Söyleşiler

1 5262

Masanın bir ucunda Atsız, diğer ucunda ben.

- Demek şimdi niyetin ciddî, dedi, röportaj yapmak için azimlisin.

Kendisine mahsus şakacı tavrı ile gülümsüyordu.

- Evet, diye cevap verdim. Hem biliyor musunuz bu röportaj işi gazeteciliğin en ucuz kısmı. Önce konuşmak röportaj yapmak için birisini yakalayacaksınız…

- Sen de beni yakaladın.

- Öyle… Ondan sonra biraz kağıt, biraz kalem oldu mu, tamam.

Kağıtları ve kalemi cebimden çıkarıp masanın üzerine koydum.

- Başka?

- Bir de sorular meselesi var. İsterseniz soruları da siz sorun ve sonra kendi sorduğunuz sorulara cevap verin.

- Oldu olacak bu röportajın üzerine benim imzamı atarsın artık. En iyisi soruları bari sen sor da röportaja benzesin.

* * *

- Dr. Rıza Nur’u ilk önce nerede ne zaman gördünüz?

- Mısır’dan geldiği gün… Zevcemle birlikte karşılamaya gitmiştik.Vapur rıhtıma yanaştığı zaman önce o beni görmüş “Nihâl” diye seslendi.

- Öyleyse evvelden sizi tanıyordu.

- Hayır. Yalnız resimlerimizden birbirimizi tanıyorduk. Aramızdaki tanışma  “Oğuznâme” vesilesiyle oldu. Dr.Rıza Nur’un İskenderiye’de Oğuznâme’yi neşrettiğini duymuş ve bir tane edinmek istemiştim. Caferoğlu, “Kendisine yaz kardaşım, iyi adamdır, gönderir.” demişti. Bir mektupla Oğuznâme’den istedim. Gönderdi. Tanışıklığımız böyle başladı ve devam etti.

- Hatırlamışken onu da sorayım.”Türkbilik Revüleri” Paris’te mi yayınlanmıştı, yoksa Mısır’da mı?

- Hepsi, hattâ Lâtin harfleriyle olanlar dahi, Mısır’da.

- Dr. Rıza Nur’u ilk görüşte üzerinizde nasıl bir tesir bıraktı?

- Söylediğim gibi, resimlerinden tanıyordum. Görür görmez teşhis ettim. Tahminime çok benziyordu. Orta boylu, toplucaydı. Saçları dökülmüştü.

- İstanbul’a döndüğü zaman evli miydi?

- Hayır. Zaten Rıza Nur çok eskiden bir kere evlenmiş ve ayrılmıştı. Ondan sonra da bir daha evlenmedi. Çocuğu da yoktur.

- Sizce Rıza Nur’un en kuvvetli tarafı neresi idi?

- Tabii milliyetçiliği. Son derece şuurlu, uyanık ve engin bir sevgiyle Türklüğe bağlı idi. İkinci olarak sistemci oluşu da en kuvvetli taraflarından birisiydi. Her konuda fikri , hem de derin ve kendine mahsus fikri olan bir mütefekkirdi. Ansiklopedist de diyebiliriz. Türkiye’nin kalkınması için bir program hazırlamıştı. Bu programı Orkun dergisinde (1950-1951’de çıkan Orkun) yayınlamıştık. Tabii, bugün için eskimiş ve tatbik kabiliyeti olmaktan çıkmış tarafları var. Fakat bir vesika olarak değeri çoktur.

- Yazar olarak, üstün bulduğunuz tarafları nelerdir?

- Bence yazar olarak en kuvvetli tarafı hususî mektuplarıdır.

- Bir yazar için, basılmış eserlerinin dışında, hususî mektuplarının başarılı olması pek alışılmış bir şey değil. Sizce bunun sebebi ne olmalı ?

