1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Yakın Tarihimize Sosyolojik Bir Yaklaşım

Alptekin Keskin
Yakın tarihimize ait bu incelemeyi yapmamızın nedeni Tanzimatla başlayan- maamafih Mümtaz Turhan Hocamızın Lâle Devrinden ele aldığı değişimleri derinlemesine irdelemektir. Tanzimatla başlayıp günümüze kadar devam eden Avrupaîleşmek/çağdaşlaşmak nazariyeleri, sebep sonuç ilişkisi içerisinde incelendiğinde Türk aydınının Türk milletine bakışı nasıl olmuştur? Bunların sosyolojik âmilleri nelerdir? Ve Devlet-i Aliyye’nin inhilaliyle hâsıl olan dönemde başlıca fikir akımlarını; görüşlerinin ne olduğunu yine yazımızda açıklamaya çalışacağız.

Reşit Paşanın, Rus müdahale ve tehlikesini önlemek maksadıyla Hristiyan tebaa lehine o güne kadarki ıslahatlardan daha cezrî bir şekilde Osmanlı Devleti’nin her derdine deva olmak üzere tasarladığı Gülhane Hattı Hümâyunu’nu padişahın, bütün vükelâ ve ümerânın, ecnebi devletlerin İstanbul’daki mümessillerinin huzurunda, büyük bir debdebe ile 3 Kasım 1839’da ilân etmesiyle başlayan Tanzimat devri Osmanlı âmıme hukukunda ve padişahın bizzat kendi rızasıyla salâhiyetlerinin bir kısmında değişikliğe gittiğini ve buna mukabil tebaasına bazı haklar verdiğini ilân ediyor ve bu taahhütlerine sadık kalacağına dair yeminle teminat veriyordu.1 Burada Hatt-ı Hümâyun’un muhtevasıyla ilgili teferruata girmeyeceğiz; lâkin şunları söylemek gerekir ki bu Hatt-ı Hümâyun da keyfî icraate alışmış devlet adamları üzerinde, bilhassa idare mekanizmasında büyük bir tesir yapmadığı gibi, cemiyetin içtimaî ve siyasî bünyesinde ehemmiyetli bir değişiklik meydana getirememiş, bilakis eski tarzda harekete devam edilmesi hususunda oldukça kuvvetli bir cereyanın husûle gelmesine sebep olmuştur.2 Reşit Paşanın açmış olduğu hürriyet ve eşitlik çığrından ilham alarak, devlet içerisinde mevcut idareye karşı kesif bir muhalefet başlamış, gittikçe kuvvetlenen bu güruh taraftarlarıyla birlikte 1865’te gizli bir cemiyet kurmuşlar, fakat karşılaştıkları güçlükler yüzünden Avrupa’ya kaçmaya mecbur olmuşlardır. Mustafa Fazıl Paşanın himayesinde 1867’de, Yeni Osmanlılar adıyla bir cemiyet kurmuş ve Londra’da Muhbir isminde bir gazete çıkarmaya başlamışlardır. En mühim üyeleri arasında Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi gibi şahsiyetler bulunan cemiyet, hürriyet ve meşrutiyet lehinde kuvvetli bir cereyan uyandırmaya muvaffak olmuştur.3 Bu teşkilâtın merkezi, İstanbul’daki İngiliz sefareti, Avrupa’da ise Rochild ailesinin altınlarını cebine indiren Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşanın ikâmetgâhı idi.4

Tanzimat ve öncesinden başlayan, aşağı yukarı 200 yıldır süre gelen Batılıl arın önerdiği ve denetlediği, bazı aydınların da Batılılaşma ve çağdaşlaşma teraneleriyle desteklediği bu süreç Devlet-i Aliyye’yi düzlüğe ve doğru yola çıkaracağına bilâkis inhilâline sebep olmuştur. Devlet ricali ve aydınlar, tedricî olarak halktan ayrılmış ve ona sırtını dönmüştür. Çünkü halk onlar gibi düşünmüyor ve yaşamıyordu. Halbuki Sosyal Psikolojide hâkimiyet duygusuna sahip olanların en çok mukavemet ettikleri şey kendi hâkimiyetlerinin sembolü olan unsurların değiştirilmesidir.5 Tanzimat devrinde Avrupalı devletlerin baskısıyla devlet bütün tebaasını eşit saymayı taahhüt ettiği zaman Türk halkının bu tavrı katiyetle benimsememesi ve kıyafet değiştirmelerine karşı (2. Mahmud ve Cumhuriyet döneminde) menfî tavrın sebebi de budur.6

