1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Yüksek Öğretimde Yönetim ve Disiplin Karmaşası

Prof.Dr. Necmeddin Sefercioğlu
Toplum hayatımız yasalar ile düzenleniyor. Kurumlar da yasalar ile oluşuyor, biçimleniyor ve çalışıyor. Bundan dolayı onların hazırlanış ve çıkarılış sürecinde gösterilecek dikkat ve titizlik büyük önem taşır. Aceleye getirilerek, yasa teknikleri göz ardı edilerek çıkarılan yasalar, toplum veya kurum sorunlarını çözmek yerine kendileri sorun olabilir, hattâ yeni sorunlar ortaya çıkarabilirler. Tabiî, ne kadar özen ve titizlik gösterilerek hazırlanmış olurlarsa olsunlar, onların özüne ve çıkarılış amacına uygun olmayan keyfî davranışlar da, istenmeyen durumlar ve sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir.

Ülkemizde yasaların çıkarılışında ve özellikle, uygulanışında yeterli titizliğin gösterildiği söylenemez. Onların hazırlanış ve yasalaşma sürecindeki ihmaller, TBMM'deki komisyon ve genel kurul görüşmeleri sırasında yapılan gereksiz müdahaleler önlenemiyor. Bu da yasaların eksiklerle, boşluklarla ve yanlış, çelişik hükümlerle çıkmasına sebep oluyor. Bu yüzden, birçok yasa için, çıkarılışlarından kısa bir süre sonra 'ek kanun'lar çıkarılmasına gerek duyuluyor. Bir yasa için çıkarılmak zorunda kalınan eklerin sayısı "onlarca"ya ulaşabiliyor. Bunlar, yanlışları düzelteceğine, eksikleri gidereceğine, işleri "arap saçına" çeviriyor; yasayı da tanınmaz duruma getiriyorlar.

Böyle eksiklikler, çelişkiler, yanlışlıklar ve boşluklarla oluşmuş yasaların tipik bir örneği 2547 sayılı "Yüksek Öğretim Kanunu"dur. Bu yasa, yürürlüğe girdiğinden bugüne birçok değişiklikler geçirdi. Buna rağmen eksiklik ve aksaklıklarının giderilebildiği söylenemez. Çünkü yapılan değişiklikler yapısal bozuklukları giderme yönünde olmamıştır. Söz gelişi, yüksek öğretim kurumlarının yönetim yapısındaki ve disiplin işlerinin düzenlenmesindeki eksiklik ve boşlukları bir değişikliğe uğramadan, günümüze kadar gelmiştir.

İletişim araçlarına zaman zaman yansıyan haberlerde Yüksek Öğretim Yasası'nın değiştirilmesine ilişkin çalışmalar yapıldığını okuyor, dinliyoruz. Dileğimiz hazırlandığı söylenen tasarının, şimdiki yasanın olumsuz yönlerini ortadan kaldırmasıdır. Bu çalışmalara katkıda bulunacağı umuduyla, öğretim üyeliği görevimiz sırasında yaşayarak tesbit ettiğimiz birkaç olumsuzluğu dile getirmek istiyoruz.

Yönetim yapısındaki boşluklar

Değiştirileceği söylenen "Yüksek Öğretim Kanunu"ndaki önemli boşluklardan biri, üniversiteleri oluşturan kurumların, yani fakülte, yüksek okul, enstitü, araştırma merkezi gibi birimlerinin yönetim organlarını kurmayı öngören hükümlerde görülmektedir. Örnek olarak fakülteleri alalım. Yasaya göre, üniversitelerin en önemli eğitim-öğretim ve araştırma birimleri olan fakültelerde başlıca iki yönetim organı vardır: Fakülte Kurulu ve Yönetim Kurulu.

Dekan, üniversite önerisi ile, üç aday arasından YÖK Genel Kurulunca belirlenir ve YÖK Başkanınca atanır. Yasada açıkça belirtilmiş olmasına rağmen, dekanın, hizmet vereceği fakültenin kadrolu profesörü olup olmamasına bakılmaz. Üniversitenin fakültelerinden birinde öğretim üyesi olarak görevli bulunan bir profesör, bilim alanı veya dalı olarak hiç ilgili olmadığı bir fakülteye "dekan" yapılabilir, yapılmaktadır. Böyle kişilerin nitelik ve sorunlarını bilmediği bir fakültede ne ölçüde yararlı olabileceğini kestirmek zor değildir.

