1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Uygarlık talebi!

Ayça Yıldız Tanrıdağlı
Uzun zamandır önemli saydığım böyle bir konuya temas etmek istiyordum. Bu konu sonuçta Atatürk’ün “... Muasır Medeniyet Seviyesine ulaşmak...” hedefi konusu idi. Bu hedef, Demokrat Parti’nin halk dalkavukluğu politikası ile kesintiye uğradı ve günümüzde AKP doktrini gereği, değil Cumhuriyet’in, hattâ Osmanlı’nın bile gerisine düşmek eğilimi kazandı.

Hemen konuya gireyim. Radikal yazarı Mine Kırıkkanat temmuz 2005 sonunda, kentin göbeğindeki yeşil alanlarda piknik(!?) yapan giyimi-kuşamı-davranışı çağdışı kişileri ağır bir dille eleştirdi. Bence dediklerinin özü doğru. İki kesim hemen itiraz etti. Birinci kesim o kişileri İslâm ile özdeşleştirdi. Çünkü çarşaflı kadın ağırlıklıydı manzara. Bir kesim de solcuların yıllar önce işlediği “fakir halk” teranesinin etkisiyle olmalı “halktan yanalık” taslamaya başladı.

Önce eski bir üç çeyrek yüz yıllık doğma-büyüme İstanbullu olarak şunu söyleyeyim ki, bu tür bir piknik (!?) âdeti İstanbul’da yoktu. “Mesire yerleri” vardı ve halk “tenezzüh”e çıkardı. Her çimen, her yeşillik hayvanlar için bir otlama yeriydi ama halk için mesire (piknik) yeri değildi1. Kaldı ki kent içinde hayvan besleme ve otlatma diye bir şey söz konusu olamazdı eskiden.

Mesire yerlerine gidenler hazır kuru yemekler götürürlerdi. Dolmalar, söğüş etler, haşlanmış yumurta vs. gibi. Ben mesire yerlerinde ateş yakıldığına rastlamadım. Hele şu “mangal yapmak” deyimi Türkçe’ye girmemişti. Ben çocukken “mangal yapmak” diye bir söz duysaydım, duysam da mangalın imalini anlardım. Et, o zaman fakir-fukaranın alabileceği sıradan bir nesne değildi. Adam başına gelir 150 $’dı, şimdi 6000 $. Günümüzde fakir denenlerin çoğu o zaman orta hâlli sayılırdı. Bugün fakir denenlerin ikinci veya üçüncü el arabası, cep telefonu ve belki bulaşık makinası hariç tüm beyaz ve kahverengi eşyası iyi kötü olabiliyor. Dilencilere kuru etmek verilirdi ve karşılığında “Allah razı olsun!” duası alınırdı. Ben şimdilik geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet’te tenezzüh (=piknik) nezihti (=temiz ve uygar) diyerek bir atlama yapayım.

Mine Kırıkkanat’ı yerip, onu yeren Ahmet Hakan Çoşkun’u destekler g ibi yapan Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök de bir hususu dile getiriyor (03.08.2005). Alıntı yapıyorum: “... Geçen hafta bir günlüğüne Ukrayna’nın başkenti Kiev’deydim... Ukrayna’nın nüfusu 48 milyon. Gayrı safi millî hasılası Türkiye’nin dörtte biri kadar. Fert başına... 1300 dolar... Yani bu ülke Türkiye’den çok fakir. Oysa Kiev sokaklarında gezerken şöyle bir izlenime kapıldım. Ukrayna Türkiye’den daha zengin bir ülke olduğu hissini veriyor. Acaba neden?..”

Özkök birinci neden olarak kentin mimarî dokusu, ikinci olarak da “insanlar” diyor. O “insanlar” iç çamaşırı ile Dinyeper nehrine girmiyormuş...2 Demek ki önemli bir husus var: Önemli olan sadece adam başına düşen dolar değil ama adam başına düşen benimsenmiş uygarlık kavramı3 ve uygarca davranışlar.

Ertuğrul Özkök yaşı gereği bilmez. Eskiden, Adnan Menderes ve zihniyeti başa geçmeden önce istanbul’da da iç çamaşırı ile denize girilmezdi, hem de İstanbul belediye başkanı yasaklamadığı hâlde. Benim bütün gençliğim yaz tatili boyunca Florya plâjında geçti. Eskaza hata yapana “...İstanbul’dan başka İstanbul yok... “ mealinde uyarı yapılırdı. Menderes’in açtığı delik şimdi Erdoğan ve zihniyetinin elinde kocaman bir kapı oldu. Böyle giderse (ki tabiî gitmeyecek!) mayo nadirattan bir giyim olacak ve mayolular plâjların paravanalarla ayrılmış bir gettosunda denize girebilecek.

Ukrayna’dan söz açılmışken bugüne kadar rastladığım veya dostlarımın rastladığı Moldovalı ev-yardımcısı (hizmetçi demeğe dilim varmıyor!) kadınlara temas edeyim. İzlenimim: gayet iyi yetiştirilmiş, bakımlı, kültürlü, terbiyeli, olgun, işini ciddîyetle yapan, görgü kurallarına vakıf hanımlar. Lâf aramızda genel kanı hizmet edenlerin hizmet ettikleri hanımlardan daha “ev hanımı” olduğu merkezinde.

