1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Yeni hedefimiz neresi?

Harun Kürşad Atay
SAYIN Orkun dergisi ve kıymetli okurları,

Derginizi yaklaşık bir senedir takip eden bir okuyucunuzum. Ancak son sayılarınızda işlenen konuların ehemmiyetine binaen bu yazıyı yazmaya karar verdim. Görünen o ki; Türkiye, Kurtuluş Savaşı ve Gazi Mustafa Kemal döneminden sonra en çetin uluslararası sınavını vermektedir. Gerek gittikçe hassaslaşan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin siyasal ve uluslararası durumu, gerekse Orta Doğu’nun yumuşak karnı hâline gelen Irak -ve belki de tampon Kürt toplulukları- sorunu Türkiye gündemini ve aklı başında tüm Türk vatandaşlarını tedirginliğe ve maalesef tereddüte düşürmektedir. Kıbrıs konusunda “ver kurtul”culardan sonra bir de yeni bir oluşumun harekete geçerek “ver AB’li ol” sloganlarının yükselmesi düşünen ve üreten Türk insanını korkuya sevk etmiştir. Çözümün adada bulunan her iki ulusun yararına olduğunu söyleyerek barış gönüllüsü olmaya kalkanlar, her nedense Kıbrıs konusunu 1974 ve öncesinden soyutlamaktadır. Elbette, bugün 1974’lerde değiliz ve yine elbette Rumlar Sampson ruhunu hortlatmıyorlar. Tabiî ki hortlatamazlar, çünkü 1974’te zulme alkış tutan herkese ve her devlete cevabı Mustafa Kemal’in ordusu cevap vermiştir. Kıbrıs’ın Türk yurdu olduğunu unutarak “zito” çığlıkları atanlara en güzel yanıtı Türk’ün unutulmaz büyük ve medenî vasfı olan cesareti, atılganlığı ve kadirşinaslığı vermiştir. Ancak Kurtuluş Savaşı’nda olduğu üzere savaşın bir de masada kazanılması gerekmekteydi ve bunu zaten geçmişte yapılan anlaşmalarla ortaya koyduk. Sanki bu anlaşmalar hiç yapılmamış gibi yeniden çorbayı ısıtmak hem uluslararası hukuka hem de uluslararası etiğe aykırıdır. Kıbrıs sorunu yoktur, olamaz; çünkü “Kıbrıs’ta bir sorun vardı ve bu sorunu Türk Silâhlı Kuvvetleri çözdü”. Kıbrıs’ta çözümsüzlükten bahsedenler tı rnak içindeki cümleyi tekrar okumalıdır. Sayın Rauf DENKTAŞ gibi değerli bir devlet adamını güneşi sıvamaya çalışır gibi çamurla bezemeye çalışanlar, yapılan yürüyüşlerden medet umuyorlarsa, DENKTAŞ karşıtı yürüyüş olarak düzenlenen mitingin malî kaynağına baksınlar. Ya da ülkemizde yürütülen beşinci kol faaliyetine inanarak Kıbrıs Türklerinin bizi istemediği savını kabul edenler varsa; dikkat etsinler bu faaliyetlerin arkasında olanlar ile PKK-KADEK hareketinin arkasında olanlar aynıdır. Aynı şer ittifakını biz Mavi Akım Projesinden, DHKP-C’nin eylemlerinden, Çeçenistan’ı bir çırpıda silerek terörist ilân etmeye kalkanlardan, Doğu Türkistan’ı Çin toprağı kabul ederek gizli başbakanlık genelgeleri yayınlayanlardan biliyoruz. Etrafınıza iyi bakın bu zihniyeti, biz daha önce Papa ile kolkola gördük. Aynı zihniyetin gölgelerini bir çoğumuz 1980’lerde tertemiz vatan evlâtlarını birbirine düşürürken gördük. Türkiye, bu engebeli yolları aşarak güçlü bir devlet olmaya başladı ve bu kendinden emin ve serbest piyasa destekli zihniyet yüzünü Telekomun özelleştirilmesinde, piyasaların dalgalanmalarında, Orta Asya Yeni Yeşil Kuşak ve light din adamları diyaloglarında gösterdi. Ve aynı çürümüş ve kokuşmuşluk Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını da cetvellerle çizmeye kalktı ve nitekim az da olsa başarılı oldu. Neyse ki, yedi düvelin suratına tokat gibi inen Türk milletinin o muhteşem cesareti Sakarya’da, Çanakkale’de, Erzurum’da ve daha birçok cephede Gazi’nin kumandanlığında dünyanın unutamayacağı bir hatıra fotoğrafı oldu.

