1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Vahideddin, Midhat Paşa ve Ecevit

Altan Deliorman
Bizde tarih yazıcılığı -başka ülkelerde de olduğu gibi- iki yönlü gelişmiştir: Akademik tarihçilik ve popüler tarihçilik. Akademik tarihçilik, üniversite ve bilim çevrelerinde yetişen tarihçilerin ilgi alanıdır. Popüler tarihçilik ise, çoğu tarihçi olmayan, kendi kendini yetiştirmiş yazarların tarzıdır.

Akademik tarihçiler, genellikle dar alanlarda çalışıp bu alanların uzmanları hâline gelirler. Eserleri, belli bir çevre tarafından takip edilir. Bunların çoğu başvuru niteliğinde eserlerdir. Akademisyenler, temel kaynaklardan yararlanırlar, çalışmalarında bu kaynakları sık sık referans gösterirler. Kitapları dipnotlarıyla dolu olduğu için normal bir tarih meraklısı için de fazla cazip sayılmazlar.

Akademik tarihçiliğe yöneltilen tenkitlerin başında, geniş kitlelere hitap edememeleri gösterilir. Fakat, bu, işin tabiatında vardır. Bütün ilim sahaları için vazgeçilmez bir kuraldır. Fizik teorilerinin veya kimya formüllerinin herkesi ilgilendirmemesi gibi, tarih üzerindeki özel çalışmalar da aynı karakteri taşır.

Popüler tarihçiler ise, yazdıklarının ilgi çekici olmasını ve mümkün olduğu kadar çok sayıda okuyucuya ulaşmasını isterler. Kendilerinden beklenen de budur. Merak çeken, tartışmalı veya esrarlı konular tercih edilir. Çok kere, ikinci elden kaynaklarla yetinilir. Toplu bibliyografya verilmesi yeterli sayılır, bazen buna bile gerek görülmez. Bu tarz tarihçilerin bir kısmı amatörce çalışırlar, emeklerinin maddî bir karşılığından çok, takdir edilmek veya tanınmak isteğini taşırlar. Daha az bir kısmı ise, yayın organlarında kendilerine bir yer bulmak veya kitaplarının satışını sağlamak suretiyle gelir temin ederler.

Popüler tarihçiliğin bir bölümünü ise f ikir eseri yazarlarının çalışmaları oluşturur. Bunlar, kendi eğilimlerini, görüşlerini, amaçlarını tarihî olayları inceleyerek açıklarlar. Daha doğrusu, geçmişteki olayları, görüşlerinin doğruluğuna inandırmak için tanık olarak gösterirler. Hangi cinsi olursa olsun, popüler tarihçilerin çalışmaları, akademik çevreler tarafından fazla ciddîye alınmaz, hattâ tarih eseri bile sayılmaz.

Tarih çalışmalarında esas olan, bilgilerin belgelere veya bulgulara dayanmasıdır. Kitabeler (yazıtlar), eski paralar, duvar resimleri, arkeolojik buluntular, eskiden kalma mimarî eserler, kitaplar, resmî yazışmalar, fermanlar, sicil defterleri, arşiv belgeleri…bütün bunlar tarihçi için vazgeçilmez müracaat kaynaklarıdır. O güne kadar yapılmış çalışmaların, varılan sonuçların bilinmesi, geniş bir bibliyografya bilgisine sahip olunması gerekir. Bununla birlikte tarih nosyonuna malik olmak, tarih metodu hakkında bilgili bulunmak da lâzımdır. Ondan sonra, yazı yazmasını bilmek, üslûp sahibi olmak gibi özellikler gelir. Büyük tarihçiler aynı zamanda büyük ediplerdir. Akademik eserlerin önemli bir bölümünde bu eksiklik hissedilir. Fakat, tarihçilik, esas itibariyle, yine de akademik hayatta gelişir.

Yukarda saydığımız özelliklerin eksik bulunması, tarih çalışmalarında önemli hatalara, yargı yanlışlarına, bilgi kaymalarına yol açar. Popüler tarihçiler, çok kere buna aldırış etmezler. Yazdıklarının ilgi çekici olmasına daha çok dikkat ederler.

