1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Zaaflarımız

Hüseyin Adıgüzel
Türk milleti, bilinen tarihin en eski milletlerinden biridir. Bu eskilik, Türklerin tarih içinde oluşturdukları kültürleri, üstün devlet kurma yetenekleri yanında birçok iyi ve güzel özelliklerin de bünyede yer almasında büyük etken olmuştur. Cesaret, yiğitlik, konukseverlik, yardımseverlik, adalet gibi insanı insan yapan değerlerin tümüne sahip olan milletimizin, bu güzelliklerinin içinde ayrıkotu gibi biten bazı zaafları da vardır. Bu zaafları doğru tesbit etmek, giderilme yollarını işaret etmek elbette bizim işimiz değildir. Bu sosyologların işidir, ama biz de gördüğümüz ve sezdiğimiz kadar, millî bünyeye zarar veren birkaç zaaftan söz etmek istiyoruz.

MİLLÎ ŞUUR NOKSANLIĞI

Millî şuur; bir millete mensup fertlerin, kişisel sorunlarını aşarak, millî sorunları anlaması, onların çözümü için çaba harcaması, kişisel çıkarları için değil, milleti için çalışma fikri olarak tanımlanır. Yani fert, toplumun rahatı ve mutluluğu için çalışmalıdır. Gerekirse, fedakârlık yapabilmelidir. Tüm sorunlara geniş bir açıdan bakmalı, kişisel çıkarlarını, duygularını bir kenara koyabilmelidir.

Böyle bir şuura sahip olan fertlerin oluşturduğu toplum; siyasî ve ekonomik açıdan güçlü olur. Milletlerarası ilişkilerde, karşı tarafa sözünü dinletir. İçeride rahat, huzur içinde, mutlu olarak yaşar. Birimiz, hepimiz için, hepimiz birimiz için, felsefesi hâkim kılındığından, yardımlaşma, sevinç ve üzüntüleri paylaşma; birlik ve beraberliği pekiştirir, toplumu her türlü kötülüğe karşı korur. Dış tehditleri algılama kolaylaşır, dış tehdide karşı ortak hareket etme imkânı doğar.

Millî şuur eksikliği, ferdî düşünceleri geliştirir. Kişisel çıkarlar, millet çıkarlarından üstün tutulur. Ve bu tip insanların çoğunluğu oluşturduğu toplumlarda; millî kaygı, millî endişe olmaz. Düşünceler ferdî kazanımlara yöneldiği için, ahlâkî kurallar işlemez. Hırsızlık, hainlik, haksızlık toplumun bünyesini kemirir. Devlet, millet, bayrak, bağımsızlık gibi kavramlar önemini yitirir. Ben duygusu topluma hâkim olur. Çeteler, mafyalar yerden ot biter gibi ortaya çıkar ve bünyeyi zaafa uğratır. Toplumda rahat, huzur kalmaz. Mutsuzluk, her ferdi, gördükleri karşısında olumsuz yönlere iter.

Yukarıda söylediklerimiz bugünkü toplumumuzun aynası değil mi? AB uyum yasaları, bazılarının millî kaygıdan, endişeden ne kadar uzak, kişisel çıkarlarına ne kadar yakın durduklarını göstermiyor mu? Hortumlanan bankalar, şaibeli ihaleler, kaçırılan vergiler, hırsızlığın ve hainliğin millî bünyemizi kemiren birer hastalık olduklarının işaretleri değil mi? Millî gelirin % 80’nin, % 5’lik kesim tarafından binbir entrika ve hile ile alınması, ekmek çalanlar 8-10 yıl hapis ile cezalandırılırken, milyarlarca dolar çalanların elini kolunu sallayarak dolaşması, vergisini kuruşuna kadar ödeyen insanların açlık sınırında olması, haksızlık ve adaletsizliğin kesin göstergeleri değil mi? Bütün bunlar, toplum olarak zaaf içinde olduğumuzu göstermiyor mu?

