1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Yavuz Nigâhı, Fâtih’âne Poz ve Kriz

Yahyâ Bâlî
1516 Ağustos’unu Eylûl’e bağlayan günler, bütün Dünyâ’da askerî strateji otoritelerinin tahmin iddiâsına giriştikleri bir zaman dilimi olmuştu.

Merc-i Dâbık Zaferi ile Memlûk Devleti’ne pek ağır bir darbe indiren Yavuz Sultan Selîm, -çok ciddî şekilde- güneye, yâni Mısır üzerine yürümeye karar vermişti.

Osmanlı Hânedânı’nın en nâmlı cihângîrlerinden olan Sultan Selîm-i Evvel; Lübnan ve Filistin üzerinden Mısır’a yönelince, bilhassa Sînâ Çölü’nü nasıl ve kaç ayda geçebileceği merak konusu hâline gelmişti.

Asya’nın ve Avrupa’nın önde gelen strateji mütehassısları; vaktiyle Pers İmparatoru Kambiz ile Makedonya Kralı Büyük İskender’in, bu çöle nasıl yenildiklerini düşünüyorlar ve Yavuz’un işinin hiç de kolay olmadığını söylüyorlardı. Otoriter kalem ve ağızlardan çıkan tahmin raporu:

“Türk Sultânı, Sînâ Çölü’nü altı ayda ve ordusunun yarısını kaybederek geçerse; bir günde ve hiç zâyiât vermeden geçmiş sayılabilir.”

hükmünü veriyordu.

Bu şekilde bir tahmin tablosunun çıkmasında Sînâ Çölü’nün -bilene mâlûm- bâzı husûsiyetleri rol oynuyordu. Dünyâ’nın en ince kumu bu çöldeydi. Öyle ki, günümüz teknolojisi ile imâl edilmiş en su ve kum geçirmez saatin bile, Sînâ’da çâresiz kaldığına, o, incenin incesi kumların cam içerisine nüfûz ederek akrep ve yelkovana refâkatçı olduklarına nice şâhit vardı. Ayrıca, Sînâ Çölü’nün gece ve gündüz sıcaklıkları arasındaki muazzam fark da, insan anatomisini sıkı imtihanlara tâbi tutuyordu.

Yalnız, otoritelerin hesâba katmadıkları bir husus vardı ki, neticeyi tâyin edecek de o idi. Parantez içine alınmayan bu husus, Yavuz Sultan Selîm adındaki cevherdi. En mühim ve tesirli yol göstericinin îman, azîm ve sırât-ı müstakîme meyil olduğunu Dünyâ târihine formül hâlinde hediye eden Yavuz fitratı; kendine altı aylık süre verip askerinin yarısını zâyiât gösterenlere, unutamayacakları bir şamar indirdi.

Ordu-yı Hümâyûn, Sultan Selîm’in ser-askerliğinde, Sînâ Çölü’nü bir tek nefer bile kaybetmeden on üç günde geçerek Kâhire’ye mânidâr selâmını gönderdi.

Mû’cize; Allâh’ın, peygamberlerine bahşettiği fevkalâde hâl ve tavırlara alem olmuş. Yavuz kıratındaki muhterem ve mümt az kulların ortaya koyduğu sıra dışı muvaffakiyetler, elbette mû’cize tasnîfinin hâricindedir. Ama, kendilerine otorite diyen ve dedirten âdemoğullarını da, küçük dillerini yutma raddesine getiren bu Selîmî duruş, muâdilleri arasında yektâ mevkide.

Yavuz’u, İskender ve Kambiz’le aynı kefeye koyma hatâsı, sözde otoriteleri nasıl perîşân ettiyse; Kuzey Irak başta olmak üzere, onun hediyesi topraklarda kaale ve kayda alınmayışımız, millî hassâsiyetlerimizi târumâr eyliyor. Boynumuz bükük, gözümüz kapalı, yeni “Yavuz nigâh”lara teşneyiz...