Bir fakültedeki akademik etkinliklerin karar mercii olan "fakülte kurulu", dekanın başkanlığında, fakültenin bölüm başkanları ile aylıklı (kadrolu) profesörlerinin kendi aralarından seçtiği üç, aylıklı doçentlerinin seçtiği iki ve yardımcı doçentlerinin seçtiği bir üye ile oluşur. Yani, bölüm sayısı az olan fakültelerde (söz gelişi pek çok anabilim dalının bulunduğu tıp fakültelerinde) bu kurulların üye sayısı az, bölüm sayısı çok olan da çoktur. Bu durum, fakültelerin anabilim dallarının kurulda temsilini de önlemektedir.

Fakültelerin yürütme mercii olan "yürütme kurulu" ise, fakülte kurulunun, fakülte profesörleri arasından seçeceği üç, doçentler arasından seçeceği iki ve yardımcı doçentler arasından seçeceği kişilerden oluşur. Bu seçim, dekanın göstereceği adaylar arasından yapılır ve kurulun tabiî başkanı dekandır.

Açıkladığımız bu oluşumlarda yasal boşluk, yeni kurulan fakültelerin kurullarında kendini göstermektedir. O fakültelerde, andığımız kurulların oluşumunu sağlayacak sayıda öğretim üyesi (özellikle, profesör) bulunmayabilmektedir. Böyle durumlarda dekanlar, eksik üyelikleri başka fakültelerden çağırdığı öğretim üyeleri ile doldurma yoluna gitmektedirler. Bu ise uygulamada birtakım aksaklıkların, tersliklerin doğmasına sebep olma yanında, yasanın özüne aykırı bir durum ortaya çıkarmaktadır. Çünkü yasa, her iki kurulun üyelerinin ilgili fakültenin 'aylıklı', yani kadrolu üyeleri arasından seçilmesini öngörmektedir. Böylelikle fakülte yönetimine, o fakültenin elemanlarının egemen olması sağlanmak istenmiştir. Bu bakımdan, yapılan işlem yasanın özüne ve ruhuna aykırı bir durum ortaya çıkarmaktadır. Anılan üyelerin dekanca atanması ise, yine yasanın öngördüğü 'seçilmiş olma' durumunu ortadan kaldırmaktadır.

Kimi üyelerin dekanca, hem de başka fakültelerden çağrılarak atanması uygulamada olumsuzluklara sebep olabilmektedir. Çünkü bu atanmış üyeler, genellikle, dekanın arkadaşı, dostu olan kişiler oldukları için, kararlarda hep onun yanında olmakta, böylece dekanın birtakım keyfî uygulamalarına izin verme durumu ortaya çıkabilmektedir. Rica üzerine görev kabul ettikleri, özelliklerini, eğitim-öğretim ve araştırma konularını ve sorunlarını bilmedikleri bu fakültelerde, iyi niyetli de olsalar, birtakım yanlış ve keyfî uygulamalara âlet olabilmektedirler. Böylelikle, yasa hükümlerinin çiğnenmesi ile kalınmış, uygulamada bir yarar elde edilememiş oluyor.

Bu tür bir oluşum, özellikle, bölümleri az olduğu için fakülte kurulundaki kadrolu öğretim üyesi sayısının da az olacağı fakültelerde, ideolojik veya psikolojik saplantısı bulunan dekanların, hele bunların başka fakültelerden gelmiş olanlarının, fakültenin asıl elemanları üzerinde baskı kurma, tahakküm etme şanslarını artırabilmektedir. Çünkü dekan, dışarıdan kendisinin atadığı kurul üyeleri ile birlikte çokluk sağlayarak, istediği kararları kuruldan kolaylıkla geçirme imkânını bulabilmektedir. Böylelikle, fakültenin yönetim kuruluna -yine fakülte dışından- istediği kimseleri seçtirebilmekte, fakültenin eğitim-öğretim üyelerinin itirazına rağmen, istediği gibi değiştirebilmektedir. Özellikle dekanın da, yasadaki açık hükme rağmen, fakültenin kadrosundakiler dışından seçilip atandığı durumlarda, onun atadığı kurul üyeleri ile birlikte yürüttüğü icraat, başına getirildiği fakültenin çalışma huzurunu bozan, yönetime duyulan güveni ortadan kaldıran, eğitim-öğretim ve araştırma düzenini alt-üst eden boyutlara ulaşabilmektedir.