BİRLİK VE BERABERLİK

DUYGUSU EKSİKLİĞİ

Biz buna kollektif şuur eksikliği de diyebiliriz.Genelde millî şuuru eksik kişilerde daha yaygın olarak görülür. İnsanlar, toplu hâlde yaşamaya, adeta mahkûmdurlar. Çünkü, artan ihtiyaçları giderebilmenin başka bir yolu henüz keşfedilmemiştir. Birlikte yaşayan insanlar, bazı konularda birlikte hareket etmek zorundadırlar. Meselâ, bir site içerisinde birlikte oturanların, sitenin güzeleştirilmesi, yollarının yapılması, su ve elektrik hizmeti alması gibi konularda ortak bir hareketin içinde bulunmaları gerekir. Bu, hizmetlerin daha kısa zamanda verilmesi için şarttır. Ama bu insanların, siyasî ve ekonomik tercihleri için birlikte hareket etmesi gerekmez. Yani birlikte hareket edilmesi gereken sorunlar olduğu gibi, kişisel hareket edilmesi gereken sorunlar da vardır. Örneğin çapını genişletirsek tüm toplumun birlikte hareket etmesi gereken sorunların olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Herhangi bir dış tehdit, deprem, sel gibi. felâketler bunlardan bazılarıdır. Ya da, milletimizin bekası, toplumun esaretten kurtulması gibi...

Tarihten günümüze şöyle bir yolculuk yapsak, göreceğimiz manzara, Türk milletinin tarihin hiç bir döneminde, birlik ve beraberlik içinde haraket etmediği gerçeği olacaktır. Doğu Hun İmparatorluğu (Mete Han) döneminden Osmanlı İmparatorluğu’na kadar geçen sürede, taht mücadelelerinin, cihan hâkimiyeti mücadelelerinin sonucu, açık olarak Türklerin bu konudaki zaafiyetini gösterir. Bu zaafımızdan yararlanan dış güçlerin devletlerimizin yıkılmasındaki rolü asla inkâr edilemez.

Selçukluların sonunu getiren, Berkyaruk-Mehmet Tapar-Sultan Sancar arasındaki taht mücadeleleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun on yılını alıp götüren, Süleyman, Musa, Mehmet, Mustafa şehzadeler savaşı bu zaafa güzel birer örnektir.

Timur-Yıldırım, Yavuz-Şah İsmai l, Timur-Toktamış, Fatih-Uzun Hasan kavgaları cihan hâkimiyeti ülküsünün ortaya çıkardığı zaaf değil mi? Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan bayrakların temsil ettiği imparatorlukları kurmakla övünüyoruz, ama, 16’sını da kendimizin yıktığını söyleme erdemini gösteremiyoruz. Bu bir zaaf görüntüsü olduğu için söyleyemiyoruz.

Günümüze bakalım, Kıbrıs sorunu, Ermeni sorunu, AB sorunu, Ege sorunu birer millî sorun olarak karşımızda durduğu hâlde, bu sorunlarda birlikte hareket edebiliyor muyuz? Yoksa, bu sorunları siyasî ve ekonomik çıkarlarımıza kurban mı ediyoruz? Görünen o ki, hâlâ aynı zaaf içinde bocalıyoruz.

Türk dünyası bir bütündür diyoruz. Kerkük sorunu ile Karabağ, Doğu Türkistan sorununu birbirinden ayırmamamız gerektiğini söylüyoruz. Fakat uygulamaya baktığımız zaman, her kesimin kendi kişisel sorunları için bölgesel milliyetçilik hattâ aşiretçilik yaptığını görüyoruz. Bu bir zaaf değil mi? Bu konuda hâlen faaliyet gösteren yüzlerce vakıf ve derneğin ayrı tellerden çaldığını söylemek yanlış mı?

Şöyle yolda yürürken sağa sola baktığınızda, yüzlerce yardımlaşma derneği tabelâsı ile karşılaşırsınız. Sivas, Erzincan, Afyon, Aydın, Manisa, Halfeti, Suruç vs. yardımlaşma derneklerini kurmak bölücülük yapmak değil mi? Niçin yörelere yönelik yardım derneği kurulur? Anlamak mümkün değil. Böyle bir yardım yapılacaksa, neden bütün ülke dikkate alınmaz?