1461 senesinde çekilmiş, daha doğrusu tesbit edilmiş bir Fâtih Sultan Mehmed fotoğrafı var ki, seyredende mecâl bırakmaz. Donanmasını Trabzon önlerine sevk eden Ebu’l-Feth, kendisi de ordunun başında ve de önünde sâhile paralel uzanan gür ağaçlı bir arâzide, levendleriyle buluşmaya gayret-i hümâyûn gösteriyor.

Ardındaki Türk bahadırlarına emsâl teşkîl eylesin diye, atından inip, kollarıyla ağaç dallarını aralayan Fâtih, kılıcını da ağzına almış, dişleriyle sıkıca kavramış. Tam bu sırada Akkoyunlu Hükümdârı Uzun Hasan Bey’in annesi Sâra Hâtûn, oğlu adına Osmanlı nezdinde merhamet aramakta, Sultan Mehmed Hân’ın hızlı adımlarına yetişmeye çalışmaktadır.

Trabzon’un fethi de, buradan Uzun Hasan’a gönderilen mesaj da, Fâtih’in Sâra Hâtûn’a söylediği târihî kelâmlar da, yukarıdaki Hünkâr duruşu yanında tâlî yola saparlar.

Kılıcı ağzına almış bir Fâtih portresi, aynı Türkoğlu’nun, elinde kalem ve karanfil tutan pozları derecesinde emsâlsizdir. O ağız, o el; ne hüner-mend bir vücûda âittir ki, tuttuğu her şey kendine çok yaraşır, pek yakışır.

Elinde kılıçla târih seyircisinin karşısına çıkmış nice serdâr ve tâcdârın, Fâtih önünde acze düşmesi; işte, Fâtih’in kılıcı ağzında, dişleriyle tutabilmesindendir.

Bunu, hakkıyla becerebilen hükümdâra, “Fâtih Sultan Mehmed” diyorlar.

“Ya ben İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni!” tarzındaki söz güzelinin mimârı büyük Türk! O azme ve poza muhtâcız...

Mefhûmları zıtlarıyla karşılama metodu, George Orwell’ın 1984 isimli romanında ustalıkla uygulanır. Orada bahsi geçen üç devlet, Dünyâ’yı aralarında paylaşmışlar ve âdetâ üç ortaklı şirket gibi idâreye yeltenmişlerdir.

Yine aynı romanda, bütün zulüm ve eziyetler “iyilik”, cümle elem ve hayâl kırıklıkları da “mutluluk” diye takdîm edilir.

Orwell’ın, bu romanı yazdığı yıllarda 1984’e bir hayli zaman vardı. Şimdi ise 1984, bizim epeyi uzağımızda kaldı. Romanda anlatılanları Dünyâ, 1984 yılı geldiğinde, belki aynen yaşamadı ama, bâzı hususlarda İngiliz romancıyı haklı çıkaracak sahnelere rastlandı.

Son günlerde, PKK denilen mâlûm kan dökme çetesine fikir ve zikir desteği veren bir siyâsî partinin temsilcileri, her toplu cenâze tevdiinin ardından “demokrasi ve kardeşlik” nutukları atıyorlar. Yâni, 1984 romanındaki devlet mantığı ile hareket edip, mefkûmları zıtlarıyla takdîm ediyorlar.

İşinde gücünde, gündelik hayâtın akışı içindeki mâsûm insanları öldürmeyi tasvîbe, ne zamandan beri insâniyet muâmelesi yapılıyor? Bilen varsa, beri gelsin ve söylesin, biz de öğrenelim.

“Hem suçlu, hem güçlü” dedikleri, bunlar olsa gerek. Hem bu memleketin havâsı, suyu ve akla gelebilecek her türlü nimetiyle besleneceksin, hem de kanımızı dökenlere sırtını çevirmeyip ona arka çıkacaksın. Biz, böyle bir kardeş ve kardeşlik istemiyoruz...

Klâsik dönem Osmanlı târihçiliğinde çok kullanılan eser isimleri arasında “Tevârih-i Âl-i Osman”, nasıl liste başında ise, Yavuz Devri’ni anlatan Tevârih-i Âl-i Osman bölümlerine “Selîm-nâme” adını vermek de mânâlı bir gelenekti.