Üniversitelerin öteki öğretim kurumlarında ortaya çıkabilen bu olumsuzluklar, 2547 sayılı yasanın üniversite birimlerindeki karar ve yürütme organlarının oluşumu ile ilgili maddelerindeki boşluklardan kaynaklanıyor. Boşluklar keyfî ve taraflı davranmak eğiliminde olan yöneticilere (!) bu eğilimlerini sergilemek fırsatını veriyor. Onlar bunları yasada yer almayan ve yasanın hem özüne hem de ruhuna aykırı yorumlar ve uygulamalar yaparak gerçekleştiriyorlar. Bize de "Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi" mısraını tekrarlamak kalıyor.

Yeni yasa, yeni kuruldukları için yeterli öğretim elemanı bulunmayan fakültelerde ve öteki yüksek öğretim kurumlarında, o kurumların öğretim kadrolarındaki öğretim üyesi kurullarının oluşumuna yetecek üyeye sahip oluncaya kadar ne yapmak gerektiğini de hükme bağlasa, hem yasaya aykırı uygulamalar hem de böyle kurumlarda görülen yönetim terörü son bulacak.

Disiplin işlerindeki

boşluklar

"Yüksek Öğretim Kanunu" adlı yasadaki başka bir boşluk, disiplin işlerini düzenleyen hükümlerde görülmektedir.

Bilindiği gibi, kurum veya kuruluşların hepsinde, hizmetlerin düzenli, çalışanların rahat ve huzurunu sağlayıcı bir biçimde yürütülmesi için birtakım disiplin kuralları uygulanır. Bu kurallar kurumun çalışma düzenine ayak uyduramayan; çalışanlar veya üyeler arasında aykırılık yaratan; yurt, millet ve kurum çıkarlarına aykırı davranışlarda bulunan kurum görevlilerini uyarmak, gerekiyorsa onları cezalandırmak için konulmuştur. Söz konusu kurallar, yasalara dayalı olarak çıkarılan yönetmeliklerde yer alır. Onlar genellikle caydırıcı niteliktedirler ve taşıdıkları ceza hükümleri nadiren uygulanır.

Fakat, kurumların başına her nasılsa getirilmiş olan ve "disiplin âmiri" yetkisini de taşıyan kimi üst yöneticilerin, tatmin edilmemiş duygularının veya ideolojik saplantılarının etkisi ile, disiplin kurallarını, beğenmediği kurum mensuplarına gerekli-gereksiz uygulama yoluna gittikleri görülür. Onlar, çalışma düzeninin, huzur ortamının sevgi ve anlayış gösterilerek sağlanabileceğinin farkında değildirler; yahut kendileri birer huzursuzluk kaynağıdırlar. Bu yüzden, nedense hoşlanmadıkları kurum görevlileri hakkında sudan bahanelerle disiplin soruşturmaları açıp onları huzursuz ve tedirgin etmeye yönelirler. Soruşturma açtırdıklarının huzursuzluk ve tedirginliği onların mutluluk kaynağıdır. Böylece, iyi niyetli oluşturulan disiplin kuralları, kötü niyetli yöneticilerin elinde, birer 'işkence aracı' olabilir.

Aynı çarkın dişlileri arasında yer alan yüksek öğretim kurumlarını bu tür olguların dışında tutamayız. Sayıları az da olsa, disiplin kurallarını kurumlarının öğretim ve yönetim elemanları üzerinde birer "Demoklesin kılıcı" gibi tutmayı hüner ve yöneticilik sanan yöneticiler, bu kurumlarda da bulunmaktadır. Onlar, öğretim ve yönetim elemanlarının iş ve araştırma zamanını, hiçbir temele ve gerekçeye dayanmayan soruşturmalarla boşa harcarlar; onları tedirgin ve huzursuz ederek eğitim-öğretim, araştırma ve hattâ yönetim çalışmalarını aksatırlar; kurumda ikilikler, uyuşmazlıklar, düşmanlıklar doğmasına zemin hazırlarlar. Bunları yapanların tipik örneklerine, zaman zaman, rastlanabilmektedir.

