1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Yarınlar: Görmek mi, görmemek mi?

Nusret Demiral
Türkiye’de neler oluyor, yarınlar nelere gebedir? Bu soruların cevabı içte ve dışta yaşam içinde, geliştirilen olaylar ile görüntüleriniyor demek doğru bir gözlemin işaretidir.

Birçok kez yazılarımızda işaret ettiğimiz gibi Ermeni düzeni son günlerin unutulmuş olayı gibi görülüyorsa da gelişen olaylar içinde devletimize gelecek olumsuz eylemleri görmeliyiz. 15 mayıs 1998 tarihinde Türkiye’de bir Ermeni patriği seçimi yapıldı. Bu seçim, geçmişte yapılan işlemler çizilerek oluşturuldu.

Oysa geçmişte Fatih Sultan Mehmet’in ve Sultan Abdülaziz’in, Cumhuriyet devrinde de Büyük Atatürk’ün ve daha sonraki hükûmetlerin her seferinde özel talimatlar ile seçimi yaptırdıkları anılarda saklı olmasına karşın, seçim hazırlığı yapılmadan önceki hükûmetlerin seçim için yaptıkları girişimler bir anda sanki çizilerek o günün Başbakanı kişinin istemiyle sonuçlandırılıverdi. Bu aslında bir seçim değil, bir atama idi. O günlerde yazdığımız bir makalemizde bu düzensiz seçimin (Bir Konu Bir Kaygu!) başlığı altında düşüncelerimizi ve gelecek günlerdeki Ermeni çalışmalarının olumsuz yönlerini de işaret etmiştik. Ayrıca gene o yazımızda düzene uymayan bir seçimle başa atanan Patrik Mesrop MUTAFYAN’ın Bakanlar Kurulu kararı alınarak kisvesini giymesi gerekirken bu kaideye de uymadan göreve başlamasını ve kisveyi giymesini o günlerde 2596 sayılı yasaya aykırı bir eylem olarak nitelemiştik. Ama bu durumu hiçbir görevli irdelemedi.

Bu yanlış olaya günümüzde bir başka eylem eklendiğini görmezlikten gelmemeliyiz. Zira Patrik Efendinin, yanına yedi yüz dindaşını alarak Kayseri şehrine gidip ayin yapması ne kadar yasalara uyuyor diyebiliriz? Aslında bir soru aklımıza da gelmedi değil. Acaba Ermeniler, Anadolu’da cemaatlaşıyorlar mı? Çünkü günümüzde birçok devletin meclislerinde Ermeni soykırımı feryadı içinde yanlışlar ile dolu kararlar alınıp bu soykırım meselesinin yozlaştırıldığını gözlüyoruz. Dahası Ermenistan’ın yeni toprak arayışları arasında ileride Türkiye’den de bir talebi olacağı varsayımı sorusunu düşünmeliyiz. Tedbirimizi şimdiden almalıyız.

Bir başka görmemiz gereken gelişme de Atina-Erivan-Moskova ve Tahran dörtlü buluşmalarıdır. Ayrı ayrı buluşmalar olsa da, bu buluşmalar Türkiye’ye yönelik gelecekteki eylemlerin oluşturulmasında ilk basamaklarıdır.

Bir başka eylem de hükûmet ortaklarının bile bilgisi alınmadan Birleşmiş Milletler Anlaşmasına bağlı iki anlaşma (Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar) ile (Bireysel ve Siyasî Haklar Anlaşmaları) bir telefon uyarısıyla o yerdeki temsilcimiz tarafından teamüllerin de çiğnenerek imzalanmasının görmezlikten gelinmesidir. Zira hemen takip eden günler içinde, anılan temsilcimiz AB Türkiye Genel Sekreterliği’ne atanıverdi. Olayların seyri kuşkuları artırıyor, ne dersiniz?..

Gene AB’ye sunulan belge “ULUSAL PROGRAM” cevabındaki anlatımların Türkiye için fayda dışında bir olumsuz etken olup olmadığını da düşlemek gerekmiyor mu? Görev yerine getirildi. Ama atılan adımlar devletimizi gelecekte üzen adımlar olacak mı? Olmayacak mı? sorusuna sürekli cevap aramalıyız.

Bir başka yönümüz de ekonomik düzenimiz içindir. Bütün önlemler alındı sözlerine karşın Türk Lirasının son günlerde devalüe edilmesidir. İMF’nin geliştirdiği kıskaç, ekonomik düzenimizin temel taşı TL. aleyhine çalıştırılmış, dolayısıyla düzeni bozan zihniyet erbabı maalesef başarıya da erişmiştir. Şunu da cesaretli bir varsayımla ifade etmeliyiz ki; son günlerde Türkiye ekonomisindeki bozukluk ekonomik olmaktan ziyade siyasî gelişmedir. Bu durumu da görmeliyiz. İşin olumlu ve de olumsuz yönlerini değerlendirmeliyiz.

