1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Yeni Bir Ruh, Yeni Bir Anlayış

Hüseyin Adıgüzel
Yirminci yüzyılın son on yılında tüm dünyada özellikle SSCB’de başlayan hızlı değişimler, yeni bir dünya jeopolitiği oluşturmuş durumdadır. Yani dünya dengeleri tümüyle değişmiş, ülkemizin siyasî ufkunu oldukça genişletmiştir.

Orta Doğu güç dengeleri içinde inkâr edilemez bir konumu bulunan ülkemiz, şu anda oluşan dengelerle, bir dünya devleti olma noktasına gelebilecek tüm şartlara haiz duruma ulaşmış görünmektedir.

150 yıldır sürdürülen Türk milliyetçiliği mücadelesinin son 35-40 yılı milletimizin geleceğine yön verebilme isteği ile politika arenasında siyasî aksiyon olarak geçmiştir. 130 yıl duygu ve sanat alanında milliyetçilik olarak gösterilen aksiyonun, siyasî arenaya taşınması, ancak son 35-40 yılın ürünüdür. Son elli yıldır Türk milliyetçilerinin maruz kaldığı baskı ve sindirme politikaları, milliyetçilerin siyaset sahnesinde yer almasını içine sindiremeyen güçlerin gövde gösterisinden başka bir şey değildir. Devlet mekanizmasına hâkim olan kadroların, kendilerini yerlerinden edebilecek kadrolara tahammül edebilmesi oldukça zordur. 1944 milliyetçilik olaylarında, Türkçülerin tutuklanması ve mahkemeye çıkarılması ana suçlamasının “Devleti ele geçirmek için teşkilât oluşturmak” şeklinde ortaya konulması bunun bariz bir göstergesidir. 70’li yıllarda ülkücülere yapılan saldırılar da bu isteğin tezahürüdür. Gerçek bir kahraman olan Korkut Eken’in mahkûmiyet gerekçesinde “çete oluşturmak” suçlamasının yer alması tesadüfî değildir.

1965 yılından sonra önce CKMP, daha sonra MHP kimliği ile ortaya konulan siyasî ve fikrî gelişmeler; Türkçülük fikrini duygusal alandan siyasî alana taşımış, özellikle 1970 sonrası ortaya ciddî siyasî fikir eserleri ve politikalarının çıkmasına zemin hazırlamıştır. O zemin içerisinde verilen mücadele kim ne derse desin, büyük başarı kazanmış, devletimizi ve milletimizi hem komünizm, hem de PKK belâsından korumuştur.< br>Hızla şekil ve kabuk değiştirerek globalleşen dünyadan, Türkiye ve Türk dünyasının kendilerini soyutlamaları pek mümkün değildir. Durmadan gelişen ve yenilenen iletişim imkânları ve içine girdiğimiz bilgi ve teknoloji çağında Türk dünyasının içine kapanarak gelişmesi ve insanlarını mutlu etmesinin düşünülmesi rasyonel bir görüş değildir. Bu durumda dünya ile birlikte hareket en akılcı yoldur. Fakat burada da bazı tehlikeler vardır. Kitlesel iletişimin evimize kadar girmesi, kültür erozyonuna sebep olurken, millî kültürümüzü de yozlaştırmaktadır. Tüm dünyayı görerek büyüyen yeni nesle verilmesi gereken millî ruh, bu şartlar altında verilememektedir. Böyle devam ettiği takdirde, iki üç nesil sonra millî ruh ve millî kimlikten eser kalmayacak, millî kültürü koruma imkânı tamamen ortadan kalkacaktır. Geçmişte geçerli olan “vatan, millet, bayrak, devlet, Turan” gibi söylemlerin günümüzde geçerliliğini tartışmak ve içinde yaşanılan şartlara uygun yeni yorumlar getirmek artık bir zorunluluk hâline gelmiştir.

Bugün Türkçülerin önünde duran en önemli soru “Millî ideoloji nasıl olmalıdır?” sorusudur. Geçmişten günümüze aktarılan söylemler, görüşler ve düşünceler, yeni yorumlar yapılmadığı için millî ihtiyaçlara cevap vermekten çok uzakta kalmıştır. Türk milliyetçiliği fikir sistemi ya da kısaca millî ideoloji, Türk milletinin varlığı ve bekası esasında yeniden yapılandırılmalı, Türkçülük, ülkücülük, Turancılık, 9 ışık, milliyetçilik, millî kültür gibi kavramlar çağa uygun yorumlarla takviye edilmelidir. Bu yapılmadığı takdirde, sadece geçmişiyle övünen, geleceğe bakmayan bu yapı içinde başarı sağlanamayacağı kesin gibi bir şeydir.