Bu sömürü zihniyeti, senaryolarından birini daha Irak’ta uygulanmaya başladı. Her ne menem bir şey ise bu terörizm lâstik gibi uzadıkça uzuyor ve bu ahmak zihniyet nereye elini atsa o devlet terörist oluyor ve o halk bir anda canavara dönüşüyor. Elbette Türk ordusunun alacağı karar en doğru karardır. Uluslararası durum ve jeopolitiğimiz neyi gerektiriyorsa, o yönde çok seçenekli bir siyaset geliştirilerek Türk devletinin yararına hareket edilecektir. Fakat unutulmamalı ki; bugün Irak’ın talep ettiği adalet yarın bize de lâzım olabilir. Çünkü aynı adaleti Doğu Türkistan, Filistin, Çeçenistan ve diğer birçok mazlum millet yarın talep edebilir. Ve o mazlum milletlerin sözcülüğü uluslararası konjonktür gereği bize düşebilir. Kim imkânsız diyorsa; “Ya tarih bilmiyor ya da uluslararası siyasetten anlamıyordur”. Eğer bu ikisi de sebep değilse artık bu gafletten öte ihanettir ve bu millet bir gün bu ihanetin bedelini ödetecektir. Ne Mutlu Türk’üm diyenler bu tarihî ihanetleri akıllarının bir köşesine nakşetmeli, çünkü unutmak milletimize Tanzimattan beri büyük bedeller ödetmektedir. Türk’ün mazisinde altın harflerle yazılı olan o muhteşem cesaret vesikaları, damarlarımızda akan asil kan, yarına dair yapacağımız plânların mürekkebidir. Ve bu aziz ve zeki milletin yetiştirdiği güzel ve nadide gençliğimiz dün olduğu gibi bugün de vazifeye hazırdır ve hazır olmalıdır.

“Ey Türk Gençliği, Birinci vazifen TÜRK İSTİKLÂL VE CUMHURİYETİNİ ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir”.

Elbette Türk’ün unutulmuş büyük ve medenî vasfı yarının medeniyet ufkundan bir güneş gibi doğacaktır. Çünkü Türk Devleti, milletinin yarınının teminatı olan güçlü bir orduya, güçlü bir millî iradeye ve gayrimillî unsurlarla her ortam ve şartta mücadele edebilecek kadrolara sahiptir.

Ne herhangi bir partinin düşen oy oranı, ne de Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin garip bir şekilde değişen stratejileri bizleri umutsuzluğa sevk edemez. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran irade ne bir parti ne de bir fırkadır. Bu cumhuriyet Hun Devleti’nde, Göktürk Devleti’nde, Altın Orda Devleti’nde ve Osmanlı Devleti’nde olduğu üzere yalnız ve yalnız Türk’ün MİLLÎ İRADE ve KARARLILIĞIDIR. Öyleyse düşünülecek tek şey vardır; “Gayri millî unsurların bertaraf edilmesi ve kadrolarının devlet kurumlarımızdan temizlenmesi”.

Evet, kurtuluş reçetesini dışarıda aramak ihanet ve gafletin tezahürüdür. Kurtuluş, milletimizin iradesi ve bu iradeyi harekete geçirecek kadrolardadır. Bu kadrolar, 1944’te omuzlayarak bugün devletin resmî görüşü hâline gelen fikir ve düşünce dünyalarını 1990 sonrası gelişen uluslararası düzen(sizlik)e göre yeniden ortaya koymalıdır. Bugün devletimizin bölgesinde strateji ve siyaset üretebilen bir devlettir. Bölgesel etkisini geliştirerek yeni vizyonunu küresel etki yapabilmek için yeniden değerlendirmelidir. Daha önce bahsettiğim partinin düşüş nedenlerinden biri tam da budur. Daha önce yüklenilen vizyonun devletin resmî görüşü ve milletin ortak hedefi hâlini almaya başlamasıdır. Bu nedenle YENİ KIZILELMA neresidir? Sorulması ve sorgulanması gereken soru budur. Milletimizin ve özellikle genç yeteneklerimizin hedefi olacak Kızılelmanın istikamet ve yörüngesi çizilmelidir. Elbette; yörünge Türk milletinin mânevî değerleridir. Ancak istikamet neresidir? İşte bu sorunun cevabının içerisinde Kıbrıs’ta, Irak’ta izlenmesi gereken siyasetin ana damarları da gizlidir.

EY BÜYÜK TÜRK,

GÜN DOĞMAYA YAKIN VE ANALAR GÖZYAŞLARIYLA YOL EDİYOR BİZİ,

EY BÜYÜK TÜRK,

GÜN AĞARIYOR, NEDEN HÂLÂ OYUNDA OYNAŞTASIN,

EY BÜYÜK TÜRK,

GÜN BUGÜNDÜR,

GÜN TÜRK’ÜN ÜSTÜNE DOĞUYOR,

GÜN BİZİMDİR, ELBET YARININ BİZİM OLDUĞU GİBİ,

EY BÜYÜK TÜRK,

HAYDİ YÜRÜYELİM,

HAYDİ MEYDAN OKUYALIM ZULME,

HAYDİ KIRALIM ZİNCİRLERİ,

HAYDİ!

HAYDİ KIZILELMAYA HEY!

“KIZILELMAYA!”