1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

YENİ / YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARI

Oğuz Çetinoğlu
ocetinoglu@ttmail.com

Türkiye’de Nükleer Elektrik Santralı (NES) yapımı anlaşması, 12 Mayıs 2010 tarihinde imzalanmıştı. Türkiye ile Rusya arasındaki anlaşma, 15 Temmuz 2010 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. Böylece geri dönüşü mümkün olmayan süreç başlamış oldu.

Enerji konusunda Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığını artırmış olması bir tarafa bırakılabilirse, son yıllarda imzalanan dış ekonomik anlaşmaların en iyilerinden biridir. Hazinemizden para çıkmayacak, borçlanmayacağız ve dolayısıyla faiz yükünün altına girmeyeceğiz.

Bütün sosyal ilimlerde olduğu gibi; ekonomide de daha mükemmeli bulunmayacak çözüm yoktur.

Bu gerçeğe rağmen gerek NES, gerekse elektrik üretimi konusundaki yatırımlar tartışılıyor. Hatta, Hidroelektrik santralarının inşasına bile karşı çıkılıyor. Öyle anlaşılıyor ki maksat, doğruyu bulmak, çözüm üretmek değil, sâdece tartışmak…

Nükleer enerji karşıtlarının ileri sürdüğü tehdit algılamalarının hepsi, 30 yıl öncesine aittir. Oysa zaman gibi, teknoloji de hızla ilerliyor, gelişiyor. Mevlana Hazretleri’nin dediği gibi; ‘Eskiden söylenenler geçmişte kaldı cancağızım. Artık yeni şeyler söylemek lâzım.’ Hiç değilse, yeni bir şekil, farklı bir kalıp içerisinde söylemek gerek. Aksi takdirde inandırıcı olmak mümkün değil.

NÜKLEER ENERJİ GEREKLİ Mİ?

Türkiye, nükleer enerjiye ulaşmakta geç kaldı. ‘Bu saatten sonra nükleer enerji olmasa da olur.’ Denilebilir. Fakat nükleer enerji yalnızca elektrik santrallerinde kullanılmıyor ki… Dünyanın değilse bile, çevremizdeki ül kelerin gerisinde kalmamak için nükleer teknolojiden yararlanmamız gerek. Nükleer enerji üzerine kurulu bir gezegende yaşadığımızı unutup, nükleer enerjiye sırtımızı dönmemiz ancak devekuşu gösterisi olabilir.

Nükleer enerji elbette çok önemli. İhmal edemeyiz. Bununla birlikte, diğer enerji kaynaklarını; özellikle yenilenebilir enerji kaynaklarını da gündemimizde tutmamız gerekiyor. Rüzgâr, güneş, deniz dalgası, biyo-termal, biyo-yakıt, biyo-etanol, biyo-dizel… her ne varsa…

Güçlü ülkelerin, kontrolleri altına almak için mücâdele ettikleri petrol ve doğal gaz kaynakları günün birinde tükenecek. Nesilleri yok olan binlerce hayvan, kökleri kuruyan, kurutulan milyonlarca bitki ve ağaç gibi.

Yarınlarda çocuklarımız belki, fakat torunlarımız mutlaka… petrol kullanmayacak.

100 yıldan fazla bir zamandan beri bilinen biyo-yakıt, içerisinde bulunduğumuz yüzyıl sona ermeden en önemli enerji kaynağı olacak. Çünkü bilinen enerji kaynaklarının hiçbiri insan emeği ile üretilebilme özelliklerine sâhip değil. Cenab-ı Allah’ın (kimilerine göre tabiatın veya onların ifâdesiyle doğanın) bize sunduğu kaynakları enerjiye dönüştürüyoruz. Onlar bitince, rüzgâr esmeyince ne olacak? Güneşten yeterli ölçüde yararlanamayanlar ne yapacaklar?

Tarıma dayalı enerji kaynakları insan emeğiyle sonsuz ölçüde üretime açıktır. Bu konudaki bilgiler de yeni değildir. 1893 yılında icat ettiği dizel motorunun patentini alan Rudolph Diesel, sebze yağlarının yakıt olarak kullanılabileceğini de biliyordu. Ancak petrol, hazır ve ucuz bir enerji kaynağı olduğu için biyo- yakıttan yararlanmayı düşünmemişti.

BİYO YAKIT NEDİR?

