1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

UYUYAN DEV

Turgut Güler
16. yüzyılın sonlarında Rusya’da bir Ortodoks patrikliği kurulmuştu. Bu dinî otorite gücünü kullanarak, Osmanlı tebaası Slavları devamlı tahrik eden Çar Deli Petro, Prut Seferi öncesinde, Karadağlılara hitâben şunları söylüyordu:

“Ey Karadağlılar!

Bizim emelimiz, hemen bu sene(1711) zarfında, Türklerin tehdidâtına karşı harbe girişmek; bâdehu, Osmanlı Ülkesi’ne girip, Ortodoks Hristiyanları idâre-i zâlimâneden tahlis etmektir. … Bizim en büyük arzumuz, sizi Türklerden kurtarmak, kiliseleri tezyîn, Hristiyanlığı yükseltmektir.”[Ahmed Bedevî Kuran, Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılâp Hareketleri ve Millî Mücâdele, İstanbul, 1956, s.37]

Karadağ, Deli Petro’nun Prut’ta kıstırılmasından günümüze kadar kaybettiğimiz toprakların belki en küçüğüdür. Daha nice kıt’â büyüklüğündeki vatan diyârını, tamâmı bize âit ihmâl, zâfiyet ve hamâkat yüzünden, arka arkaya; Karadağ mizansenine benzeyen senaryolarla elimizden çıkardık.

Önce tek başına Rusya’nın kışkırttığı Osmanlı Hristiyanlarını, ilerleyen yıllarda düzineye yakın Avrupa devleti, “arkanızda biz varız!” diyerek cesâretlendirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son nefesini vermeye hazırlandığı hengâmda, âsî tebaa içinde, Arnavut ve Arap gibi Müslüman unsurlar da yer almıştı. Yâni, devletin gücü yerde sürünmeye başlayınca, din birliği de işe yaramıyordu. Başta İngiliz’in, onun ardından da Yâhûdî’nin bol kese dağıttığı altınlar; asırlardır Türk’ün temin ettiği huzûr ve sükûna, nankörlük yarışı başlattı.

Ne Balkanlarda, ne Kafkasya’da, ne de Orta Doğu’da dağıttığımız vatan köşeleri; düşmanın hîlesi, propagandası, tahriki, yalanı, dolanı yüzünden kaybedilmiştir. Elbette, bunlar söz konusudur ama, aynı hâriçden gazel okuma fasılları, Malazgird Zaferi’ni tâkib eden ilk günden itibâren icrâya yeltenilmişti. Hiçbiri yeni değildi. Bizim üst üste kazandığımız zaferler silsilesinin mazrûfunda, dâimâ bir Haçlı ittifâkı yer almıştır.

Deli Petro’nun, Karadağ’a arka çıktığı günlerde, Türk Devleti’nde ilk ciddî hezîmet andlaşması olan Karlofça’nın üzerinden henüz 12 yıl geçmişti. Rusya’ya Azak Kalesi’ni verdiğimiz bu meş’ûm netice, böylesine kısa bir sürede, Rus Çarı’nı nasıl heveslendirmiş ve kocaman idealler peşine düşürmüştü? Sorunun cevâbında da, yine bize mahsûs eksi notlar bulunmaktadır.

Bir def’â şunu peşînen kabûl etmeli ki; zafer de, mağlûbiyet de, yükseliş de, tereddî de bir milletin kendi duruşu sâyesinde elde edilir. Kazançlara ve yükselişe tapu çıkarıp, felâketlere dışarıdan adresler vermek, yeni sıkıntılara dâvetiye göndermek demektir. Ne yazık ki, biz Türk milleti olarak, sonuncusunu tercih edegeldik. Hâlâ gereken ibret dersini almadığımız, bugünkü fotoğrafımızdan anlaşılıyor.

Duvarın “nem” tarafından yıkıldığını ifâde eden nefis atasözümüz, bu tesbitiyle birlikte, “nem”e fırsat verilmemesi lâzım geldiğini de satır arasında iletiyor. “Nem”in, duvarda hasâra yol açması için, duvarın programlı bakımının yapılmamış olması, yâni ihmâl ve vazîfede kusûr gibi, menfî durumlar bahis konusudur. Burada da, kabahat, aslâ “nem”in değildir. Çünkü nem, zayıf duvarları yıkar ve bu, onun tabiî şuûrudur. Tıpkı düşman gibi. Düşman da, dost bilinmediği için, bu sıfatla anılmaktadır. Düşmanlık, onun şiârındandır. Mühim olan, neme ve düşmana fırsat vermeyecek sağlamlıkta bir duvar, yâni devlet yapısı örebilmek, bunu ilelebed muhâfaza edebilmektir.