- Rıza Nur, güzel yazardı. Fakat yazdığından daha güzel konuşurdu.Bu da pek alışılmış bir şey değil. Herkes konuştuğundan daha güzel yazar. Umumî kaide budur. Rıza Nuri bu kaidenin istisnasıydı. Mektuplarının kuvvetli oluşu da herhalde çok samimî ve açık sözlü yazılmış olmasındandır.

Mektuplarından sonra en kuvvetli eserinin Türk Tarihi olduğunu söylemeliyim. Türk Tarihi millî heyecan verici olması bakımından çok mühimdir. Bir milliyetçi nesil yetiştirmiştir.

- Hangi nesil?

- Bizim neslimizi. Ben Türk Tarihi’ni okuduğum zaman yirmi yaşındaydım. Çok beğenmiş ve heyecanlanmıştım. Kardeşim Nejdet (Nejdet Sançar) o zaman on beş yaşlarındaydı. Onunla bahse tutuştuk. Türk Tarihi’nin her cildi için, okuduktan sonra, eğer okuyabilirse, ben ona beş kuruş verecektim. Biliyorsun, Türk Tarihi on iki cilttir ve bir hayli de hacimlidir.

- Kim kazandı?

- Bahsi Nejdet kazandı ama parayı almadı. Türk Tarihi’ni o kadar beğenmişti ki, on iki cildi de arka arkaya okudu ve kitabın verdiği büyük heyecanla bahsi kazanmasına rağmen, altmış kuruşu benden almak istemedi.

- Dr. Rıza Nur’un Türklüğe hizmetinden de biraz bahseder misiniz?

- Tabiî önce Türk Tarihi… Nesillere milli şuuru aşılayıcı kuvveti bakımından. Tarih olarak sistematik değildir. Son iki cildi de basılmamıştır. Sonra; tercümelerini söylemeliyim. Bir de neşrolunmayan Türk edebiyatı Tarihi var… Fiilî olarak da Türklüğe pek çok hizmeti vardır. Meselâ Ankara’da Millî Mücadele sırasındaki ilk maarif Vekilliği zamanında, mekteplere tâmim göndrerek , talebe isinlerinin Türkleştirilmesini istemişti. Şimdiki pek çok öğretmenin Türkçe isimleri o zamandan kalmadır.

- Lozan’a murahhas olarak gidişi nasıl oldu?

- Bak, bu hususta, sana, Rıza Nur’un kendisinden dinlediğim hâtırayı nakledeyim. Heyeti Vekile toplantısında, Lozan’a gidecek delegeler seçimi yapıldığı zaman, başmurahhas olarak Rauf Bey seçilmişti. İkinci murahhas olarak da Dr. Rıza Nur intihap olundu. Bir de Hasan Bey (Hasan Saka). Fakat, Rıza Nur, millî menfaatlere uygun görmediği için, Mustafa kemal Paşa’ya giderek “Neden bu adamı seçtirdin?” diye sordu. “Peki, kimi tavsiye dersin?” diye sorunca da şu cevabı verdi: “Bence İsmet Paşa’yı seçtirsen iyi olur.” Onu takip eden heyeti vekile toplantısında Mustafa Kemal Paşa, oturumu açınca, “Şimdi Lozan’a gidecek murahhasların intihabını yapalım, bence başmurahhas olarak İsmet Paşa münasiptir. Siz ne dersiniz?” diye sormuş ve tasvip edildikten sonra “Diğer murahhaslar zaten belli.”  diyerek doğrudan doğruya Rauf Bey’in şahsını istemediğini belirtmişti. Rıza Nur’un bu kadar yürekten davrandığı, İsmet İnönü’nün sonra O’nun hakkında ne iftiralarda bulunduğunu erbabı bilir. Şunu da belirteyim: Rıza Nur’un bu hareketi vatan menfaatinden başka bir sebebe dayanmıyordu. Rauf Bey ittihatçıydı. Rıza Nur ise eski itilâfçı. Fakat, Ankara’da Millî Mücadele başladığı zaman ön safta bulunanlar hep eski ittihatçılar olmasına rağmen Rıza Nur derhal onlara katılmakta bir beis görmedi. Vatan menfaatini parti fikrinin daima üstünde tuttu. Ankara’ya gidenler arasında da eski itilafçılardan hemen hemen başka kimse yoktu.