Sosyolog Parsons’a göre geleneksel kültüre isyan edenlerde müspet ve menfî olmak üzere iki tip reaksiyon görülür; bir taraftan içinden çıkmış oldukları veya kendilerini kurtardıklarına inandıkları kültürü dar kafalılıkla, cehaletle... ilh. itham ederken, bir taraftan da kendi inanç ve prensiplerinden bir ütopya yaratırlar.7 Hilmi Ziya Ülken ise Tanzimat’ın Garbı daima boş bir kalıp, mücerret bir şekil olarak aldığını; müsavat ve hürriyet fikirlerinin müşahhas (somut) muhtevaları olan canlı fikirler olmadığını8 söylemekle beraber; “Tanzimat mütefekkirinde tam bir düalizm (ikicilik) hâkimdir, o ya tamamıyla kendi muhitine kapılarını kapamış bir Garp hayranıdır, yahut onun içinde iki şahsiyet yatar: Bir tarafında içine kapanmış ve şeklini kaybetmiş Şark, ötede muhtevasız ve realite ile bağsız Garp”, diyerek Parsons’un tespitine katılmaktadır. Aydın böyle bir mânevî buhran içerisinde kendisini o kadar iptidaî bir duruma sokar ki Batılı, üstelik de ilerici sandığımız (!!) bir yazara, elin Bulgarı sizin klâsikleriniz nedir diye sorunca bizim klâsiklerimiz yoktur cevabını alır.10 Oysa Devlet-i Aliyye’nin yükseliş devrinde aydın, toplumun herhangi bir ferdidir, zevkleri ile, zilletleri ile, mukaddesleri ile acıları ile... Kadıdır, müftüdür, tahrirat kâtibidir vs. Toplumun herhangi bir ferdiyle aynı camide namaz kılar, aynı kahvede dinlenir, aynı sofrada yemek yer. Tanzimat’tan sonra durum değişir... Aydın, Batı’nın temsilcisi, tarihinden koptuğu ölçüde aydındır. Batı medeniyetine bağlanmakla... İhanette muvaffak olduğu ölçüde benimsenir11.

Bulunduğu devirde devletin içinde olduğu kötü durumu sezen bir yabancı (Metternich) şöyle demektedir: Devlet-i Aliyye günden güne zayıflamaktadır. Niçin saklamalı, onu bu hâle düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma gelir. Bâbıâli’ye tavsiyemiz, şu hükûmetinizi dinî kanunlarınıza saygı esası üzerine kurun, zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alıp, idarenizi düzene sokun, ıslah edin. Ama yerine size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın. Batı kanunlarıın temeli Hristiyanlıktır. Türk kalınız. Avrupa’nın şartları başkadır, Türkiye’nin başka.12

Tanzimat’tan sonra Meşrutiyet dönemi (1908-1923) Meşrutiyetin ikinci defa ilânı ile başlar. Cumhuriyet rejiminin kabul edilmesiyle sona erer. Meşrutiyet aydınının umumî özelliklerine geçmeden önce şunu söylemeliyiz ki Osmanlıcılık fikri artık devletin içinde bulunan farklı etnik yapıdaki unsurları bir arada tutmaya yetmiyordu, azınlıklar ayrı devlet kurma peşindeydiler. Öyle ki daha 1870’lerde İnkılâp gazetesinde, imparatorluğu teşkil eden çeşitli unsurlar devlete karşı isyana teşvik derecesinde körükleniyordu. Boşnaklardan Çerkezlere, Ermenilere kadar çeşitli unsurların kavmî ızdırapları karşısında hükûmeti tenkit, böyle bir tutum içinde onlara bizzat haklarını aramaları gerektiğini telkin ediyordu. Bu da devleti içerden çökertmeye çalışan Yeni Osmanlıların politikası idi.13 İşte böyle bir durumda hem Batıcıların hem de islâmcıların (Osmanlıcılık) sosyal felsefelerini geliştirmek istedikleri sosyal bir zemin ortada mevcut değildi14 ve tek kurtuluş çaresi Gökalp ve çevresinin teşekkül ettirdiği Türkçülük nazariyesinin etrafında toplanmaktı. Akçura’ya göre Ziya Gökalp’a ve 1908’den sonra, İstanbul’da diğer Türkçülere ilham veren Hüseyinzâde Ali Bey’dir15. Hüseyinzâde Ali Bey, Azerbaycan’da yalnız lisan ve edebiyat sahasında değil... Türkçülük, bütün Türkçülük, hattâ Pan-Turanistlik fikri cereyanına ilk açıklık veren adamdır16 ve Müslüman Türkler arasında ‘ilk Turanî’ yani ‘Pan Turanist’tir17. Amacımız burada Türkçülüğün tarihî gelişimini anlatmak değildir. Ancak Türkçülük hareketi Cumhuriyetin kuruluş temelini oluşturan fikir sistemi olduğundan bu fikirle ilgili birkaç söz daha söylemek kanaatimizce onun önemini ortaya çıkaran insanlara bir nezaket ve saygıyı çok görmemekten ileri gelmektedir. Türkçülük cereyanını hayalî, mücerret vb. isimlerle aşağılayıcı seviyeye getirenler18 olduğu gibi; Gökalp ve sistematiğini objektif olarak inceleyelim derken ideolojik yargıların esiri olarak değerlendirenler de19 yok değildir. Ancak şunu da belirtmeliyiz ki her düşünce adamında olduğu gibi Gökalp’ın da eksik veya yanlış yönleri olabilir20. (Kültür ve medeniyet kavramlarının hudutlarını kesin olarak ayırması, bir kavmin tetkikindeki karışıklıkları vb.)