Deli Petro, Karadağ’ı yüreklendirip üzerimize sıçratırken, önce din istismârı yapıyordu. Sonra buna dil ve kültür başlıkları eklendi. Ulaşılan toplamdan, evvelâ muhtâriyet, sonra da müstakil devlet şablonu çıkarıldı. Aynı formül, Osmanlı topraklarının tamâmında tekrar tekrar kaynatıldı, her seferinde, biz biraz daha küçüldük. Duvarımızı, neme karşı duracak sağlamlıkta tutamadık, sızan yerlerini onaramadık. Hâlbuki, Deli Petro’nun iştah stajına başladığı ândan günümüze kadar, bize hep, açılımları onarma, tımar etme, ıslâh demek olan, topuna da yenilik sıfatı kondurulan hacâlet hareketleri yaptırıldı. Vücûdumuzun her bir uzvunu oynattıkça; devlet yapımız, yâni duvarımız daha bir nemlenmeye, daha bir dökülmeye yüz tutuyordu. Şimdi de benzer jimnastik programlarına alınmak isteniyoruz.

Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethettiğinde; doğudan, batıdan Türk Hükümdârı ve Devleti’ne alenî düşmanlığını ilân eden ülkelerin sayısı, bir insanın el ve ayak parmaklarından fazla idi. Üstelik, bu düşman topluluğu içinde Karamanoğlu ve Akkoyunlu gibi soydaş, hattâ akrabâ olanları da vardı. Yine bu adâvet ehlinin arasında, Venedik adında, Dünyâ’nın en büyük deniz gücüne sâhip devleti yer alıyordu. Alman, Fransız, İngiliz, Macar, Leh, Papalık, Ceneviz vs.nin ilâvesiyle bütün bir Avrupa ve Anadolu, İran’daki bizim düşmanlar, Yeni Çağ’ın mûcidini bir kaşık suda boğmanın plânlarını yapıyorlardı.

1453-1481 yılları arasına sığdırdığı Fâtih yıldızının ışıklarını etrâfa saça saça; attığı her adımda arzı titrete titrete yol alan Sultan Mehmed Hân, ecel şerbetini içtiğinde, tekmil düşmanlarını tesbih ipine geçirmiş bulunuyordu. Dolayısıyla, yaşanan fâciâları düşmana hamletmek, Türk’ün karakterine uygun düşmez. Fâtih Sultan Mehmed, anılan karakter yapısının en klâsik misâlidir. Fâtih’e lâyık olmanın en mühim şartı, lâf kalabalıkları ile nutuk atmak değil; devlet binâsını, yâni duvarı sağlam tutmaktır.

Şimdi, devlet imkânları kullanılarak devlet televizyonundan günde 24 saat gayr-ı Türkçe yayın yaparak ve bunu anlı-şanlı bir açılım diye takdîm ederek, duvarı nemden koruma imkânı var mıdır? Bu yayının muhâtabı kabûl edilen Türk vatandaşlarından birilerinin: “dilimizi kurtardık, sıra toprağa geldi..” demeleri, devlet duvarındaki nem miktârını arttırmaz mı? Daha da ileri giden başka birilerinin: “ayrı bayrak, ayrı meclis, ayrı marş, ayrı devlet istiyoruz, bunların hepsi bizim demokratik(!) hakkımızdır...” diye ses yükseltmeleri, bahsedilen duvarı orta yerinden yıkmaz mı?

Muhakkak ki, işin, ayrı devlet kurma merhalesine gelişinde, isimleri mâlûm dış güçlerin çok büyük payı var. Lâkin, o dış güç odaklarının hiçbiri, ne kadar büyük ve kuvvetli olursa olsun, duvarın yıkılmasında bizim gafletimiz derecesinde değillerdir. Ortada, alenen görülen ve tribünde oturanları en küçük hayrete bile düşürmeyen bir pişkinlik oyunu var. Olmayan tek şey, “millet”!..

Millet; dün, bugün ve yarına âit müşterek duyguları, bu duygulara dayanan tavırları, yönelişleri olan topluluğun adıdır. Millet; dil ve inanç berâberliğinin süslediği ortak bir kültürü benimsemiş, onu yaşatmak için gelecek plânları yapmıştır. Millet; yaşadıklarından çıkardığı birtakım ibret hisseleriyle, yaşayacaklarına istikâmet verir. Millet; içine düşürülmek istenen tuzak ve pusuları, o kendine mahsûs hiss-i kable’l vukûu ile hemen anlar, hiç vakit kaybetmeden gerekli tedbirleri alır. Millet; millî tesânüdünü bozacak şer plânlarını, daha başında fark eder, aslâ bu gibi oyunlara gelmez. Millet; vatanı ile kâim olduğunu bildiğinden, onun mukaddes toprağını, kanının son damlasına kadar korur; parçalanmaması için elinden gelen her şeyi yapar. Millet; devletini de aynı azîz pâyeye yükseltmiştir, devletsiz yaşamanın sıkıntılarını tecrübe ile öğrenmiştir. Bahsedilen millet, şâyet Türk milleti ise, sayılan hassâsiyetleri daha yüksek râkımlara çıkarmak, daha büyük sayılarla çarpmak lâzımdır.

