1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Uyuşturucu ve Türk gençliği

Kazım Gültepe
BİR kimsenin sinir sistemini etkileyerek duygularını körleten veya yok eden zehirli uyuşturucu maddeler arasında alkol, morfin, eroin, kokain, esrar, afyon, eter, kloral ve benzeri uyku ilâçlarını sayabiliriz. Uyuşturucu maddeler genellikle bunları kullanan kimselerde alışkanlık ve uyuşturucu maddeye bağımlılık yaratmaktadır. Gerek sağlığını gerek ruh dengesini bozarak kişinin toplum hayatından kopmasına yol açmaktadır. Uyuşturucu madde alışkanlığının delilik veya çoğu kez intiharlarla sonuçlandığını basında ve görsel medyada hemen hergün görmekteyiz. Uyuşturucu maddeye bağımlı hâle gelen kimse bir yandan aldığı zehirleyicinin etkisi altında, diğer yandan bu maddeyi tedarik edebilmek amacıyla hırsızlık, saldırı ve şiddet fiillerini, hattâ adam öldürme suçunu işleyebilmektedir. Uyuşturucu madde bağımlısı olanların kolay kolay tedavi edilememesi ve tedavi olunların bile çoğu kez normal bir hayata dönememesi büyük hukukî ve sosyal problemler yaratmaktadır.

İnsanlık tarihinin hiçbir devrinde salgın hastalıklar ve her türlü tabiî âfetler zamanımızdaki uyuşturucu alışkanlığı ve alkolizmin yaptığı zarar kadar büyük olmamıştır. Uzmanlara göre son 50 yılındaki alkolizm, uyuşturucu, fuhuş, AIDS ve her türlü kötü alışkanlıklar ve bunların verdiği maddî ve sosyal tahribat, 5 bin yıl içindeki salgın hastalıklar ve tabiî âfetlerin tahribatına denk olmuştur.

Acı ama gerçek: Ülkemizde defile yapılıyor, çıplak mankenlerle. Otomobil dergisi açılıyor çıplak kadınlarla. Deterjan tanıtımı yapılıyor, çıplak genç kızlarla. Soyunmayana hayat yok imajı yaratılıyor. Hayat kadınlarının sayısı giderek artıyor. Özellikle büyük kentlerimiz ve Karadeniz bölgemiz ithal malı hayat kadınlarıyla dolu. Rus, Romen, Uzakdoğulu 72 milletin hayat kadını Türkiye’yi mesken tutmuş. Bir yanda döviz karşılığı fuhuş yapıyor, öte yanda hastalık saçıyor. Büyük kentlerimiz (revü, dans grubu) adı altında birçok ülkeden gelen sanatçılarla kaynıyor. Bunların çoğu döviz karşılığı fuhuş yapıyor.

Bilin diği gibi uyuşturucu belâsı bütün ülkelerin geleceğini, aslında insanlığın geleceğini tehdit eden büyük bir sorun olmaya devam etmektedir. Birleşmiş Milletlerin 1997 uyuşturucu raporuna göre dünyada 200 milyon insan uyuşturucu kullanmaktadır. Dünya mafyasının bundan sağladığı gelir 400 milyar dolardır. Afyon üretimi 1985’ten 1997’ye % 300 artarken, afyon sakızı 5 bin, kokain üretimi bin ton civarındadır. Dünya genelinde olduğu gibi, ülkemizde de, başta alkol, sigara, beyaz zehir ve kumar olmak üzere bütün zararlı alışkanlıkların giderek büyük boyutlarda artmakta olduğu artık hemen herkesin malûmudur. Sigarada, Brezilya, Güney Kore ve Hindistan’dan sonra dünya dördüncüsü; alkolde, ABD ve Almanya’dan sonra dünya üçüncüsü; kumarda ise, Japonya’dan sonra dünya ikincisiyiz. Burada işin en acı yanı ise dünyanın neresinde olursa olsun uyuşturucu mafyasının ilk ve son hedefinin daima gençler oluşu.

“İnsan ruhu sükûn ve mutluluk aramaktadır. O sonu gelmeyen sürekli bir mutluluğun peşindedir, gerçek mutluluğa ancak o zaman kavuşacağını hayâl eder. Fakat gerek fikirleri ve fizik yapısı, gerekse çevresini kuşatan dış güç ve şartlar ona bu hayâlini gerçekleştirme imkânı vermez. Bu bakımdan geleceği için belirleyeceği amaçları gerçekçi bir hayat anlayışıyla ciddî olarak gözden geçirmek zorundadır. Güç ve yetenekleriyle orantılı olmayan aşırı ve uç istekler, insanı çok arzuladığı iç huzur ve mutluluktan iyice (daha da) uzaklaştırır.”

Daha sonra ise kader, talih ve şanssızlığa bütün suç ve sorumluluklar yüklenir, lânet okunur. Dr. Victor Pauchet, “kötü kaderinizden kurtulmak istiyorsanız, kötü alışkanlıklarınızı iyi alışkanlıklarınızla değiştirin, kaderiniz iyiye döner” diyor. Evet, çok yerinde ve üzerinde durulması gereken bir büyük sözdür bu.

