1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Yeni Çıkmazlara Doğru

Yakan Cumalıoğlu
Şubat 2001’in ikinci yarısında Anayasa kitapçığının karşılıklı fırlatılması ile devletin zirvesinde gelişen olaylar, hızla krize dönüştü. Bu zahirî görüntünün arkasında fırsat kollayan birtakım mihraklar kaleme aldıkları senaryoyu hemen ekrana yansıttılar.

Türkiye’de şekil itibariyle varolan demokrasi anlayışı; her şey halk için değil, oy için felsefesine dayandırıldığı ve de piyasa ekonomisi adı altında rant ekonomisi geliştirildiği için, bu zihniyetin devlet kaynaklarına hükmetme anlayışı ve arzusu görünürdeki bu ekonomik krizi yarattı.

Dolar, Türk lirası karşısında bir milyonun üzerine fırladı. Bankalarda hesabı olanlar Türk lirası ve dövizlerini alamadılar. Birkaç gün esnaf, ticaret erbabı bankada hesabında parası olduğu hâlde çekini, borcunu ödeyemedi, sıkıntılı anlar yaşadı. Krizden sözde şikâyetçi olan bankalar ellerindeki mevduatlarla birbirlerine çalım atmaya devam ettiler. Kredi kart faizlerine tek taraflı zam yaparak kârlarına kâr kattılar.

İçleri; yeğenler, yiyenler, kayınvalideler ve bilumum akraba-i taallûkat tarafından boşaltılan bankaların zararı Türk milletine tekrar tekrar yansıtıldı. Bu toz duman arasında sanki suçlu Türk milleti imiş, yönetenlerin hiç suçu yokmuşçasına bazı yetkililer ekonomik krizin nedenlerini sıralayıp, çözüm için ancak kendilerinin çare bulacağını da yüzleri kızarmadan ifade etmeye başlayıp, polemik yaratmaktan çekinmediler.

THY’nin, Telekomun, madenlerin, Tekelin özelleştirilip blok satışının gerçekleştirilmemesini, kısaca özlenen yağmanın yapılmamasını suçlu ilân ettiler.

•••

Wall Street Journal’a göre: “Türk Lirasının çöküşüne yol açan paniğin arkasında IMF’nin Türkiye’ye dayattığı daraltıcı ekonomik politikalar ve son aylarda yine IMF’nin vermekte olduğu develüasyon sinyâlleri yatıyor” ifadesiyle başlayan yorumla; “bundan sonra enflâsyonla mücadelenin kaybedildiğine, yerel halkın, gerçek gelirlerinin tasarruflarının değerinin gerilemesiyle hızla yoksullaştığı yazıldıktan sonra soruluyor: Uluslararası para sistemi böyle mi yönetilir?

Türkiye’nin geleceğinin bizzat bu IMF politikalarıyla tehlikeye girdiğini ifade eden Wall Street Journal: “Washington’daki işgüzarlara hatırlatmak isteriz ki, IMF’nin lirayı serbestçe dalgalanmaya bırakması, çalışan yoksulların ücretlerinden yapılmış büyük indirim anlamına gelir” diyerek; açıkça yeni dünya paylaşım ve yağma düzeninin sorumluları olan Dünya Bankası ve IMF’yi krizin sorumlusu olarak gösterirken bizim IMF muhiplerimiz sahibinin sesi olarak başka telden çalmaya devam etmektedirler.

•••

Birkaç yıl önce Rusya’da ekonomik krizi yaratan, tırmandıran ve çöküşü hızlandıran uluslararası para piyasası karıştırıcısı Soros, geçen yıl da Balkanlarda zuhur etmiş, Yugoslavya’daki kanlı olaylarla başlayan kontrollu hükûmet değişikliğinin altyapısını oluşturmuştu.

İşte bu Soros hazretlerinin Türkiye’de yaşanan son kriz sırasında hiçbir manüplâsyonu olmadı mı acaba?..