Bu zaaf, başta da söylediğimiz gibi millî şuur eksikliğinin bir sonucudur. Birlik ve beraberlik içerisinde tüm güçlüklerin altından kalkılabileceğinin en yakın ve en güzel örneği Ulusal Kurtuluş Savaşımızdır. Yeniden bir Kuvay-ı Milliye hareketine ihtiyaç duyduğumuzu, yaşadıklarımız tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var”, “Birlikten güç doğar” diyen atalarımızı “Türk milleti, bütün sorunlarını millî birlik ve beraberlik şuuru içinde yenmesini bilmiştir” diyen Atatürk’ümüzü hatırlayalım. Ve bu şuuru, gerektiği zaman ve yerde göstermenin yollarını bulalım.

TEMBELLİK

Çocukluğumuzda bazı kişilerin “Türk milleti tembeldir. Çalışmasını sevmez. Eski dönemlerde, yılda bir akına çıkarlar, yıllık her türlü ihtiyaçlarını giderirler, ihtiyaçlar yeniden ortaya çıkıncaya kadar yan gelip yatarlar. Yeni ihtiyaçları için yeniden akına çıkarlar, yağma ve çapul yaparak geriye dönerler. Bu fasit bir daire gibi döner dururdu” dediklerini hatırlıyorum. Önceleri bunlara kızıyordum. Ama şimdi çok iyi anlıyorum o kişileri. Onlar belki biraz istihza, biraz da küçümseme içinde, milletimizin önemli bir zaafını söylüyorlardı. Bunu açık olarak “Türkler tembel bir millettir” diyemedikleri için, böyle anlatma gereğini duyuyorlardı. Onların ne demek istediklerini, bunca yıllık yaşam macerasından sonra daha iyi anlıyorum.

Tembellik bizim için bir yaşam biçimi olmuş. İş saatinde, okul saatinde ağzına kadar dolu olan kahvehanelerin varlığını başka nasıl izah edebiliriz? Herhâlde dünya üzerinde kahvehanesi en çok olan ülke biziz. İşsizler ayrı bir sorun, ama okul saatinde kahveleri dolduran üniversitelilere ne diyelim?

Osmanlılarda, el ya da vücut işlerinin büyük çoğunluğu gayrimüslimlere bırakılmıştı. El zanaatları (terzi, ayakkabıcı, duvarcı, berber, lokantacı gibi) ve ağır işlerin tümü onların insiyatifindeydi. Alım satım işleri (ticaret) Türkler arasında makbul bir meslek olmadığından, ülke ekonomisinin hemen tamamının kontrolü gayri Türklerin elindeydi. Tabiî ki, bu durum Osmanlı’nın ekonomik çöküntüsünün önemli sebeplerinden birisi oldu.

Cumhuriyetin ilânından sonra, duvarcı ustası, ayakkabıcı bile bulamadık. Bu işlerin yapılması gerektiğini anlayıncaya kadar uzun yıllar geçti. Ama bu uzun yıllar, çalışmayı yine de bize öğretemedi. Geçenlerde rastladığım eski bir dost; yaşadığı bir olayı anlattı. Şu anda küçük bir çiftliği var. Her sabah beşte kalkıyor. Akşam saat sekize kadar, çiftliğin rutin işlerini yapıyor. Daha sonra gece yarılarına kadar yazıyor, okuyor, hesap yapıyor. Yani günün 16 saatini çalışarak geçiriyor. Kendisine bu yaşta, bu enerjiyi nereden alıyorsun? diye sordum. “Enerji menerji lâf. İnsanın çalışmayı öğrenmesi ve benimsemesi gerekiyor. Bunu bana Alman gâvuru öğretti” dedi. Nasıl olduğunu sordum. İşçi olarak Almanya’ya gitmiş. Bir fabrikada işe başlamış. iş biraz ağır olduğundan, sık sık tuvalete ve su içmeye gidermiş. Aybaşında parasını aldığında, paranın eksik olduğunu görmüş. Hemen muhasebeciye bunun sebebini sormuş. Muhasebeci şu kadar tuvalet ücreti, şu kadar su ücreti kesildi demiş. Önce şaşıran dostum, tuvalet ve su ücretli mi diye sorunca, muhasebeci gülerek “Hayır onlar ücretli değil, ama boşa harcadığınız zaman ücretli” deyince, bizimkinin aklı başına gelmiş.