Milletlerin geleceği gençliğe ve gençlerin eğitimine bağlıdır. Çinli filozof Kuan Çu “plânınız bir yıl içinse pirinç ekin. On yıl içinse ağaç dikin. Yüz yıl içinse insanları eğitin” diyor. Aristo “gençlerin yetişmesine önem veriniz. Çünkü bu yolda en ufak ihmal ülkenin yapısını ve istikbalini mahveder”, Conficius ise “toplumlar gelecekleri ve gençleri ile ilgilenmezlerse, üzüntü ve inkirazları yakındır” demektedirler.

Namık Kemal “vatan müdafaası gençlerin muhafazası ile, onların yüksek ahlâkî ve hamasî değerlere sahip kılınması ile, bunlar ise gerçekte millî bir maarifin tesisi ile mümkündür” demektedir.

Türk gençliği millî istiklâl ve istikbalimizin teminatıdır. Millî istiklâl yalnız toprak ve toplumun korunması değildir. Millî istiklâl daha önce toprağı vatan, toplumu millet yapan içtimaî (sosyal), millî ve mânevî değerlerin yapıcı ve yönetici, toplayıcı ve bağlayıcı kutsal mefhumların, millî, tarihî, ahlâkî geleneklerin korunmasıdır. Çünkü bu değerler olmadıkça, bu kutsal kıymetler muhafaza edilmedikçe, toplumda millet olma haysıyeti, toprakta vatan olma kudsiyeti devam edemez. Maddî varlıklara kudsiyet temsil ettikleri mefhumlardan gelmektedir. Mazrufunu kaybeden zarfın değeri de kaybolur. İnsan inciyi denizden çıkarmadıkça, o ister inci olsun ister çakıl taşı, ne fark eder?

Her milletin kendine has bir tavrı, kendine has fizikî ve ruhî bir yapısı vardır. Bu, millet olma haysiyetini kazanmış cemiyetlerde, tarihin derinliklerinden bu yana gelmiş ve millet fertlerinde müşterek bir tavır, müşterek bir düşünce ve müşterek bir davranış örneği olarak ortaya çıkmıştır. Buna müşterek kültür, millî kültür, deriz. Millî kültür fertlerin müşterek tavır, davranış ve düşüncesinde aksini bulur. Millî kültür sayesinde fertler ferdiyetinden kurtularak mensup olduğu milletin bir cüz’ü olmanın şuur ve idrakine erişirler. Millî kültür öyle dinamik bir kuvvettir ki içinde bulunan yabancıyı da hall-i hamur edip mayalayarak millîleştirir ve kendine katar. İnat edip yabancı kalanları ise, safra misâlî dışarı vurur, atar uzaklaştırır. Dâvâsız ve mefkûresiz insan ve toplum zavallıdır. Hedefine yönelmeyen bir mânâsız ok gibi, bir ölü yaprak gibi maskaradır eyyâmın elinde. Uyuşturucu mafyasına ve tehlikesine fırsat vermemek için millî kültürü güçlendirmek, yıkıcı ve bölücü ideolojilerin yerine ise millî ve mânevî idealleri ikame etmek gerekir. Evet, toplum olarak şerefler biçip erişilmez payeler atfettiğimiz her şeye, sancak, bayrak, ordu, vatan, millet, şehadet, istiklâl, zafer gibi kudsiyetler kazandıran hep odur, millî kültürdür.

Büyük adam, yüksek rütbe ve mevkilere sahip kişi diye tarif ediliyorsa bunda asla isabet yoktur. Büyük insan hangi mevki ve rütbede olursa olsun büyük dâvâlara gönül ve omuz veren bu yolda hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen, kaçınmayan, ahlâk ve faziletiyle de muhitine örnek olan seçkin insandır. Aydın bilhassa şahsiyet sahibi olmanın ilk işareti, aşağılık duygusundan, şuursuz bir yabancı hayranlığından kurtulup kendi millî ve mânevî değerlerinin şuur ve gururuna sahip olmaktır. Çünkü aslını inkâr edende asalet ve karakter aranmaz. Milletine ve onun mazisine sövende milliyet duygusu olmaz. Gençlerimize tarihimizin ve millî kültürümüzün mükemmel biçimde öğretilmesi gerekir. Çünkü tarihini bilmeyen, geçmişi ile geleceği arasında köprü kurmayan ve yetiştirdiği seçkinlere sahip çıkma şuuruna erişmemiş milletlerin, başarıya ulaşması mümkün değildir. Atatürk, vatanı Türk gençliğine emanet etmiştir, doğrudur. Atatürk ünlü gençliğe hitabesinde açık açık belirtmiştir, nasıl bir gençliğe emanet ettiğini. “Ey Türk gençliği, birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur”. dediği bir gençliğe. Yoksa tarihine, kültürüne, mânevî değerlerine yabancılaşmış, içki, kumar, fuhuş, cinayet, soygun ve uyuşturucu batağında yüzen, çalışmadan kazanmak isteyen tembel bir gençliğe değil. Hele damarlarındaki kanda morfin dolaşan bir gençliğe asla değil.

Bu konuda ferdî olarak herkese olduğu gibi, başta eğitim kurumlarımıza, yazılı ve görsel medyaya, bilhassa bir devlet kurumu olan TRT kurumuna büyük görev ve sorumluluk düşmektedir.