•••

Denizler ötesinden ABD’den bir isim telâffuz edildi, kurtarıcı olarak gösterildi Türkiye’ye. Şimdi bu isimle yatıyor, bu isimle kalkıyoruz.

Kerameti kendinden menkul medyamız bu konuda kamuoyunu oluşturmaya, yönlendirmeye azamî gayreti gösteriyor.

Dünya Bankası başkan yardımcılarından olan bu değerli şahsiyetin dışardan bakan yapılışı, bize geçmişteki tepeden inmeci prensleri, müsteşarları, bakanları hatırlatmıyor mu?

ABD büyükelçisinin hükûmet üzerindeki etkileme ve koordinasyon faaliyeti olarak basına yansıtılan öğle yemekli seanslar egemenlik konusundaki hassasiyetin zedelenmesine yol açmaktadır.

•••

Atina-Erivan-Tahran ve Moskova hattında Türkiye’yi ve Türk milletini yakından ilgilendiren gelişmeler yaşanmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Atina’da yapılan Yunanistan-Ermenistan v e İran iş birliği anlaşması; Muhammed Hatemi’nin, Hazar’ın paylaşımı konusunu Moskova’da Putin’le beraber masaya yatırması; Balkanlar’da özellikle Makedonya’daki sıcak gelişmeler ve daha neler neler!

Kuzey Irak’taki Türkiye aleyhine gelişmelere sebebiyet verecek; “radarlar uçaklara kilitlendi” bahanesiyle Irak’ın (daha doğrusu Bağdat’ın ve sivil halkın) bombalanmasını, ekonomik sıkıntıların bunalttığı Türkiye’ye aba altından sopa göstermek olarak değerlendirebiliriz.

Daha da ileri giderek iddia edebiliriz ki son yaşanan gelişmeler ekonomik değil siyasîdir. Ekonomideki bu zor durumu bahane eden dış mihraklar, ezelî ve ebedî dostlarımız; biz Türkleri diz çökerterek, birtakım isteklerini kabule zorlamaya çalışmaktadır.

Bölgede, özellikle, Orta Doğuda yeni bir şekillendirme yapılmaktadır. Ermeni meselesinde düğmeye basılmıştır. Kafkasya’da Fransa ve ABD’nin menfaatleri gereği bereber hareket ettiklerini görmekteyiz.

Kuzey Irak’ta ABD ve İngiltere yeni üs peşinde sun’î kriz yaratma gayretlerini sergilemektedirler. Bazı saygın olduğu iddia edilen, lobi faaliyetlerini, eksiksiz yapma gayretindeki IMF ve AB muhibi iş adamlarımızın, TV’lerde arz-ı endam edişlerini ibretle izlemekteyiz.

Bu zat-ı muhteremler, Fransa senatosunun sözde Ermeni soykırımı yasa tasarısının sembolik olduğunu, kıymeti harbiyesinin bulunmadığını ifadeyle; bu beyanlarını birtakım aklı evvel siyasilere de teyid ettirmek gayreti içindedirler.

•••

Herşey güllük gülistanlık derken Ermenistan’dan toprak ve tazminat talepleri gelmeye başlamıştır. Geçtiğimiz günlerde Paris yakınlarında Sevr banliyösünde yeni bir Ermeni kin ve nefret anıtı dikildi. Açılışı yapılan bu anıtın boyunun altı metre olduğu ve bu altı metrenin Türkiye’den talep edilen altı vilâyeti simgelediği de ifade edilmektedir.

Anıtın üzerindeki yazı Ermenileri geçmişte kullanan Batının; (özellikle Türk’e karşı, Ermenilerce yapılan soykırımı ve katlilâmların da Fransa’nın) suç ortaklığını açığa çıkarması bakımından bir ibret belgesi niteliğindedir.

Fransızca ve Ermenice olarak anıtın bir yüzüne “1915’te Jön Türk Hükûmeti tarafından katledilen 1,5 milyon Ermeni anısına”.