Hiç gayret sarf etmeden, emek harcamadan para kazanma isteği toplumumuzun büyük bir kesiminin özlemi. Şans oyunlarının bu kadar rağbet gördüğü ikinci bir ülke olduğuna inanmıyorum. Belki on çeşit şans oyunu devlet kontrollü olarak oynanıyor. Sayısal loto, süper toto, spor toto, on numara, at yarışları, millî piyango, şans topu ilk aklıma geliverenler. Bu, krizden bunalan bir milletin umuda yönelişi değil; bu, tembel bir toplumun emeksiz para kazanma isteğidir. Kendimizi aldatmayalım.

Hocaların şikâyetlerini (ilköğretimden üniversite sona kadar) her zaman dinlersiniz. Annelerin, babaların da öğretmenlerden bu konuda farklı düşündüklerini zannetmiyorum. İş verenin, evinde ufak tefek işler yaptıranların işçi ve ustalardan şikâyetleri inanılmaz boyutlarda. “Parasını peşin veriyorum. İş yaptıramıyorum” diyenleri sıkça duymamız, çalışmadan para kazanma isteğinden kaynaklanıyor. Çalıştığı işten memnun olmayanların sayısı, çalışmayanlardan daha çok.

Bilimsel çalışmalarda da, durum pek farklı değil. Hazıra konma alışkanlığı lisans, lisansüstü eğitimden tutun da profesörlük tezlerine kadar ulaşıyor. Bilimadamı olma iddiasındaki birisi, bir başkasının yazdıklarını aynen kopye etmekte beis görmüyor. Gazeteler, bu şekilde davrandıkları için bilimsel kariyerleri iptal edilenlerin haberleriyle dolu olarak çıkıyor.

Bütün bunlar tembelliğin ifade edilmesinden başka bir şey değildir. % 18’lere varan işsizi olan bir ülkede iş buluyor, yeteri kadar para kazanıyor, ama işinden memnun değil. Bunun tembellikten başka bir izahı olduğunu sanmıyorum.

Bu önemli zaafı gideremediğimiz takdirde dünyayı yakalamamız, mutlu ve huzurlu bir toplum olmamız, bana pek mümkün değil gibi geliyor. Bu her ne kadar genetik gibi görünse de, eğitim yoluyla hâlledilebilecek bir sorundur. Yeter ki, eğiticiler çalışmayı bilsinler ve benimsesinler.

KOLAY ALDATILMA

Dünya milletleri arasında Türk milleti kadar temiz ve saf bir millet olmadığından eminim. Millet olarak alınan terbiye ve inanç sisteminin, bu özelliğin oluşmasında önemli payı olduğuna inanıyorum. Güzel ve doğru olan bu özellik, maalesef başkaları tarafından istismar edildiği için, milletimizin zaafı olarak ortya çıkmaktadır.

Başkalarını kendimiz gibi görmek ve kabullenmek, bu zaafımızın odak noktasını oluşturur. Bu yüzden çabuk inanırız. Adamın doğru söyleyip söylemediğini hiç araştırma gereği duymaz, olduğu gibi kabul ederiz. Yanıldığımızı anladığımız zaman da iş işten geçmiş olur.

Tarih boyunca kazanılmış zaferlerin masa başında kaybedilişinin önemli sebeplerinden birisi, bu çabuk inanma ve kolay aldatılmadır. Parlak, cilâlanmış birkaç söz, bizim elimizi, dilimizi bağlayıverir. “Adam tam benim söyleyeceklerimi söyledi, benim konuşmama gerek yok” diye düşünür ve söylediklerini hemen kabul ederiz. Ama sonra bir de bakarız ki, söylenenlerin tam tersi bir durum ortaya çıkıvermiş. Şaşar kalırız.

Böyle durumlar karşısında “iyi niyetimizin kurbanı olduk” deriz. Halbuki, yaptığımız işin iyi niyetle alâkası olmadığını bilmiyoruz. Bu sözü olayların karşısında, kendimizi avutmak için kullandığımızı bile bile, kendimizi savunmak için kullanmış olarak düşünürüz. Yani kendimizi aldatırız. Bundan dolayı da, her zaman aldatılabiliriz. Gerçeği kabullenebilsek belki, çaresini arayıp bulacağız. Ama hastalığı kabul etmeyince tedaviye gerek duymuyoruz.