- Dr. Rıza Nur’un insanî taraflarına ve hassalarına dair bir hâtıranız var mı?

- İnsanları tanımakta fevkalâde kabiliyeti vardı. Meselâ, Gümülcineli İsmail Hakkı adında bir itilâfçı için daha o zamanlar “Bu adam Hürriyet ve itilâfı perişan edecek!” dermiş. Dediği oldu. Türkiye’ye geldiği zaman, daha sonra Türkçülükten dönen bir şahıs için “Gümülcineli, itilâfçıları perişan etti, bu adam da Türkçülüğü perişan edecek!” derdi. Dediği çıktı. Bahsettiği kimsenin Türkçülüğe büyük zararları dokundu.

- Türkiye’ye döndükten sonra, Rıza Nur, neyle meşgul oldu?

- Doktorluğu bırakmıştı. O, daha ziyade hareket adamıydı. Tanrıdağı Mecmuası’nı çıkarmak istiyordu. “Bu mecmuayı çıkaramazsam benim için ölümdür!” diyordu. Merhum Mükrimin Halil de O’nu bu fikrinden vazgeçirmeye çalışıyordu. Fakat mecmuayı çıkardı. Tanrıdağı’nı çıkarmasına sebep , hem Türkçülüğü yaymak  hem de Türkbilik Revüsü’nde neşredemediği ilmî makaleleri neşretmekti.

- Mesleğinde, yani hekimlikte başarı göstermiş miydi?

- Evet, Operatör Cemil Paşa’nın (Cemil Topuzlu) muaviniydi. Sünnetçiliği ilmî bir şekle sokmuştur. 23 yaşında asistan yüzbaşı, 26 yaşında da doçent oldu.

- Şair olarak Rıza Nur hakkında fikriniz?

- Vasat bir şairdi. Esasen şiiri, Türkçülüğün yayılmasında bir vasıta olarak telâkki ederdi. En beğendiğim iki şiiri, “Oğuz Kağan Destanı” ile “Ateş ve Pervane”dir.

- Sinop’ta bir vakıf kütüphanesi var. Bu kütüphaneyi ne zaman kurmuş?

- Talebeyken kitap bulmakta zorluk çektiği için «İlerde param olunca kütüphane kurayım» diye niyet etmiş ve Millî Mücadele yıllarında bu niyet ettiği kütüphaneyi kurmuş. Bu bina, Sinop’ta deniz kıyısında iki katlı bir yalıdır ve bir çiftlik de geliri kütüp­haneye verilmek üzere vakıf bı­rakılmıştır. Kütüphanede daha ziyade Türkolojiye ait kitaplar vardır. Şimdi on bin cilt kadar kitap bulunduğunu tahmin ediyorum.

- Rıza Nur birçok siyasî hâdisele­rin içinde yaşamıştı. Hâtıralarının da çok zengin olması gerekir. Acaba hâtı­ralarını yazmış mı?

- Evet. Yazdığı hâtıralarını Paris’te ve Berlin’de iki kütüphaneye ver­miştir. Bunların ilerde basılması düşünülebilir.

- Türkiye’ye geldikten sonra dok­torluğu bıraktığını söylemiştiniz, ney­le geçiniyordu?

- O zaman Başvekil bulunan Dr. Refik Saydam eski arkadaşıydı. Onun yardımıyla emekli maaşı bağlandı ve birikmiş olanları da aldı. Bu sanırım, ayda 150 lira kadar bir paraydı.

- Hususî hayatında ne gibi özellik­leri vardı?