Hülâsa edecek olursak;

a) Tanzimat aydınlarının Batı’nın yükselişi karşısında Devlet-i Aliyye’yi düzlüğe çıkarmak veya bazılarının da tam tersini yapmak için Batı’ya yönelmeleri Batı’yı anlamaktan ziyade sathî bir taklitçilikten öteye geçememiştir. Buna karşılık değişim sürecinde halkı anlamaktan çok, sırtını çevirmişler ve kendi içlerindeki düalizmi sürdürerek hercümerç bir vâkıaya dönüşmüşlerdir.

b) Meşrutiyet aydınlarında - Türkçülük dışındaki -yine İslâmcı (Osmanlıcı) ve batıcı görüşleri varlıklarını sürdürmüşler ve Batıcı cenah Cumhuriyete lâik-pozitivist aydın tipinin doğmasında yardımcı olmuştur. Kanaatimizce en geçerli olan görüş ise düsturunu milliyet umdesine dayandıran ve içtimai şe’niyet (sosyal gerçek)i; Türk milletinin asırlardır yek vücut olarak hayatını idame ettirebilmesi istidadını bilen fakat muhtelif idarî yapılarda kimliğinin arka plâna itilmesiyle sonucun kaçınılmaz olarak çöküş olduğunu anlayan görüşlerdir. Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz; Ülken’in dediği gibi şu veya bu medeniyete girmekle değil, iktisadî merhaleleri gerçekleştirecek Avrupa’dakine benzer bir rönesansla, kendi yapısını bilen, gören ve buna dayalı çözümler üreten fikirlerle ancak sonuca ulaşılabilir.

DİPNOTLARI

1. Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri. M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Yay. Nu: 16.2 Basım, İst. 1994, s. 154.

2. Turhan; a.g.e.s. 156.

3. Turhan; a.g.e.s. 157.

4. Raif Karadağ; Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar-Abdülaziz’in Katli Olayı, b.188.

5. Erol Güngör; Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, İstanbul 1997, s. 188.

6. Güngör, a.g.e.s. 140-141.

7. Erol Güngör; Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1997, s.31.

8. Hilmi Ziya Ülken; Millet ve Tarih Şuuru, Dergâh Yayınları, İstanbul 1974, s. 37.

9. Ülken; a.g.e.s. 38.

10. Cemil Meriç; Umrandan Uygarlığa; İletişim Yayınları, 3. Baskı, 1998, s. 29.

11. Meriç; a.g.e.s. 27.

12. Meriç; a.g.e.s. 31.

13. Orhan Türkdoğan; Türk Tarihinin Sosyolojisi, Hasret Yayınları, s. 20-21.

14. Türkdoğan a.g.e.s. 21.

15. Yusuf Akçura; Yeni Türk Devletinin Öncüleri-1928 Yılı Yazıları-Kültür Bakanlığı Cumhuriyet Kitapları Ankara 2001, s. 191.

16. Akçura; a.g.e.s. 198.

17. Akçura; a.g.e.s. 191.

18. Bkz. Ülken y.a.g.e. 179 vd. sahifeler

19. Bkz. Emre Kongar, Türk Toplumbilimci¡leri 1 Remzi Kitabevi Ankara 1993, Zilya Gökalp Bölümü.

20. Bkz. Kongar, a.g.e. Z. Gökalp ve Değerlendirme bölümü.