Anıtın arka kısmında ise: “Fransa için ölen Ermenilerin anısına, 1914-1918-1920-1939-1945” yazısı yazılmış olup; anıtın yaptırılış nedeni olarak da şu not düşülmüştür: “Bu anıt, Fransa tarafından 29 Ocak 2001’de kabul edilen, 1915 soykırımının anısına ve iki savaşta Orta Doğu lejyonunda yaşamını yitiren Ermeniler için yapılmıştır.” ifadesi yer almaktadır.

Batının şark meselesi içerisinde daima var olan ve varolacak Sevr sendromundaki bu son gelişmeden sonra, Avrupa Birliği içerisinde, Türk milletini kabul edecek Fransa’nın iki yüzlülüğünü hâlâ dostluk diye değerlendirme gayretindekilere ne diyelim?..

•••

Kuzey Irak’taki emri vakiye dayalı gelişmelere engel olabilecek en büyük güç Türk Silâhlı Kuvvetleri, bu çerçevede yıpratılma gayretiyle boy hedefi hâline getirilmeye çalışılmıştır.

Washington Post’daki yazıyı kaleme alan Jim Hoagland ifadeleri ile bu çirkin görevini yerine getirirken, TSK’ni ve değerli komutanlarını hedef almış; Türkiye’nin Irak politikasını eleştiren bu yazısında dostumuz ve vazgeçilmez müttefikimiz ABD’nin tavşana kaç tazıyı tut politikasına uygun ifadeler kullanmıştır.

Özellikle ABD’nin bölgedeki kovboy nizamına uygun davranışlarının tasvib edilmediği bir zamanda bu ifadelerin kullanılması; ince bir hesaba dayanmaktadır.

Ekim 2000 ayı içerisinde ABD harp akademisi öğretim görevlilerinden CIA Türkiye uzmanı Hava Albay Michael Hitckok’un TSK hakkındaki menfî değerlendirmelerinden sonra, bu haberin de basında yer alış biçimini birbirini tamamlayan bir gelişme olarak değerlendirmeliyiz.

•••

AB’nin istekleri doğrultusunda ulusal program hazırlanırken, son ekonomik krizin esintisinin denizaşırı olarak ABD’den getirdiği sayın bakanın; IMF ve Dünya Bankası istekleri doğrultusunda oluşturmaya çalıştığı başka bir “ulusal” olmayan “ulusal ekonomik programla” Türk milleti yüzyüze geldi.

Açıkça ifade edebiliriz ki; ABD yönetimi ve yardımı beklendiği gibi Türkiye’ye büyük paralar falan vermeyecek, aksine çok özel şartlar koşarak Türkiye’den kendisine çeki düzen vermesini, bazı istekleri kabullenmesini isteyecek.

Açıklamalara bakılırsa Türk insanı kemer sıkmaya, taviz vermeye devam edecek.

“Türkiye ile iş yapan kazanır” şeklinde kulağa hoş gelebilen ifadelerin gerisinde, pula döndürülen Türk lirası karşısında alıp başını giden dolarların karşılığında; IMF’nin mektubunda ve dayatmalarında yer alan ve de hükûmetin söz verdiği satışlar gerçekleştirilecek, kelepir kurumlar birilerine peşkeş çekilecektir.

Özel şartlardan bahsedilmektedir. Acaba bu özel şartlar nedir?

Başbaşa yenilen bazı yemeklerden dayatılan bazı isteklerden bahsedilir oldu son günlerde. Bu istekler konusunda Türk milleti bilgi sahibi olmalıdır. Çünkü Türk milletinin ve devletinin geleceği hakkında Türk insanının kaderini tayin hakkı hiç bir şahsa, zümreye ve bir başka ulusa tevdî edilmemiştir.

Özel şartlar çerçevesinde dış borç ve kredi temini faslında, kaynak yaratma gayretlerini de ibretle izlemekteyiz.