- Hususî konuşmalarında ve mua­melesinde gayet nazikti. Fakat prensip meselelerinde çok sert davranırdı. Fikirlerinde ısrar ve inat ederdi. Bir gün, ismet Tümtürk ile kendisini, bir imlâ meselesinde ikna edebilmek için büyük güçlük çekmiştik. Belki bir saat kadar münakaşa ettik. Fakat haklı gördüğü zaman da kabul ederdi. Meselâ bu imlâ meselesinde en sonunda «peki, peki, söylediğiniz gibi olsun» demişti.

Hiçbir aşırılığını görmedim. Arasıra içki ve pek nadiren de sigara içer­di. İtidalli yaşıyordu. Hattâ Mısır’da­ki bir alışkanlığını burada da terketmedi. Orada bulaşıcı hastalıklar pek yaygın olduğu için, bütün sebze ve meyvalan permanganat içinde temiz­ledikten soma yermiş. «Birçok arka­daşım bu yüzden öldü, benim sağ kal­mam bu ihtiyatım sayesindendir» der­di. Burada da sebze ve meyvalan permanganat içinde mikropsuz hale geti­rip yemekten vazgeçmedi.

- Peki, bir soru daha: Ölümünü na­sıl öğrendiniz?

- Bu çok acı ve beklenmedik bir darbe oldu. Ölümünden önce hiçbir rahatsızlığı ve şikâyeti yoktu. Sapa­sağlamdı. Taksim’de Şehit Muhtar Caddesinde Sülün Palas Apartmanın­da oturuyordu. Geceyarısı bir fenalık gelmiş, yanında çalışan hizmetçi kızı alt kattaki Doktor Semih Sümerman’a yollanmış. Doktor hemen gelmiş ve bir iğne yapmış. Sonradan öğrendi­ğimize göre ciğere kan hücum etmiş. Yirmi dakika sürmüyor, gözlerini haya­ta kapıyor.

Ertesi gündü, o zaman talebe olan Dr. Külâhlıoğlu geldi. Yüzü solgun, ha­reketleri ağırdı. «Size acı bir haber vereceğim. Doktor Rıza Nur bu akşam vefat etti» dedi. Donup kaldık. Hiç beklemediğimiz bir şeydi bu. Soma hazırlandık ve zevcemle birlikte Rıza Nur’un son ziyaretine gittik.

- Bildiğime göre, mezartaşında «Türklük için yaşadı, öldü» yazılı. Böyle yazılmasını kendisi mi vasiyet etmişti?

- Hayır. Kendisine ölümü yakıştı­rabilir miydi? Ona en yakışan mezartaşı bu olmalıdır diye, düşündüm ve ben yazdırdım. Hakikat de zaten budur. Bütün ömrü boyuncu Türklük için ya­şamış ve ölümü de o uğurda olmuş bir Türkün kabrine başka ne yazılabilir ki?

Millî Yol Dergisi, 7 Eylül 1962,  32. Sayı

* Söyleşi ülküdaşımız Kerem Kurt tarafından, Millî Yol dergisinden birebir alıntılanarak, hazırlanmıştır.
** Söyleşi Murat Gencoğlu (Altan Deliorman) tarafından gerçekleştirilmiştir.

0 4159

Atsız’ın Maltepe’deki mütevâzi evindeyim. İlk defâ geldiğim evi bulmak güç olmadı. Trenden inip de biraz yürüdükten sonra adresi söylediğim ilk vatandaş, beni eve kadar getirdi. Hâl hatır sorup umûmî ve günlük meseleler üzerinde biraz hoşbeşten ve kahvemi de içtikten sonra:

-   Efendim, sizi daha fazla rahatsız etmemek için, müsaade ederseniz hemen sorularıma geçmek istiyorum, dedim. Atsız Beğ;

-   Buyrun, diye cevap verdi, aklımın erdiği kadar cevap vermeye çalışayım.

Ve ilk soruyu sordum;

-   Son zamanlarda köyü konu olarak alan bir roman çeşidinin ileri sürüldüğü görülüyor. Bunda bir husûsî maksat var mıdır ve sâdece köyden bahseden bir romanla gerçek hayâtın aksettirilmesi mümkün müdür? Bu husustaki fikirlerinizi ricâ ediyorum.