Atalarımız “Üzüm üzüme baka baka kararır”, “Körle yatan şaşı kalkar”, “Kır atın yanında duran ya huyundan, ya suyundan” demişler ve insanların birbirlerinin etkisi altında kaldıklarını ne güzel ifade etmişler. Şu anda yıllar boyu aldatıla aldatıla kendi milletimizi aldatır hâle geldik. Siyasîlerimizden tutun da bilim adamlarımıza, yazar çizer takımımıza, tüccarından, esnafına birbirini aldatma yarışına girdiklerini pekalâ gözlemleyebiliyoruz. Ama onlar da ancak bizleri ve bizler gibi saf diğer Türkleri aldatabiliyorlar. Henüz ustalaşmış değiller.

BENLİK DUYGUSUNUN

GÜÇLÜ OLMASI

Sıradan insanların devam ettiği, kahvehane, birahane gibi yerlere gidiniz. Dernek toplantılarına katılınız. Oraya gitmiş insanlarla konuşunuz. Göreceksiniz ki, hiç kimse hâlinden ve devletin işleyişinden memnun değildir. Kendilerine göre çözüm üretirler. Ama her yapının odak noktasına kendilerini koyarak. Kendilerini kurtaramadıklarına hiç bakmazlar, fakat devleti ve milleti kurtarmaya talip olurlar.

Bu sıradan insanlarda böyle de, siyaset ve devlet adamlarında farklı mı? Elbette hayır. Bu yüzden ellinin üzerinde siyasî parti kurulur, programları aynı olsa da isimleri ve liderleri farklı olur. Tüm bunlar, herkesin ülkeyi kendisinin kurtaracağına inanmasından kaynaklanır. Ben yaparım, ben bilirim, ben en iyisini bilir ve yaparım, düşüncesinin topluma hâkim olması, toplumsal bir hastalığın açık belirtisidir. Bu hastalığın adı da bencilliktir. Bencillik, ben duygusunun ön plâna çıkmasıdır. Bir paranoya hâlinde bu hastalığın pençesinde inim inim inlediğimizin farkında bile değiliz. Tarih boyunca bir hayat arkadaşı gibi bünyemizde taşıdığımız bu hastalığı tedavi etmenin zamanı geldi ve geçmektedir. Hasta başbakanımızın “Türkiye’yi bu hâlde bırakmak istemiyorum. Bu yüzden ayrılmayı düşünmüyorum” demesi konumuza güzel bir örnek değil mi? Sanki 70 milyonluk Türkiye’de bu görevi yapacak başka bir Allah’ın kulu yok. Ülkeyi onun kadar güzel idare edecek bir tane dahi adam bulmak mümkün değil...

Tarih kitaplarını şöyle bir açın. Bu hastalık yüzünden ne değerli insanları, ne değerli toprakları ve ne değerli zamanı kaybettiğimizi göreceksiniz. Tahta sahip olma mücadeleleri, sadrazam olma mücadeleleri, bakan olma mücadeleleri, komutan olma mücadeleleri; birbirini çekemeyen paşaların hikâyeleri, birbirinin kuyusunu kazmaya çalışan yöneticilerin çabaları, hepsi ama hepsi “Ben üstünüm, ben bilir ve yaparım. Benden başka hiç kimse bir şey yapamaz” düşüncesinin eseridir. Ne güzel demiş Namık Kemal;

“Devlet bitti, hâlâ bitmedi sen, ben

Bize, bu hâlimizle bizden büyük olmaz düşmen”

Düşmanlarımızdan bile daha büyük olan bu duygu, iyi bir eğitim ile mutlak surette olumlu hâle getirilebilir. Eski eğitim sistemlerinden biri olan tasavvufî eğitim ile bu sorunun çözüldüğünü biliyoruz. Amerika’yı tekrar keşfetmeyeceğiz. Sadece gayrimillî olan bugünkü öğretim sistemini, millî ve terbiyevî hâle getirip, içine eğitimi de koyacağız. Yani, bilim öğrenenlere, insan olmanın faziletlerini de öğreteceğiz. Hepsi bu!..