Bütün bu gelişmeler bizi mazideki Sevr Antlaşması’nın Osmanlı Devleti’ne imzalatılış şeklinin hazırlanma tarzını anımsatıyor. O günü hatırlarda kaldığı kadarıyla görmek istersek, hemen 22.07.1920 tarihine dönmemiz gerekir. Çünkü o tarihten bir ay önce 23 Haziran 1920 günü İtilâf Devletleri Yunanlıları İzmir’e çıkarıp hemen Balıkesir, Bursa, Uşak ve Nazilli’yi işgal ettirmişlerdi. Günümüz siyasîlerinin de bu bir istiklâl savaşıdır demeleri herhâlde duygusal bir tarz içinde anımsamalarıdır diyebiliriz. Ama bir gerçeği unutmamak gerekiyor. O da İstiklâl Savaşımızda biz TÜRK’ler dışarıdan yardım almadan işi bitirmiştik. Yine öyle bir yolun çıkar yol olup olmadığını araştırmamız önem taşıyor. Bu işi bitirmenin tek yolu da inandığımız ve de güveneceğimiz kişilerin yönetimde olmalarını sağlamaktır. Hükûmetimiz durumu bir istiklâl savaşı gibi değerlendiriyorsa zaman geçirmeden hükûmet içinde bir değişikliğe gidilmesinde fayda umuyoruz.

Son günlerin bir başka günceli de Dünya Bankası’ndan bir ekonomistin transferidir. Bakan koltuğuna oturtulan bu zatı medya mensuplarının suyunu çıkaracak tarzda sıkarcasına takibe almalarıdır. Zaman içinde Sn. Kemal DERVİŞ’in yapılan takipte olumsuz bir düşünce içine çekeceği kuşkularını göz ardı edemeyiz. Zira Cumhurbaşkanlığına seçilen Sayın meslektaşımızın, her istenilenin olmayacağı yolundaki tutumu kendilerini (hükûmet edenleri) nasıl olumsuz yönde etkilemişse, transfer edilen ekonomist Sn. Bakanın da gelecekte hükûmet edenlerin yolunda olmadan çalışmaya koşulmasının aynı kişileri üzeceği ve iplerin koparak biz Türk milletini de üzeceği yolunda kuşkularımız olduğunu cesaretle söyleyebiliriz. Çünkü politik ağızların yanlışları sergileyen ağızlar olduğu sürekli gözlenmektedir.

Son aylarda her gün yeni bir olay, bir yeni olumsuz tavır güncelliğini koruyacaktır. Ekonomideki bu sarsıntı en kısa sürede bitirilmelidir. Sona erdirme gene Türk Milletinin kendi içine kapanarak dolara endeksli yolu bırakıp Türk parasını kullanmasıdır. Yerli üretimin kullanılmasını başlatmasıdır. İhracatı çoğaltıp ithalatı kısma yolunun sonuçta olumlu bir sayfa getireceğini kabul zorundayız.

Ekonomideki düzensizliği ben yalnız başıma düzeltemem sözünün karşılığı ABD’nin kendisidir. Zira ekonomideki düzeni bozan şartların bir tanesi de Irak Savaşından sonra Irak’a konulan ambargo değil midir? Türkiye’nin Irak ile arasındaki petrol boru hattının çalışmasının önlenmesi karşılığında ABD’nin Türkiye’ye borcu çoğalmıştır. ABD, bize borç vermek şöyle dursun, boru hattından doğan tazminat borcunu ödesin yeter, bu işi bitiriverir. Hani bizim tazminat alacağımız, ABD bundan hiç bahsediyor mu?

Bütün bu bozuk çerçeve kimler tarafından çizilmiştir? Hükûmetlerimiz devletimizin haklarını aramaktan âciz kalmasalardı, parasal durumu bozucu şartları değerlendirip ortadan kalkmalarını sağlamaya çalışsalardı durum bu kadar bozulur muydu sorusu hep aklımızdadır.

Öncelikli hatalardan bir diğeri de TL’nın dolara endekslendirilmesidir. Her iş yurt içinde TL’nin kullanılması zorunluluğunun kaldırılmasıyla başlamıştır. Dahası doların yurt genelinde her işte serbest kalması bugünümüzü hazırlayan nedenlerden en önemlisidir.

Bazı lâf ebeleri, dolar bozdurma şartını ileri sürüyorlar. Ne var ki hiç kimse halktan istediğini kendisi önder olarak yapmaya yanaşmıyor. Doları bozdurmayı dolar zengini olanlar başlatsınlar, sonra halktan istesinler. Doğrusu bu değil midir? Yurt dışına aktardıkları paralarını yurda getirmeleri de bir çaredir.

Günlük kazanıp günlük tüketenlerden önce kazanıp tüketemeyenler, yani iyi halliler önden yürüyüp halkımızdan istediklerini kendileri örneklemelidirler. Haydi, meydan onların, çıksınlar bakalım ortaya...