa düşürdüğüne göre 36 milyar dolarlık faiz hastayı komaya sokacaktır.

Bu kadar faiz bu yıl 2,5 milyon memuruna devletin ödeyeceği maaşın iki katıdır. Devlet her ay faizcilere 3 milyar dolar faiz olarak maaş ödemektedir. Bütün toplanan vergiler bu faizi ödemeye yetmeyecektir. Bu kadar faiz ödemek devletin servetinin bir yerlere kaydırılması demektir. Devletin bu kadar faizi ödeyecek nakit gücü yoktur. Halktan vergi isteyecek ama ekonomik çöküntü içinde olan halk- bırakın yeni ek vergileri- daha önce tahakkuk etmiş vergilerini bile ödeyememektedir.

Döviz kuru

1998 yılı Kasımında uygulanmaya konan, 2000 kasımında iflâs eden istikrar programının en kötü yanlarından birisi dövizle kur çıpası diye bir ucubenin uygulanmış olmasıdır. Döviz, mal gibidir. TL karşısında değeri enflâsyon oranına göre kendiliğinden artar. Oysa ki Erçel enflâsyonun % 6 olduğu aylarda bile doların fiyatını % 1-2 artırdı, yeni döviz fiyatını % 29 düşük tutması nedeniyle 2000 yılında ithalat % 38 artarak 54 milyar doları buldu. Bunun 30 milyar dolarlık kısmı yurdumuzda üretilen ürünlerdi. Dolayısıyla yurtta 30 milyarlık üretim yapılmadı. Millî hâsıla bu kadar eksik oldu. Bu kadar malı üretecek olan 1 milyon kişi işinden çıkarıldı, işsiz kaldı. Kurun düşük tutulması ihracata da zarar verdi, yaşadığımız ekonomik krizin ana nedenlerinden birisi oldu.

Bugün içinde bulunduğumuz durum

1- Kamu yönünden ödenemeyecek boyutta iç borç ve faizi.

2- Halk yönünden çöken bir ekonomi, işsizlik, aşsızlık.

Peki, kurtuluş yolları

1- Memorandum değil, konsolidasyon,

2- Ekonomiden çekilen 54 katrilyon liranın gerçek ekonomiye döndürülmesi,

3- Gümrük Birliği ve Gatt anlaşmalarının gözden geçirilerek ithalatın 25 milyar dolarla sınırlandırılması.

Sayın Kemal Derviş, bu derde bir çare bulmak için getirilip bakanlığa atandı. Kemal Derviş bankacı kimliği ile durumu inceledi, politikacılar tarafından varlıkları yok edilen kamu bankaları ile sahipleri tarafından varlıkları iç edilen fon bankalarını kurtarmakla işe başladı. Oysa ki kamu iç borcunun ve faizlerinin azaltılmasını ve ekonomiden çekilen 54 katrilyonun gerçek ekonomiye döndürülmesini hedefleyerek işe başlamalı idi.

Konsolidasyon

Bazen yapılması zorunlu olan devalüasyon ve konsolidasyon gibi olguların adlarını, ekonomistler dile getirmekte sakınca duyarlar, kullanmak istemezler.

Sayın Derviş de konsolidasyonu yapmıştır, fakat adını anmaktan o da çekindiği için adına “Takas” demiştir. Üzerinde TL yazan kâğıtları eskileri ile değiştirmiş, bal gibi konsolidasyon olan bu işlemin adına Takas demiştir.

İthalat sınırlaması

İthalat kesinlikle sınırlandırılmalıdır. Bugün global serbest ekonomi yöntemlerine ve AB ile yapılan Gümrük Birliği Anlaşması’na göre buna imkân yok diyenler çoğunluktadır. Ama serbest ekonomi yöntemleri ve Gümrük Birliği Anlaşması ülke ekonomisinin aleyhine çalışmaktadır. Zira ülke dışarıya daha az mal satmakta, dışardan daha çok mal almaktadır. 2000 yılında alınan mal, satılan malın iki katını geçmiştir. Gümrük Birliği Anlaşması’ndan sonra AB ülkelerine 100’lük mal satıyor, 130’luk mal alıyor idik. 2000 yılında 100’lük sattık, 200’lük aldık. Bu böyle giderse 100’lük satıp 300’lük mal alacağız. Bunun yararı nerede? Ülkeyi yıkıma götüren zararı var. Bu bakımdan AB ile yapılan Gümrük Birliği Anlaşması mutlaka gözden geçirilmelidir. Bizim de imza koyduğumuz Gatt Anlaşması’na göre, ithalat % 25 oranında düşürülebilir. Eğer bunlar yapılırsa, yani ithalat 25 milyar doları geçirilmez ise, bu yıl ülkenin ihracatından, bavul ticaretinden gelecek dövizlerle, Avrupa’da çalışanlarımızın yurda gönderdikleri dövizler ve turizmden gelen dövizlerin toplamı 65 milyar doları geçecektir. Eğer ithalat 25 milyar dolarla sınırlandırılırsa, ülkenin 40 milyar dolar kazancı olur.

Sonuç olarak: Konsolidasyonun, ithalat sınırlanmasının ve iç borçlanmada kullanılan paranın gerçek ekonomiye dönüşünün hemen yapılması gerekir; yapılmadığı takdirde ülkenin bu krizi atlatması mümkün görülmemektedir.
 

- Reklam -

Son Yayınlananlar

- Reklam -