SONUÇ

Yukarıda özetle işaret ettiğimiz hastalıkların tedavisi, teşhislerin doğru yapılması ile mümkün olur. Eğer yıllar boyu yaptığımız gibi, hastalıkları saklamaya devam edersek, sağlıklı bir toplum yapısını, sadece hayâl edebiliriz. Öncelikle yapılacak iş, bünyemizi zaafa uğratan bu hastalıkları, açık yüreklilikle ortaya koymaktır. “Ben, şu şu özellikleri ve güzellikleri, bunların yanında şu şu zaafları olan bir milletim” diyebilmeli ve sonra da, bunların giderilme yolları aranmalıdır.

100-150 yıl önce İstanbul’da İngiltere’nin büyükelçisi olan zat, bir dostuna yazdığı mektupta “İstanbul’un ortasında cüzdanınızı düşürseniz, bir hafta sonra onu düşürdüğünüz yerde bulabilirsiniz” diyordu. Esnaf, kendisine gelen ikinci müşterisine “Komşum daha siftah yapmadı. İhtiyacınızı ondan alınız” diyebiliyordu. İnsanlar sokaklara tükürmemek için, yanlarında tükürük okkası taşıyordu. Hattâ benim çocukluğumda hırsızlık olmadığından sokak kapıları bile kilitlenmiyordu. Bu durumda bir toplumken, neler oldu da bugünkü topluma geldik? Ne değişti? Devlet yapısı, devletin sistemi, sistemin işleyişi, ekonomik ve sosyal yaşam değişti. Ama esas değişen terbiye ve eğitim sistemi oldu. Bilhassa Atatürk’ten sonra eğitim sisteminde materyalist görüşü öne çıkaran değişiklikler, eğitim sisteminden eğitimi kaldırmış, kupkuru bilgi vermeye yarar bir ucube ortaya çıkarmıştı. Bugün, bu sistemin sancılarını çekiyoruz. Zaaflarımız diye saydıklarımızın tümü bu sistemin çocukları. Sorun, eğitim ve öğretim sisteminde. Burada yapılacak en mantıklı iş, sistemi dışarıdan almak değil, kendi insanımıza uygun olanını bulmaktır. Dünya milletlerinin en gelişmişleri, hem bilgili, hem uygar olanlarının sistemleri kendilerine özgüdür. Başka bir sistemin taklidi değildir. Böyle yaptıkları için de başarılı bir eğitimle, istedikleri düzeyi yakalayabilmişlerdir.

Milletini seven hangi siyasî parti iktidar olursa olsun, ilk yapacağı icraat, millî eğitimi yeniden madde ve mânâ olarak yapılandırmak olmalıdır. Türkiye’nin önünde duran en büyük engel budur. “Önce insan” görüşü her alana hâkim olursa, Türkiye, elindeki dinamikleri ve potansiyeli ile çağlar üzeri bir atılımla, dünya atlasında hak ettiği yeri alabilir. Bütün iyiliklerin ve kötülüklerin anası insandır. İnsana yapılacak yatırımlar, çocuklarımızın daha zengin, daha gelişmiş, daha uygar bir ülkede yaşamasını sağlayacaktır. Bugünkü tablonun müsebbipleri; deve kuşu misâli başını kuma sokarak, ekonomiden başka bir şey göremeyenlerdir. Ekonomideki bozuklukların, çarpıklıkların, insanların eseri olduğunu anlayamayanlardır. İnsana üst düzeyde yatırım yapan ve insan kaynaklarını en uygun şekilde kullanmasını bilen Japonya, Kore gibi ülkelerin gelişmişlik seviyesi gözlerimizi kamaştırıyorsa, buradan çıkarılacak derslerin olduğunu anlamak gerekir.

Eğer, kendi topraklarımız üzerinde, bayrağımızın altında bağımsız ve mutlu yaşamayı arzu ediyorsak, insanî zaaflarımızı tedavi etmeyi bilmeli ve insana yatırım yapmayı mutlak surette bir emir telâkki etmeliyiz. Bunun başka yolu olmadığını artık anlamalıyız. Hiçbir teknolojik yenilik gökten zembille inmemiştir. Hepsinde insanın emeği ve imzası vardır. İnsanı ikinci plâna atan bir milletin arzularına ulaştığını, dünyada ne gören, ne de duyan olmuştur.

ÖNCE İNSAN!