Ne yazık ki, yüksek öğretim kurumları için konulmuş ve kurulmuş "disiplin düzeni", bu tür olumsuz uygulamalara açık bir yapıdadır. Bu kurumların disiplin işleri, 2547 sayılı yasanın 53 ve 54. maddeleri ile bu yasanın 53. ve 65.'inci maddeleri uyarınca çıkarılan "Yüksek Öğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği"ne göre yürütülür. Bunlardaki hükümlere göre "yüksek öğretim kurumu" durumundaki fakültelerin 'dekan'ları, yüksek okul ve enstitülerin 'müdür'leri, başında bulundukları kurumların "disiplin âmiri", bu kurumların yönetim kurulları da "disiplin kurulu" yetkisindedirler. Böylece, anılan yöneticiler ile yönetim kurulları hem "savcı" hem de "yargıç" durumuna getirilmişlerdir. Bu durum, hakkında soruşturma açılan kişiyi, daha işin başında "mahkûm" durumuna getiren uygulamalara yol açabilir; nitekim açmaktadır.

Diyelim ki bir dekan, fakültesindeki bir öğretim elemanı veya görevli hakkında soruşturma açmaya karar verdi, bunun için Yönetim Kurulunun üç üyesini görevlendirdi ve onlar, dekanın iddiaları yönünde, 'sanık'ın cezalandırılması yönünde rapor verdiler. Böyle bir durumda yönetim kurulunun, 'disiplin kurulu' sıfatıyla vereceği karar önceden bellidir. Çünkü Yönetim Kurulu'nun, dekan ile üç profesör, iki doçent ve bir yardımcı doçentten oluşan yedi üyesi vardır. Bu durumda soruşturmayı açan ile yapanların sayısı dört olduğuna göre, onlar kurulda çokluk durumundadırlar. Öteki üç üye rapora olumsuz oy verse bile sonuç değişmeyecek, hakkında soruşturma açılan kişi "hak ettirilen" cezayı almaktan kurtulamayacaktır. Böyle bir kararın tarafsızlığına kimseyi inandıramazsınız. Böyle cezalar, vereni olduğu kadar, verileni ve verildiği kurumu da yaralayacaktır.

Yüksek öğretim kurumlarını bazılarında, böyle uygulamalar, yazık ki görülmektedir. Bu tür uygulamaların kaynağı da Yüksek Öğretim Kanunu ve ona dayalı olarak çıkarılan Disiplin Yönetmeliğindeki boşluk veya eksikliktir. Böyle acayip uygulamalara son verebilmenin tek yolu ise, yüksek öğretim kurumlarındaki "disiplin işleri"nin yönetim kurullarının görevi olmaktan çıkarılmasıdır. Bize göre bu, belirteceğimiz iki husustan birinin tercih edilerek yasada ona göre değişiklik yapılmasıyla düzeltilebilir:

1. Yüksek öğretim kurumlarının her birinde öğretim elemanlarının ve yönetim görevlilerinin seçeceği, belli süreler için görevlendirilmiş birer "disiplin kurulu" oluşturulur. Bu kurul Yönetim Kurulundan ayrı ve bağımsızdır. Hakkında soruşturma yapılan kişi veya kişilerin soruşturmasını yaparak sonuçlandırır. Böylece yalnız üst yöneticinin isteği veya kabulü üzerinde değil, kurum mensuplarının doğrudan başvurusu üzerine de soruştuşma yapılabilmesi yolu açılmış olur.

2. Her üniversitede disiplin soruşturmalarını re'sen veya istek üzerine yapıp sonuçlandıracak bir "teftiş ve denetim" kurumu oluşturulur. Hukukçular ile yönetim deneyimi bulunan öğretim ve yönetim görevlilerinin görev alacağı bu birim soruşturmalaranı, iddiaları, savunmaları ve delilleri değerlendirerek sonuçlandırır. Bu tür birimler, ülkemiz kurum ve kuruluşlarının tamama yakınında başarı ile hizmet görmektedirler. Bunların benzerleri yüksek öğretim kurumlarında neden oluşturulmasın?

Bu iki yoldan biri, veya bunlara benzeyen bir başkası seçilmedikçe, disiplin işleri adalet ve tarafsızlık rayına yerleştirilmedikçe, belirtmeye çalıştığımız türden uygulamalar sürecektir. Tabiî olarak onların ortaya çıkaracağı huzursuzluk, tedirginlik ve karmaşayı gidermek te mümkün olmayacaktır. Ve... bunlar yüksek öğretim kurumlarına yakışacak olaylar ve olgular olarak değerlendirilemez.