Atsız Beğ, kısa bir müddet düşündü ve sonra ağır ağır şunları söyledi:

-   Roman denilen nesne hayâtın edebî bir aksi olmak iddiasındadır. Türk hayâtının her yönünü konu olarak alabilir. Hattâ yalnız köyden bahseden bir roman da yazılabilir. Fakat bunu yazacak insanın cidden edebiyatçı ve romancı olması lâzımgelir. Son zamanlarda köyü konu edinen romancılar ise edebiyatçı değil, komünist propagandacısıdır. Bunlar Türk edebiyatına orijinâl veyâ sâdece edebî değerde bir eser vermek için değil, Türk rûhunu baltalayarak Moskofçuluğa yarar bir ortam hazırlamak için köyü ele alıyorlar. Bu romanlarda fikir ve dil sefâletinden, hayâsızlıktan başka ne var? Vaktiyle XV. Yüzyıldaki Hurûfîlik zekâ ve seviye bakımından nerede idiyse, bunlar da bugün aynı hizâda bulunuyorlar. Osmanlı Devleti’ni yıkmak mâlihülyâsında olan Hurûfîler edebî kisveye bürünerek Fâtih Sultan Mehmed’in sarayına kadar girmiş, fakat sonunda idâm edilmişlerdi. Bugünkü Moskofçular da yine aynı edebî kisveye bürünerek birtakım yerlere sızmışlarsa da onların sonları da hüsrân olacaktır. Türk ırkının yapısı gibi sağlam bir yapıyı böyle birkaç düzüne kültürsüz hafifmeşrep yıkamaz. Bunlar ancak sosyâl hayatta rahatsızlık ve huzursuzluk doğurabilirler.

Bu romanların çok okunması da hiçbir mânâ ifâde etmez. Mayk Hammer daha çok okunuyor. Kültür seviyesi ve edebî zevk yükseldikçe bu türlü yazılar hiç okunmaz olacak ve sâhipleri kendiliğinden susacaktır.

Bugün bu bayağı köy romanlarının hakîki münekkitler tarafından tenkidi değil, Moskofçu mahutlar tarafından reklâmı yapılmakta ve ancak edebî kültürü olmayanlara tesir edilebilmektedir.

Fakat bâzan resmî makamların gafletleri de göze çarpmaktadır. Meselâ Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan Tebliğler Dergisi’nin 10 Nisan 1961 târihli 1148. Sayısında ‘’Sait Faik’in Hayâtı’’ adlı eser Millî Eğitim Müsteşarı N. Âdil Erkman tarafından okullara tavsiye edilmektedir ki büyük hatâdır. Said Faik gibi temâyülleri mâlûm ve hiçbir edebî şahsiyeti olmayan bir yazarın hayâtını orta öğretimdeki çocuklar niçin öğrensin? Mâlûm olduğu üzere bizim orta öğretimdeki gençlerimiz henüz millî takım kadrosunu bellemekle meşgul oldukları için, daha klâsik şâirlerimize bile sıra gelmeden Said Faik’e atlamak merci aşmak olur ki hiyerarşiye aykırıdır. Herhâlde müsteşar zamâna ve edebiyat târihine ehemmiyet vermediği için Said Faik’i Fuzûlî falan ayarında eski bir şahsiyet sanmış olacaktır.

Sözün kısası bugünkü köy konulu romanlar Kremlin’in Türkiye’de çıkan plâklarıdır.

