1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

YATIRIM VE İSTİHDAM

Oğuz Çetinoğlu
17 Şubat 1923 tarihinde, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın emri ile Birinci İzmir İktisat Kongresi toplandı. Kongrenin açılış konuşmasında Paşa; “Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükûmeti’nin asıl hedefi, bağımsızlık ve kayıtsız şartsız millî hâkimiyet esaslarına dayanarak memleketi bayındır hâle getirmek, milleti zengin ve müreffeh, mutlu etmektir.” demiş, tam bağımsız ve güçlü bir devletin; biri siyasî, diğeri iktisadî iki ana hedefe yönelmesi gerektiğini vurgulamıştı. Millet fertlerinin mutlu olabilmesi; bu gününden memnun, yarınlarından emin olması ile mümkündür. Bu ise, geçimini sağlayabilecek bir işte çalışması ve bu işinin devamlı olabilmesi şartına bağlıdır. Bu şart ancak yatırımlarla ve onun sağladığı istihdam imkânlarıyla gerçekleşir.

Kongre sonunda yayınlanan Misak-ı İktisat / İktisat Andı olarak adlandırılan belgede, Atatürk’ün bu sözleri, millî ekonominin ana hedefleri olarak belirlendi.

2 Kasım 1981’de toplanan ikinci, 4 Haziran 1992’de toplanan üçüncü İzmir iktisat kongrelerinde de yaklaşık olarak aynı hedefler benimsendi. 5 Mayıs 2004 tarihinde, Dünya İktisat Kongresi adıyla yapılan aynı mâhiyetteki toplantının kapanış bildirisinde bu hedeflerle ilgili sözler yer almadı.

Atatürk; Birinci İzmir İktisat Kongresi’ndeki sözlerini tamamlayan bir başka konuşmasında şunları söylüyor:

“Bir milletin hayatıyla doğrudan doğruya ilgili olan en önemli faktör, o milletin iktisadiyatıdır. Tarihin ve tecrübenin belirlediği bu gerçek, bizim millî hayatımızda ve millî tarihimizde de tamamıyla görülmektedir. Türk tarihi incelenirse; yükseliş ve çöküş sebeplerinin iktisatla ilgili olduğu görülür. Yeni Türkiye’mizi lâyık olduğu uygarlık seviyesine ulaştırabilmek için iktisadiyatımıza birinci derecede önem vermek mecburiyetindeyiz. Zamanımız tamamen bir iktisat devrinden başka bir şey değildir. İktisadiyat, yaşamak için, mesut olmak için ne lâzımsa bunların tamamı demektir. Ta rım demektir, ticaret demektir, emek demektir, her şey demektir. Tam bağımsızlık için yegâne kuvvet, iktisadiyattır. Bu günkü savaşlarımızın gayesi tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığın tamlığı ise ancak iktisadî bağımsızlıkla mümkündür.”

* * *

Değişim, dünyanın değişmeyen temel hedefi hâline geldi. Temel problemlerimiz değişmemiş olsa bile, hedeflerimiz değişti. Çünkü dünyanın gidişatına ayak uydurmak mecburiyetinde olduğumuzu düşünüyoruz. Yatırım ve istihdam problemlerimizi çözmeden, bu problemlerini çözmüş ülkelerin hedeflerine yönelmemiz, sıkıntılara yol açıyor. En azından gelecekle ilgili endişelerin diri kalmasına sebebiyet veriyor. Henüz çözüme kavuşturamadığımız başka temel problemlerimiz de var: Sermaye yetersizliği ile, kaynaklarımızın verimli kullanılamayışı … gibi.

1923’ten bu yana çok mesafe aldığımız muhakkaktır. Yurdumuz; 1980 öncesinde bölücü sol teröristlerle, 1990’dan sonra PKK’lı bebek katilleriyle ile, adı konulmamış savaşlara sahne oldu. 2000’li yılların hemen öncesinde deprem felâketi ile sarsıldık. 19 Şubat 2001 târihinde başlayan tartışmaların tetiklemesiyle, tarihimizin en ağır ekonomi krizini yaşadık. Artık kâbus gibi günler yaşamıyorsak bile, kâbuslu günlerin geri gelebileceği endişesinden kurtulabilmiş değiliz.

IMF baskısıyla olsa bile, uygulanan disiplinli malî politikalarla, makro ekonomide hissedilir iyileşmeler sağlandı. Son üç yıldır üst-üste dengeli bir büyüme gerçekleştirildi. İyileşmelerin insanlarımızın tamamına yansıtılamamış olması, ekonomimizin daima göz ardı edilen bir başka rahatsızlığının sonucudur: Gelir dağılımındaki bozukluk olarak adlandırılacak bu hastalığımızın tedavisi için bir formül bulanamadı. Bu konuda bir arayış içerisinde olmayışımızı, problemin farkına varamadığımız şeklinde yorumlamak mümkün. Farkına varamamak, problemin kendisinden daha tehlikeli bir problem.