Çözüm yolu olarak hovardaca blok satışlardan bahsedilirken hazineye ait arsaların da satılacağını öğrenmiş bulunmaktayız.

Adana, Antalya, Aydın, Ankara, Bursa, Denizli, Hatay, İstanbul, İzmir, Konya, Mersin ve Muğla’da satılacak devlete ait toprağın yüzölçümü 11 bin 172 kilometrekare imiş. Ve bu arazinin satışından 28 katrilyon liranın üzerinde gelir elde edilecekmiş.

Vatanın metrekaresi bu hesaba göre iki buçuk milyon lira.

Ermenistan’nın 1921 Kars Anlaşması’nın iptali için başlatmış olduğu kampanya çerçevesinde Kars ve Ardahan’ı da istedikleri hepimizin malûmudur. Kars ve Ardahan’ın yüzölçümü yaklaşık 18 bin kilometrekare. İster misiniz dış borç - iç borç, ekonomik kriz, kaynak yaratalım derken metrekaresi iki buçuk milyon liradan bir blok satış talebi gündeme gelsin?..

•••

Mayıs 1997’de kesinleşen “ABD’nin Yeni Bir Yüz Yıl İçin Ulusal Güvenlik Stratejisi” ABD’nin dünya liderliğini kurmak ve korumak üzerine kurulmuştur.

ABD; liderliğini, uyguladığı aktif politika ile sürdürürken; diğer devletlerin ya da devlet dışı aktörlerin eylemlerini etkileyecek nitelikteki tüm ulusal güç araçlarını kullanmaya hazır ve istekli olması gerektiğini bu konsept çerçevesinde belirtmekten hiçbir zaman çekinmemiştir.

IMF ve Dünya Bankası, CIA ve ABD Silâhlı Kuvvetleri, hattâ bazı ülkelerin geleceğini etkileyebilecek gizli operasyonlar dahi bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Senatosunda, ABD’nin çıkarları için bazı ülkelerin liderlerine dahi suikast düzenleme hakkını kanunî bir kılıfa uydurma amacıyla çalışmalar yaptıran zihniyetin niyetlerini bu kovbov nizamına örnek olarak gösterebiliriz.

•••

Ulusal program nihayet açıklandı. Satır aralarından okunmaya başlandığında görülmektedir ki; Türkiye soğuk savaş döneminde Sovyetler’in tehdidi ve Batının güdümü altında tutuldu. Batının içinde yer almasına izin verilmedi. Soğuk savaş sonrasında ise yine Batının (AB’nin) içine alınmazken, maalesef AB’ne tek yanlı bağımlı hâle getirilmeye çalışılıyor.

Bugün kamuoyunda “AB’ye katılmak isteyenler, istemeyenler” diye bir sınıflama yapılıyor. Bu sınıflama yanlış olup gerçek anlamda sınıflamayı, “AB’ne tek taraflı bağlanmak isteyenler ve istemeyenler” diye yapmak gerekir.

AB Türkiye’yi ne şimdi ne de önümüzdeki zaman diliminde içine almayacaktır. Türkiye’nin AB’ne alınması demek “AB’nin ekonomik, sosyal, politik ve kültürel olarak kaybetmesi” demektir. Ve AB kendi kaybedeceği bir işi yapmak niyetinde değildir.

Zaten yapmasına da gerek yoktur.

AB’nin amacı Türkiye’yi içine almadan kendi denetimi ve güdümü altına sokmaktır. Ve bu amaç Türkiye içinde bazı çevrelerce destek görmektedir. Bu amacı destekleyen çevrelerin kendilerine göre çok farklı nedenleri bulunmaktadır.

Büyük sermaye çevrelerinin bir bölümü “Türkiye’nin siyasî ve ekonomik yönetimini” AB ile paylaşarak yürütmek istemektedirler. Bu konuda ilk önemli adımı 6 Mart 1995’te atmışlardır.

1995’te başlayan bu tek yanlı süreç 1999 ve 2000’de yeni tek yanlı belgelerle sürdürülmüştür.