21. yüzyılın başında, Türk milletini ortadan kaldırmak isteyenler, şahsiyetsizliğe bol kalıp elbiseler biçen sarımsak kokulu arabesk zevkleri damarımıza zerk edip, göstermelik içi boş dinî lâf kalabalıklarıyla sevk ve idâre edilen, “sürü” psikolojisinin hâkim kılındığı bir cemiyet profili meydâna getirdiler. Dünyâ siyâsî târihinin en büyük ve geniş “insan mühendisliği” çalışması, Türk milleti üzerinde yapıldı. Tahmini imkânsız zengin bütçelerle girişilen bu imhâ hareketi; “açılım” adıyla ve cilâlı “demokrasi”, “insan hakları” söz taarruzuyla takdîm edildi. Millet realitesinin ortadan kalkmasıyla, mâzîye itilip mahkûm edilen nice “millet” duruşumuz, arada bir sâhiplenenleri cüzzamlı muâmelesine uğrattı.

Hem bugününü, hem de yarınlarını, ber-havâ edecek bölme, parçalama, yok sayma plânlarına – sâdece adı kalan – “sandığa gitme” fiilleriyle icâzet veren topluluk, cümle millî hislerini kaybetmiş demektir.

Her sâhada olduğu gibi, dinî mes’elelerde de, bilen insanı bulamadığımız için, önüne gelenin fetvâ verdiği bir hengâme yaşıyoruz. İslâm’ın özünden çok uzaklarda, şeklî bakışın da en rahatsız edicisini başımıza tâc yapmanın kefâretini ödüyoruz. Vıcık vıcık bir din istismârı, bütün insânî hasletlerimizi borsaya koyuyor.

Dinî hususlardaki bu muazzam boşluk, maalesef öteki millî bakış noktalarımızı da dumûra uğramış bulunuyor. Vatan, millet, bayrak, âile kudsiyeti ve mahremiyeti gibi, daha da çoğaltılabilecek mefhûmlar, epeyidir semtimize uğramıyor. Hâl böyleyken, birileri, ucuzun ucuzu birkaç hurda teferrûâtı sakız yapıp, bilmem kaçıncı def’âdır mağdur rolüne soyunuyor.

Mes’elenin temelinde, dış destekli propagandayla iyice koyulaştırılan bir okkalı cehâlet yatmaktadır. Buradaki “cehâlet” in, elbette okuma-yazma ve diploma ile en ufak bir alâkası yoktur. Demek istediğimiz, “ârif insan” fıkdânıdır. Yoksa, elhamdülillâh, 81 ilimize dağıtılmış üniversitelerimiz, kispet giymiş peşrev yapıyor. Bir asır öncesinin rüşdiye(ortaokul) seviyesi bile, bu yalancı pehlivan gulgulesinin çoook üstündeydi. İçine düşürüldüğümüz gayyâ kuyusu, böyle bir felâket buğusu tüttürmektedir.

Mübtezel olan her şey, ufûnetin en dayanılmazına kapı açar. Millî olduğunu zannettiğimiz sınırlarımız dâhilinde, uzun zamandır kimileri ikinci dilden, ikinci bayraktan, ikinci millî marştan bahsediyor ve bu hezeyânlara en küçük bir devlet ciddiyeti yönelmiyor. Çünkü, o yere-göğe sığmayan insan mühendisliği çalışmaları sâyesinde, her çeşit millî vasfımızı, bol acılı arabesk heyheylerle değiştirdik.

Nihâyet, yekûn hânesinde görülen ve kat’iyyen “millet” olmayan kalabalığın vatanını kırpma, budama projelerine arka çıkmasında; sandık başına üşüşüp, göğsüne saplanan hançeri daha da derinlere sokmasına şaşmamak lâzımdır. Yazılan senaryonun ve bu uğurda harcanan paraların kaydettiği isâbet, her türlü tahminin üstündedir.

Türk milletinin, târih boyunca karşı karşıya geldiği, şimdikine benzer pek çok

hâile, kayıtlara girmiştir. Er veyâ geç, bu büyük millet, kendi üzerine girişilen nice kasıt seferlerini boşa çıkarmıştır. El’ân yaşamakta olduğumuz fâciâ da, aynı âkıbete uğrayacak ve Türk’ün çelik irâdesinde parçalanacaktır. Uyuyan devin uyanması yakındır…