-   Birtakım yazarlar, Milliyetçiliği artık zamânı geçmiş bir fikir olarak göstermeye çalışıyorlar. Bu hususta bilhassa gençliğe ışık tutacak düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Atsız, biraz önce kütüphanesinin bir gözünden çektiği Tebliğler Dergisi’ni yerine koyduktan sonra, ağır ağır konuştu:

-   Milliyetçiliğin zamânı geçmez. Dünyâda milletler ve diller kaldıkça milliyetçilik de kalacaktır. Yeryüzündeki memleketlerin hepsinde az veyâ çok bir milliyetçilik hüküm sürmektedir. Milliyetçiliklerinin adı olmayan İngilizler’de koyu milliyetçilik olduğu gibi, Hindistan’da, Arap’larda, İsrâil’de hattâ milliyeti reddeden komünist ülkülerde de milliyetçilik vardır.

Milliyetçiliğin zamnânının geçmiş olduğu hakkındaki iddialar, Moskofçuların propagandasıdır. Onların bilinen taktiklerinden biridir. Bir de içimizdeki Devşirme artıkları kendilerini asıl milliyetlerinden vazgeçirmiş olan Türklüğe karşı duydukları hıncı, milliyetçiliği reddederek almak sevdâsındadırlar. Esefle söylemek lâzımdır ki milliyetçiliği en sathî olan memleket biziz. Hâlbuki Türk milliyetçiliği milâttan önceki zamandan, Mete Yabgu’nun çağından başlamaktadır. Her zaman kendini göstermiş ve parlak şahsiyetler yetiştirmiş bulunan Türk milliyetçiliğinin târihi bir yazılsa göz kamaştırırdı. Bilmedikleri şeyleri yok sanmak, insan tabiatı icâbı olduğu için eski Türk milliyetçiliğini inkâr etmek bunu geçen asrın modası, hattâ Avrupalıların bize telkin ettiği bir ülkü sanmak yanlıştır. Burada açıklaması imkânı olmayan sebepler dolayısiyle bizde milliyetçiliğin yerini mahâllicilik, particilik ve tarikatçılık almıştır.

Sıra sorularımın en aktüel bir diğerinde idi:

-   Efendim, sizi yordum ama, yine çok mühim bir soru soracağım. Cevaplarınızın bütün milliyetçi gençlere yön vereceğine inanarak… Türk dilinin sadeleştirilmesinin sınırı ve prensipleri ne olmalıdır?

-   Türk dilinin sâdeleştirilmesinde şu prensipler hâkim olmalıdır;

a) Terimlerde Türk kök ve ekleriyle kelime türetmek

b) Yazı dilinde Türkçe kelimeleri tercih etmek

c) Türkçe olmayıp da kullanmaya mecbur olduğumuz kelimelerden Türk fonetiğine uygun olanları seçmek

ç) Lüzum yokken yabancı kelime kullanmaktan şiddetle kaçınmak

d) Kelime türetir veyâ tercih ederken Türk dili zevkini kollamak.

-   Bu hususları biraz ve lütfen açar mısınız?

-   Terimler yalnız derslerde ve ihtisas sâhipleri arasında kullanılacağı için bunların kabulünde güçlük yoktur. Nitekim bugünkü öğrenciler matematik, hendese, biyoloji terimlerinin çoğunu Türkçe olarak kullanmaya alışmışlar ve çevrelerini de alıştırmışlardır. Artık bizim neslimiz de, ‘zarp’, ‘taksim’, ‘yekûn’ yerine ‘çarpma’, ‘bölme’ ve ‘toplam’ kelimelerine ısınmıştır. Yalnız, vaktiyle bu terimler alınırken lüzumsuz yanlışlar yapılmış, meselâ ‘zaviye’ ve ‘müselles’ yerine ‘açı’ ve ‘üçken’ diye güzel Türkçe karşılıklar bulunduğu hâlde ‘murabbâ’ yerine Fransızca’dan ‘kare’ alınmıştır. Kare kelimesinin ilk hecesi kalın, ikincisi ince olduğu için dilimizin ses uyumu  kânununa aykırı düşmektedir. Bundan başka bunun Türkçe karşılığı Türkistan Türklerinde ‘törtkül’ olarak kullanılmaktadır. Bu kelimenin Batı Türklerindeki şekli ‘dördül’dür. Terim koymak için gerçek dilcilerden meydana gelmiş bir terim kurulu olsaydı da bunlar kelime türetselerdi, dilimiz daha zengin ve daha millî olurdu. Aynı dert bugün de vardır:

Bilim ve teknik bakımından her gün birçok terimler icad olunmakta ve bunlar ister istemez halk diline girmektedir. Bu kelimeler Türkçeleşmeden girdiği için dilin yapısı bozulmakta ve aydınlar bu kelimeleri asrî şekilleriyle söylemeyi kültür sâhibi olmanın icâbı saymaktadırlar. Bir terim kurulu gayet uyanık ve şuurlu olmak, bu yeni terimlerin Türkçe karşılığını bulup kabul ettirirse birkaç yüzyıl sonraki yeni bir dil buhrânının önüne geçmiş olur.

-   Peki efendim, Türk dili alanında otorite sayılmayan kimselerin birtakım kelimeler uydurarak dilimize mâl etmeye çalışmalarına ne diyorsunuz? Meselâ bir vakitler Nurullah Ataç böyle kelimeler uydurur ve kendisini üstat tanıyanların gayretiyle bu kelimeler dergi ve gazetelerle yayılmaya çalışılırdı.

-   Efendim. Nurullah Ataç ciddî ve Türklüğe inanmış bir adam değildi ki Türkçeci olsun. Yalnız Fransız kültürüyle beslenmiş, kendisinin bir batılıdan biraz aşağı, fakat bir doğuludan biraz üstün olduğunu ilân etmekle aşağılık duygusu içinde bulunduğunu açıklamış, orijinâl gözükmek için hiçbir tuhaflıktan çekinmemiş bir insandı. Türk dili alanında otorite olmak şöyle dursun, söz söylemek yetkisi bile olmayan bir yazar olduğu için fikirlerinin, iddialarının hiçbir değeri yoktur. Nitekim yazıları o devrin fikir sefâletini gösteren örnekler olarak dergi yapraklarında kalmıştır.

Onun bu uydurma Türkçeciliğini, fikir arkadaşlarını dikkate alarak, şüphe ile karşılamak da kâbildir. Meselâ “kelime” karşılığı olarak “tilcik” (yani bizim lehçemizle“dilcik”) diye bir söz kullanılırdı. Bunun asıl anlamı kadınlık uzvunun bir parçasıdır. Bu kadar gülünç bir üstâdın ardından gidenlere gelince: Ne diyelim? İnsan hakları beyannamesine göre fikirler muhteremmiş…

Atsız Beğ’i hayli yormuştum. Artık müsaade istemek zamânı gelmişti. Fakat son bir soru daha sormaktan kendimi alamadım:

-   Efendim, yayın organlarında çoktandır imzânız görünmüyor. Milliyetçi gençlik bunu kendileri için büyük eksiklik sayıyor. Niçin yazmıyorsunuz?

Atsız Beğ hafifçe gülümsedi:

-   Bunun sebebi Evliyâ Çelebi’ye hayrülhalef oluşumdur.

Dedi. Atsız Beğ’e hak vermemek mümkün değildi. Çünkü her gün beş saati Maltepe’den İstanbul’a gidip gelmekle geçiyordu. Yâni kelimenin tam mânâsiyle yolların tükettiği bir adamdı. Hem de yollar onu yıllardan beri, bir kütüphânede sıradan herhangi bir adamın yapabileceği basit bir işi yapmak karşılığı tüketiyordu. Millî Eğitim Bakanlığı’nın büyük (!) mevkili, büyük (!) kişileri bundan dolayı ne kadar övünseler hakları olurdu.

Orkun Dergisi, Mart 1962,  2. Sayı

* Söyleşi ülküdaşımız Yalçın Karaaslan tarafından, Orkun dergisinden birebir alıntılanarak, hazırlanmıştır.
** Söyleşiyi yapan kişinin adı maalesef dergide yer almamaktadır.

Bu Hafta Çok Okunanlar