Bitkilerin yağlı tohumlarından, ev ve sanayi atıklarından, odunsu maddelerden, mutfaklarda kızartma yaparken kullanılan atık yemek yağlarından elde edilebilecek sıvı ve gaz hâlindeki yakıtların tamamı, ‘biyo-yakıt’ olarak anılıyor. Günümüzde en yaygın olan biyo-yakıtlar; etanol ve biyo-dizeldir. Bu satırların yazılışından, sizlere ulaşmasına veya son okuyucusunun yararlanacağı vakte kadar geçecek süre içerisinde, kuvvetle muhtemeldir ki, yeni gelişmeler sağlanmış olacaktır.

Etanol; şeker pancarı, şeker kamışı, mısır, buğday gibi şeker ve nişasta açısından zengin bitkilerden elde ediliyor. Türkiye gibi bir tarım ülkesi için bunları yetiştirmek çok kolay. Sanayi de kurularak oluşturulacak olan tarıma dayalı sanayi, karşı karşıya bulunduğumuz sanayi hammaddesi yetersizliğini de bertaraf eder.

Türkiye, Avrupa Birliği (AB) üyeleri ile karşılaştırıldığında, biyo yakıt üretim potansiyeli en yüksek olan ülkedir. Avrupa’da etanol, Avrupa’da biyo-dizel için kapasite artırma çalışmaları yapılıyor. Türkiye’de ise kapasite fazlası var. Mevcut kapasitenin henüz % 10’u bile kullanılamıyor. Mevcut potansiyelimizin kullanılabilmesi için gerçeklerin anlatılması, insanlarımızın tarıma yönlendirilmesi, yönlenmenin teşvik edilmesi gerekiyor. Şehirlerdeki hayat şartlarının zorluğu sebebiyle pek çok kişi köyüne dönme imkânları arayışında. Şehirlerin konfor ve diğer imkânları, köylere yaklaştırılabilirse, dönüş teşvik edilmiş olur. Esâsen şehir ve köy hayatı arasındaki fark, 50-60 yıl öncesine göre yarı-yarıya azalmış durumdadır.

Tarım ve enerji tarımı, ülkemizin can damarıdır. Oluşturacağı istihdam da büyük çaplı olacaktır. Yeterli gelişme sağlanabilirse Türkiye, emek ithal eden ülke konumuna erişir. Kırım’dan, Moldavya’dan, Bulgaristan’dan, Romanya’dan, Özbekistan’dan, Doğu Türkistan’dan, Kırgızistan’dan ve hatta Kazakistan’dan ve Türkmenistan’dan ve de Ermenistan’dan… evlerde inşaatlarda çalışmak için gelen 100.000’lerce kişiye milyonlarcası eklenebilir.

2009 yılında ülkemizde 50’den fazla tesis, biyo-dizel üretiyordu. Bu tesisler, taşmacılıkta kullanılan yakıtın ancak % 1’ini karşılayabiliyorlar. AB’nin öngördüğü oran, 2010 yılı için % 5,75’tir. Türkiye’nin yıllık akaryakıt tüketimi 15.000.000 tondan fazla. Türk Standartları Enstitüsü’nün kabul ettiği ölçülere göre % 5 karışıma ulaşmak için en az 750.000 ton biyo-dizel üretmemiz gerekiyor. Yatırımlara ağırlık verildiğinde AB ülkelerine biyo-yakıt ihraç etmemiz mümkün.

Gerek üretim gerekse ihracat potansiyelimizin kullanılabilmesi için hukukî düzenlemelere de ihtiyaç var.

Türkiye ve dünya, biyo-yakıta yönelmek mecburiyetinde. Bir taraftan fosil esaslı yakıt rezervleri giderek azalıyor. Diğer taraftan sera etkisi oluşturan yakıtlardan uzaklaşmak gerekiyor. Kyoto Protokolü’nde öngörülen gaz salınımı hedeflerine yaklaşılabilmesi için, taşımacılık sektöründe % 98 oranında olan fosil yakıta bağımlılığın mutlaka düşürülmesi gerekiyor.

Biyo-yakıt sektöründe yeni kapasitelerin oluşturulması, yeni teknolojilerin uygulanması bir taraftan tabiatı korumaya katkıda bulunurken, diğer taraftan Türkiye’nin yüzünü güldürecek.