Millî ideoloji evrensel olmalıdır. Türklere ve Türk dünyasının dışına hitap etmeyen bir ideolojinin günümüz dünyasında başarılı olması mümkün değildir. Dünya üzerinde her ne ad altında olursa olsun sürüp giden tüm sosyal ve ekonomik oluşumların temeli milliyetçiliğe dayanmaktadır. Meselâ, küreselleşme ya da globalleşme adı altında yürütülen çalışmalar, Anglo-Sakson milliyetçiliğinin etkisi altındadır. Daha başka bir deyişle, Anglo-Sakson kültürünün, tüm uluslara şırınga edilmesidir. Hâkim kültürlerinin yaygınlaşması ve tüm insanlığa hitap etmesi sayesinde Anglo-Saksonlar bugün tüm dünyaya-nefret edilse dahi- hâkim pozisyonda bulunmaktadırlar. Olaya bu açıdan baktığımız zaman, 21. asrın Türk asrı olabilmesi, kültürümüzün tüm insanlığa seslenebilmesi ile mümkün olabilecektir, tezine ulaşabiliriz. Daha açık söylersek, evrensel ideoloji içerisinde hâkim unsur olan kültürümüzün tüm insanlıkça kabul görmesi ancak evrensel ideoloji ve büyük bir medeniyetle mümkündür. Kuşkusuz, hâkim kültür olmanın temel ögesi, küreselleşen dünyaya ayak uydurarak bilim, fen ve teknolojide ilerlemek ve yeterli bir ekonomik güce sahip olmaktır. Türkiye, içine kapanarak, önündeki hedeflere ulaşamaz. Hele bugünkü kaplumbağa hızı ile sürdürülen gelişme süreci ile bu hedefe ulaşmak imkânsızdır. Mutlak suretle hız artırılmalı, hattâ uzun atlama yapılabilecek ortam yaratılmalıdır. Bu ise ancak bilimsel bir çalışmanın ürünü olabilir. Yeterli bilgiye sahip olmak, araştırma ve geliştirme, modern teknoloji bilimsel çalışmanın ana şartıdır. Bunlara ulaşmadan değil uzun atlama, sıçrama yapmak bile mümkün değildir.

Bu bakımdan millî ideoloji içinde eğitim ve öğretimin payı şüphesiz çok büyüktür. Millî ideoloji, eğitim ve öğretimin nerede, nasıl yapılacağından tutun da, hangi tipte insan yetiştireceğine, nasıl yetiştireceğine, eğitim ve öğretimin yapılanmasına kadar tüm detayları içine almalıdır. Bu yapılmadığı için bugün geldiğimiz nokta ortadadır. En ince detaylarına kadar eğitim ve öğretim programlanmalı ve tavizsiz uygulanmalıdır. Çünkü eğitim ve öğretimde başarıyı yakalayan toplumlar, çağın ötesi için gerekli olan uzun atlamayı yapabilecek bilgi ve teknolojiye ulaşırlar. Bu şansı yakalayamayanlar, uçup giden atların ardından, nal izlerini takip etmeye mahkûm olurlar. Yani ne verilirse onunla yetinirler. Verileni almaya alışanlar, kısa bir zaman sonra buyruk almaya da alışırlar.

Millî ideoloji, devleti de yeniden yapılandıracak, yeni şekil verecek özellikleri de bünyesinde taşımalıdır. Dargın olan vatandaş ile devleti barıştırarak, vatandaşı devletine saygılı yurttaş, devleti de vatandaşını kucaklayan bir yapıya kavuşturacak tedbirler derhal uygulamaya konulmalıdır. Devlet vatandaşın güvenliğini ve iyi bir eğitim almasını sağlamalı, sağlığını korumasında en büyük yardımcısı olmalıdır. Böyle bir devlete vatandaşın güveni ve inancı olur. Vatandaşı, gerektiğinde devleti için seve seve fedakârlık yapacak bir yapıya kavuşur. Bu iş birliği devleti ve vatandaşı güçlendirir.

Yeni bir millî ideolojinin ortaya konulmasının şart olduğunu, yukarıda anlattıklarımızla göstermeye çalıştık. Ülkücülüğü hâlâ dış görünüşe bağlayan (bıyık şekli, sakal, giyim tarzı gibi) çağ dışı görüşlere itibar etmeyen, vatan, millet, bağımsızlık, kültür, bilim, bilimsel çalışma gibi kavramları yeniden yorumlayan, eğitim ve öğretim, devlet-vatandaş ilişkilerine yeni boyutlar ekleyen, hayata bakış ve uygulayış tarzını yenileyen, dünyaya yeni bir bakış açısı getiren, millî ideolojiye şiddetle ihtiyaç duyduğumuzu, artık anlamak zorundayız.

Evrensel olmak, uluslararası olmak anlamında değildir. Bugün tüm dünya uluslarının üzerinde anlaştığı, insan hakları, çevre, hak, adalet gibi kavramları bünyesine alan bir millî ideolojiden söz ediyoruz. Herhâlde hiç bir ülkücü, bu kavramların millî ideoloji içinde yer almamasını istemez.

Şu anda oluşmuş şartlarla bir dünya devleti olabilmemiz, millî ideolojinin yeniden yapılandırılıp uygulanması şartına bağlıdır. Aksi, treni bir defa daha kaçırmaktır.