Etnik ayrılıkçı, bölücü gruplar “AB güdümü altına girmiş” Türkiye’de amaçlarına AB’nin yardımı ile daha rahat ulaşabileceklerini düşünmektedirler.

Aşırı dinci çevreler, AB güdümündeki Türkiye’de hareketlerinin “daha serbest” olacağını görmekte; aşırı liberal ve sol düşünce ile numaralı cumhuriyetçiler “böyle bir oluşumda görüşlerini daha iyi geliştireceklerine” inanarak sonuca ulaşmak bakımından şartları atlama taşı olarak kullanmak istemektedirler.

Türkiye’nin AB’ne tek yanlı bağlanması ekonomik olarak Türkiye’nin aleyhindedir. 1995-2000 arasındaki yaşananlar ve sonuçları bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

Siyasî bakımdan ise “AB güdümüne girmiş” Türkiye’de millî menfaatlere göre bir siyaset izlenemez.

Bu durumda kararları daima başkaları verir.

Bireysel, etnik ve dinsel alanlardaki demokrasi ancak şekil itibariyle gelişebilir.

Neticeye tesir etmez.

Topluma ve demokrasiye katkısı olmaz. Bilâkis kaos yaratacaktır.

Askerî bakımdan Türkiye AB’nin güdümü altına girecek, kültürel bakımdan ise AB’nin egemen olduğu bir yapı meydana gelecektir.

Kısaca Türk varlığının kalmadığı bu vatan topraklarında silâhsız bir istilâ gerçekleştirilecektir.

Türk milletini rahatsız eden bu hususlar çerçevesinde yumuşatılan ifadelere rağmen kültürel haklar, eğitim ve yayın dili konusundaki değişiklikler üniter yapımıza uygunluk sağlamış gözükse de; görünen odur ki, ileriye dönük bir takım vaatler, net ifadelerin kullanılmamış olması ve de ifade sahiplerinin geçmişteki ikircikli davranışları, endişeleri ortadan kaldırmaya imkân vermemektedir.

Bekleyelim ve görelim!..

•••

Bütün bu gelişmelerden sonra: Türk için Türk’e göre yeni bir siyasî oluşuma ihtiyaç duyulduğu görülmektedir.

Kuvayı Milliye ruhunun yaratılması ile üniter yapıya hassas, Türk kimliğine duyarlı bir Türk milliyetçiliği mikro milliyetçilik anlayışının üstünde tutulmalıdır. Türk siyasetçisi yoksulluğun belini kırmalıdır.

Türk demokrasi modeli tesis edilmeli, temsil krizi yok edilmeli, halkın tam desteğine sahip siyaset gerçekleştirilmelidir.

Siyaset, milletvekilliği bir statü olarak görülmemeli, meslek olarak değerlendirilmemeli, hizmet olarak benimsenmeli, bu zihniyet parlâmentoya hâkim olmalıdır.

Parlâmento kaliteli, standardı yüksek kişilerden oluşmalıdır.

Siyasete giren devlet adamı, milletvekili ticaretle ilişkisini kesmeli, rant peşinde koşmamalıdır.

Milletvekili ve başbakan doğrudan halk tarafından seçilmeli, lider sultası ortadan kaldırılmalıdır.

Parlâmento bir mabet gibi kutsal kılınmalı, milletin teveccühüne mazhar olup ara rejim özlemlerine fırsat verilmemelidir.

Türk devletinin ve milletinin geleceği bu toparlanmaya bağlıdır.

Dış güçlere teslim olan siyaset bezirgânlarının kontrolundaki yolun sonu çıkmaz sokaktır.

Türk milleti tenkitlerin ötesinde arayış içinde yeni çözüm yolları bulmaya muktedirdir.

DİL BİR, BAYRAK BİR, MİLLET BİR, VATAN BİR’DİR.

CİHAN DURDUKÇA, TÜRK VATANI BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR!..