Geçen ay içinde basında geniş yer bulan “Vahideddin haindi, değildi” tartışması popüler tarihçiliğin yol açtığı bir gelişmeydi. “Vahideddin’in hataları vardı, ama hain değildi” diye bir açıklama yapan Bülent Ecevit’in bu sözleri, çeşitli çevrelerden değişik tepkiler aldı. Bu konuda kalıplaşmış olan yargı, onun hain olduğu tarzındaydı. Okul kitaplarında yıllarca böyle öğretilmişti. Gazi Mustafa Kemal’in l927’de irat ettiği Nutuk’taki bu hüküm tartışmasız kabul edilmiş, yeni yetişen nesillere de böyle belletilmişti. Onun için, aksi bir iddianın tepki çekmesinde şaşılacak bir şey yoktu. Ancak, bu resmî kabulün dışında, pek çok tarihçi de, uzun zamandan beri aksini ileri sürmekteydi. Onların görüşleri fazla yankı uyandırmamıştı. Demek ki, iddianın kendisinden çok, iddiayı ileri sürenin kişiliği ön plânda tutuluyordu. Bu zat, Türkiye’nin siyasî hayatında –şöyle veya böyle- elli yıla yakın etkili olmuş, büyük bir partinin önce genel sekreterliğini, sonra genel başkanlığını yapmış, birkaç defa başbakanlık makamında bulunmuştu. Şu hâlde, tarihçi olup olmaması önemli değildi, dikkate alınması gereken bu özellikleriydi. O kadar ki, vaktiyle genel başkanı olduğu partiden ayrılmayı düşünenler için bile bu iddia bir gerekçe teşkil edebiliyordu.

Böyle “çarpıcı” açıklaması dolayısıyla, gazeteler Bülent Ecevit’le mülâkatlar yaptılar, görüşlerini daha geniş açıklamasına imkân tanıdılar. Bu vesileyle öğrenildi ki, Sayın Ecevit, Midhat Paşaya hayrandır ve köykent projesinin ilhamını onun Tuna vilâyeti valiliği dönemindeki uygulamalarından almıştır. Bülent Ecevit, bu hayranlığı sebebiyle Midhat Paşa dönemiyle ilgili bir çalışmaya da hazırlanmaktadır. Böylece, popüler tarihçilik alanında artık Bülent Ecevit adına da rastlanacaktır.

Sayın Ecevit’in açıklamaları, popüler tarihçiliğin bir hastalığına işaret ediyor. Gerçek tarihçi, çalışmalarını hayranlık, sevgi, nefret veya düşmanlık temelleri üzerine inşa etmez. Hükümlerinde soğuk kanlıdır. Eldeki bütün bilgileri tarayıp tenkid süzgecinden geçirerek hükmünü ona göre verir. Bu hükümde hisleri rol oynamaz. Hayranlığını ispat etmek isteyen bir kimsenin yazacağı kitap tarih eseri değil, ancak fikir eseri sayılır. Bu tür eserler ise ciddî tarihçilik bakımından dikkate alınacak değer taşımaz.

Midhat Paşa hayranlığı da bizim bir kısım aydınlarımızda gelenek hâlini almıştır. Bu konudaki taassubun gün geçtikçe azaldığı görülmekle beraber, kalıntılarının tam silinemediği anlaşılıyor. Midhat Paşanın başarılı olduğu alanları ve hatalarını aynı tarafsız ve dengeli ölçüyle değerlendirmek tarihçinin işidir, ona hayran olarak işe başlamak ise tarihçi olmayanların. Kimse, Sayın Ecevit’e böyle bir çalışma yapmamasını tavsiye etmiyor. Ama, bu tarz bir eserin tarih eseri olamayacağını peşinen kabul etmek gerekiyor. Ayrıca, bir Tanzimat ürünü olan Midhat Paşa dolayısıyla Tanzimat hareketinin neler getirip neler götürdüğünü de objektif esaslarla belirlemek gerekir. Birine hayran olmak, diğerine de hayranlığı beraberinde getirir veya en azından tarafsız bir hüküm verilmesini engeller.

Sayın Ecevit’in, sözünü ettiği çalışma alanlarında ne kadar donanımlı olduğunu bilmiyoruz. Böyle bir çalışma için gerekli altyapısının bulunup bulunmadığını da. Ama, peşinen kabul edilmesi gereken şudur: Hareket noktası yanlıştır ve yanlış bir başlangıcın yanlış sonuçlar vermesi de kaçınılmazdır.

Eldeki verilere dayanarak şunu söyleyebiliriz: Sayın Ecevit, hevesli olduğu bu yoldaki çalışmalarına tarih eseri etiketi koymamalıdır. Bu hem yanıltıcı olur, hem de gerçek tarih yazarlarını rencide eder.

Zannımızca, tarih, saygı gösterilmesi gereken bir ilim alanıdır.