Ekonomideki büyümenin olumlu sonuçlarının insanlarımızın yaşayışına yansıtılamaması sebebiyle fakirler daha da fakirleşiyor. Fakirleşmenin önlenmesi, yatırım ve istihdam ile mümkün olabilir. Zenginlerin daha zengin olmasına hiç kimsenin itirazı olamaz. Fakat fakirlerin daha da fakirleşmesine sessiz ve ilgisiz kalamayız, kalmamalıyız.

Yatırım ve istihdamın teşviki için malî mevzuatımızda 29 Ocak 2004 tarih, 5084 sayılı kanun ile bazı düzenlemeler yapıldı. Teşvik kapsamındaki il sayısı 36’dan 49’a çıkarıldı. Aradan geçen 2,5 yıl sonraki duruma baktığımızda; listeye eklenen 13 ilin kanundan yararlanamadığını, 36 ilin kazanılmış haklarında da azalmalar olduğunu görüyoruz. Kanunda, teşviklerin süresinin 5 yıl olduğu yazılıdır. Sürenin yarısı dolmuştur. İkinci yarıda sonuç alabileceğimize dair ümitler hayli zayıftır. Ümidimiz sürenin uzatılmasındadır. “Yapılanlar, yapılacakların göstergesidir.” özdeyişini hatırladığımızda ümitli olmak için bir sebep bulunamıyor.

Göstergeler son üç yılda ekonomimizin % 4’ler seviyesinde istikrarlı bir şekilde büyüdüğünü gösteriyor. Bunun sonucu olarak kişi başına gelir 5.000 doları aştı. Son aylardaki gelişmeleri, geçici talihsizlikler olarak kabul edersek, enflasyon tek haneli rakamlara geriledi. Ancak bütün bu gelişmeler, yeni istihdam alanları oluşturmadığı için işsiz ve fakir sayısında azalma olmadı, aksine arttı.

Ülkemizdeki işsiz sayısı 10.000.000, fakirlik çizgisinin altında yaşayanlar ise 20.000.000 civarında. Bu sözler; ulaşıldığı söylenen olumlu sonuçları gölgelemek için cımbızla çekilip çıkarılmış olumsuzluklar olarak değerlendirilmemeli. Dünya Bankası ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından hazırlanan raporlarda yer alan gerçeklerdir.

Ülkemizde tarım ve hayvancılık sektöründen geçim sağlayan yaklaşık 30.000.000 insan var. Buna rağmen sanayileşme uğruna, AB normlarına uyum sağlamak amacıyla ve de IMF’nin baskılarıyla tarım ihmal ediliyor. Toprakla uğraşanlar ikinci sınıf insan yerine konuluyor. Böylece üretici küstürülüyor, ülkenin verimliliği azalıyor. Batı Türkiye’ye; “Hiçbir şey üretme, imalat yapma, hepsini mal edeceğinden düşük fiyatla benden al !” diyor. Bu yolun çok da geçerli olamayacağını anlayınca, mevcut üretim tesislerimizi satın alıyor. “Bütün ihtiyaçlarını benden satın alacaksın !” dayatmasını böylece hayata geçiriyor.

Batılı firmalar, yeni teknolojilerle daha az işçi çalıştırıyorlar. Böylece önemli miktarda işgücü açığa çıkıyor. Bunlar, artan nüfusla birlikte gelişen işgücü ile birleşince, işsizler ordusu çoğalıyor. İşsiz insanı mutlu edebilmenin sağlıklı bir yolunu bu güne kadar kimse bulamadı. İşsizleri iş sahibi ve dolayısıyla mutla edebilmek için yatırıma ihtiyaç var.

Yatırım; ekonomideki büyümenin ülke insanına yansıtılması için en doğru, en mükemmel araçtır. Bu araç kullanılmazsa yoksulluklar da yolsuzluklar da önlenemez. Yatırımları ve yabancı sermayeyi teşvik kanunlarında yapılan değişikliklere rağmen hâlâ 1923’lerde belirlenen hedeflere ulaşamadık. Demek ki daha farklı düzenlemeler yapmak gerekiyor.

Yatırımlara muhtaç bir ülkenin müteşebbisleri, yatırım için yurt dışına yöneliyorlar. Son bir yıl içerisinde yatırım için yurt dışına çıkan kaynaklar toplamının bir milyar dolar olduğu söyleniyor. Buradan hareketle; iş adamlarımızın kazançlarını ülkelerinden daha çok sevdikleri sonucuna ulaşmak yanlış olur. Her türlü kolaylıklar gösterilmiş olmasına rağmen yabancı sermayenin kalıcı yatırımlar için ve arzu edilen ölçülerde Türkiye’ye getirilemeyişi ile, bizimkilerin yurt dışına gitmelerine sebep olan etkenlerin mutlaka müşterek bir zemini vardır. O zeminin tehlikeleri giderildiği takdirde, yatırım ve istihdam probleminin, ardından da ekonomi ile ilgili diğer sıkıntıların çözümü mümkün olabilecektir. Tehlikeleri ve engelleri kaldırmak, siyasî kadroların ve onların emrindeki bürokratların yönetim maharetine bağlıdır.