1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

YURDUNU SEV!

Altan Deliorman
Orkun’un geçen sayısında rahmetli İsmet Tümtürk’ün “Ordunu Sev!’ başlıklı bir yazısı yayınlandı. O yazı, daha önce, çeşitli yerlerde iki kere yayınlanmıştı. Vatan savunmasında yegâne dayanağımız olan orduya karşı girişilen sindirme operasyonları sırasında yeniden yayınlanması oldukça manidardı. Bu kısa cümlenin bana “yurdunu da sev” diye fısıldar gibi olduğunu hissettim. Bu son derece tabii duygunun bir kere daha hatırlatılmasına -maalesef- ihtiyaç duyulduğunu görüyorum.

Yurdumuzu elbette sevmeliyiz. Çünkü bu topraklar, bize, en güzel tabiat şartlarına sahip topraklardan daha yakın ve daha güzel , görünür. Burası yüksek dağları, ovaları, yaylaları, kıyıları, denizleri, gölleri, ırmakları ile bizimdir. İnsanın anası, babası, evlâdı nasıl herk sinkinden daha güzel, daha alımlı, daha babayiğit gözükürse vatan toprakları da bize öyle görünür. İster çorak ve verimsiz, ister çöl kve çalılık olsun bir şey fark etmez. Çünkü bu bir duygudur ve atalardan devredile edile günümüze, yani bizlere kadar ulaşmıştır.

Yurdumuzu elbette sevmeliyiz. Çünkü bu yurt bizim büyük evimizdir. Nasıl herkes kendini başka yerlerden daha çok evinde rahat, mutlu ve hür hissediyorsa, biz de yurdumuzda kendimizi öyle hissederiz. Evimizin kapsına dayanıp huzurumuzu bozmaya kalkışanlara nasıl tepki gösteriyorsak, yurdumuzda huzuru ve sükûnu yaralamaya kalkışanlara da öyle tepki göstermeliyiz.

Yurdumuzu elbette sevmeliyiz. Çünkü bu yurdun toprakları milyonlarca şehidin kanı pahasına kazanılmıştır. Onun için bir nevi kutsallık kazanmıştır. Anadolu’nun neresini kazsanız oradan şehit kemikleri fırlar. Karşımıza çıkan Rumlarla, Gürcülerle, Ermenilerle, Haçlılarla (yani Almanlarla, Fransızlarla ve İngilizlerle), Ruslarla, İtalyanlarla, Yunanlılarla çarpışa çarpışa bu toprakların sahibi olmuşuz. Kim kalkıp da buradan pay istemeye girişirse yine kan dökerek yurdumuzu korumak boynumuzun borcudur.

Osmanlı Devletimizin gücünü kaybettiği çağlarda Rumeli topraklarımızın çoğunu yâd ellere bıraktık. Ama dövüşe dövüşe, kan borcunu ödeye ödeye. Bunun istisnaları çok azdır. 30 bin askerin başındaki Arnavut Tahsin Paşa’nın tek mermi atmadan Selâniği Yunanlılara teslim etmesi bu istisnalardan biridir. Bugün lânetle anılıyor. Gazi Osman Paşa’nın Plevne savunmasındaki harikalarını ise (Plevne’yi kaybetmemize rağmen) iftiharla hatırlıyoruz. Sözün kısası yurdumuzun bir avuç toprağını gönül rızası ile başkalarına vermek (veya satmak) bize bir namus meselesi olarak görünüyor. Onun için hazmedemiyoruz. Hazmedenleri, hattâ bunu başarı gibi gösterenleri ise hayretle seyrediyoruz.

Yurdumuzu elbette sevmeliyiz. Çünkü burası bizin son durağımızdır. Zafer marşlarıyla fethettiğimiz toprakları kaybede kaybede nihayet Anadolu’ya sığındık. Gidecek başka yerimiz yoktur. Burada oturmaya ve burayı savunmaya mecbur, hattâ mahkûmuz. Bu gerçeği demokratik özgürlük çığırtkanlarıyla “soykırım” bedeli tazminat talebi dillendirenlerin de kesinlikle anlamaları gerekir.

Yurdumuzu sevmeliyiz. Çünkü burası bizim bir parçamızdır.