İbn Kemâl’den, İdrîs-i Bidlisî’den Hoca Saadeddin Efendi’ye kadar pek çok müverrih, “Selim-nâme” kaleme almışlardır. Bunlar arasında üslûbu çetrefil, dili ağır olanlar bulunduğu gibi, Sa’dî Bin Abdü’l-Müteâl’in “Dede Korkud” lisânı tadında yazdığı “Selîm-nâme”ler de var.

Türk kültür târihini en üst seviyede hazmeden dimağların timsâli Yahyâ Kemâl, hem Yavuz Sultan Selim’le gönül yakınlığı kurmuş, hem de “Selim-nâme” geleneğini devâm ettirmiştir. Yahyâ Kemâl’in “Selim-nâme”si, vak’anüvisî endîşelerle yazılmış bir kronolojik eser değildir. Terkîb-i bend nazım şekli zarfına konmuş muhteşem târihî romantizm, tayy-ı zamân ve tayy-ı mekân rekorlarını kıra kıra, dil sarayına, kelime fidanlarıyla sühan korusu kurmuştur.

“Selîm” adını taşıyan iki Osmanlı hükümdârı daha olmasına rağmen, “Selîmî” başlıklı mânevî hazîne; açılırken de, kapanırken de Yavuz’un mührüyle mühürlenmiştir.

Aslında, Osmanlı Devleti’nin maddî mânâdaki gerçek hazînesinin de, Yavuz’un mührüne bağlandığı söylenir. Mısır Seferi dönüşünde, mevcud borçlarını ödeyen Hazîne-i Âmire’nin, serâpâ altınla dolduğunu gören Sultan Selîm: “Hayrü’l-halefim arasında hazîneyi böyle altınla dolu tutanlar, hazine kapısının açılış ve kapanışında mührümü kullanmaya devâm etsinler. Hazineyi, altın dışındaki mâdenlerle meşgûl edenler ise, zinhar mührümü kullanmayalar.” diye vasiyette bulunmuş.

Şeyh Gâlib’in:

“Gencînede resm-i nev gözetdim

Ben açdım bu genci, ben tüketdim.”

dediği hikmet mührü, Yavuz’dan miras...

ABD’de başlayan emlâk kredisi krizi, dalga dalga yayılıyor. Ortada, cevaplandırılması gereken bir sürü soru var ama, hâdisenin insanoğluna verdiği mesajı, teknolojik mânâda küçülen Dünyâ’nın profiline dâirdir. Bu mesajın şifrelerini çözüp iyice anlamadan, hatâlar zincirine yeni halkalar ilâve edilecektir.

İktisâdî mes’eleler, târihin hemen her döneminde ön plânda olmuş ve sayısız silâhlı mücâdele bu sebeple çıkmıştır. Lâkin, insanlığın bugün karşı karşıya bulunduğu vaziyet, “maddî refah” maskesi altında, maddeye tapınma sahnesidir.

Rûhî ve mânevî hassasiyetlerini kapı ardına bırakıp; yiyen, içen ve hayvânî tavırlarla eğlenen “naturel” yığın, Nûh Tûfânı’na benzer bir yok oluş âkıbetine dâvetiye çıkarmaz mı?

Moda, hayranlık, irâde zâfiyeti, aklı ve zihni kiraya verme vb. tembellik işâretleri, çoktandır, Dünyâ’da kol geziyordu. Biyolojik hastalıkların tedâvisi, netice itibâriyle ilâca, cerrâhî müdâhaleye bağlı olarak artı veya eksi ile bitirilebilir.

Gelgelelim, rûhunu kaybetmiş insanların zâyiâtını telâfi edecek usûl, henüz bulunmadı.

“Ekonomik kriz”, “global kriz” diye gazetede, ekranda fırtına koparanlar, bir an durup da rûhlarına kayıp ilânı versinler.

Maddenin, eşyânın esâretinden kurtulmanın çok fazla şekli ve yolu yok. Türk târihinde, “iktâ”, “lonca”, “ahîlik”, “vakıf” başlıklarını okuyup duyanlar, reçetenin kaynağına yabancı değiller...