Bunun gerisinde ne var? İnsan faktörü! Nasıl insan? Eğitilmiş insan! Yani popüler Türkçe ile “mangal yapmayan”, her yeşil alanı dağbaşı kırsalı sayıp yayılmayan, iç çamaşırı veya çarşaf ile denize girmeyen, çevreyi kirletmeyen, çirkinleştirmeyen; bunları yasak olduğundan değil ayıp-yakışıksız-uygarsızlık saydığından yapmayan insan.

Yukarda Ukrayna ve Moldova misâllerini gelir ile eğitim arasında ilişki yok demeğe getirdim. Ve de öyle. Çinliler de çok terbiyeli. Oysaki Çinli Ukraynalı’nın yanında dilenci gelirli kalır. Ben, eskinin daha iyi olduğunu savunanlardan değilimdir. Asr-ı Saadet yoktur. Ama, yine de bende, 20 milyon nüfuslu ve 150 $ gelirli erken Cumhuriyet’te insanların fakir ama daha uygar oldukları izlenimi var. Daha saygılı oldukları ise kesin kanaatim. Galiba saygısızlıkta ilk fire 1950’den itibaren “... Demokrasi var...” ile başladı...

Bu yazımı bir başka alıntı ile bitirmek istiyorum. Cumhuriyet gazetesinde (31.07.2005) İlhan Selçuk diyor ki mealen:”... Biz aptalız, diyoruz ve kızmıyoruz. Biri Türk aptaldır, derse küplere biniyoruz. Biz tembeliz, diyoruz ve kızmıyoruz. Biri Türkler tembeldir, dese köpürüyoruz vs...” Şimdi benim yorumum. Demek ki aynı fenomene “biz” ve “onlar” bakış açımız çok farklı. Bu da tehlikeli bir çifte standart olmalı. Ama “biz” ile “Türk” arasındaki refleks farkımız olumlu. Çünkü “biz”, zaman ve mekân olarak bir küçük kesiti kapsıyor. “Türkler” ise tarihin derinliklerinden gelen ve sonsuza kadar uzanacak şerefli bir kavmi içeriyor. Ama, sonsuza kadar uzanacak Türk Kavmi’ne özen göstermek de gerek, yani “Türk” için kabullenemediğimiz olumsuzlukları “biz”e de olumlu mâl etmemiz şart. Yani, Türk’ün tembelliğini kabullenemiyorsak “biz” çalışkan olmak zorundayız, “Türk”ün kabalığını kabullenemiyorsak “biz” nazik olmalıyız, “Türk”e yabani denmesini istemiyorsak “biz” uygar olmalıyız.

Yani “Mangalca”sı, her yeşile yayılmamalıyız, kilotla veya çarşafla denize girmemeliyiz, çevreyi mezbeleleştirmemeliyiz... Ve halka dalkavukluğun, Frenkçe ile popülizmin (bunu sağın dincisi de dinsizi de, solcusu da yapıyor) halka en büyük kötülük olduğunu idrak etmeliyiz. Cahil halka yüz verirseniz kentin göbeğindeki çimenlerin üzerine büyük ihtiyacını da yapar. Nasıl olsa bir köşe yazarı çıkar “... Ne yapsın yani, orada belediye tuvalet mi yaptırdı ki?..” deyiverir! Anlaşılan Ukrayna ikliminde böyle yazarlar yeşeremiyor.

Milliyetçilik, Türkçülük, ulusunu dantei işler gibi olumlu, çağcıl motiflerle bezemektir de... Mangalca’sı, lâf ile mangalda kül bırakmamak değildir... Bilmem içinizde benim gençken okuduğum “Beyaz Zambaklar Memleketi Finlandiya”4yı okuyan var mı? O idealist Snelman’ı? Ama en azından Turanî kökenli Finlandiya’nın çok uygar olduğunu duymuşsunuzdur! Bize Turan’ı öğreten akrabamız Macarlar da daha az uygar sayılmaz doğrusu...

DİPNOTLARI

1- İşim gereği Almanya’ya özelikle de Köln ve Düsseldorf’a çok sık gittim. Mangallı pikniklere rastlamadımsa da çarşaflı ve tesettürlü Türk kadınlarına ve onların çimenleri tarumar eden afacan (!) çocuklarına çok rastladım. Ben, çimen kültürü olmayanı istemezken Alman onu AB’ye ister mi?

2- Erken Cumhuriyet çocuğuyum dediğime göre babam savaşları da yaşamış demektir. Babam, Osmanlı ordusu Batum’a girdiğinde Rusların kadınlı-erkekli çıplak denize girdiklerini gördüğünü ama sonra ortada görülmediklerini anlatmıştı. Bilmem, dediklerimi “... çıplaklık da uygarlık mı?..” diye anlayan var mı?

3- Yirmi beş yıl kadar önce galiba o zamanki adıyla “Interkontinental” şimdiki adıyla “The Marmara”da bir resepsiyon yetkilisi ile konuşuyordum. Otelde Arap turistler doluydu ve Arap çocuklar merdivenlerde kayıyor, lobide saklambaç oynuyorlardı. Yetkili, yüz Avrupalı aile bir Arap ailenin tahribatını yapmıyor; temizlik yapan kadınlar Arapların odalarını temizlemek istemiyor, odayı teslim eden arkadaşlarımız mutlaka tuvalette suyun nasıl çekileceğini gösterdikleri hâlde üstüste yapıyorlar, diye dert yanmıştı.

4- Bendeki, Ankara Kütüphanesi: XXXVI, dördüncü basılış Kanaat Kitapevi 1942. İşte bu kitabın 27. sayfasındaki, SNELMAN bölümünden alıntı:[... Bu büyük Finlandiyalı bütün hayatı müddetince şu hakikati hemşehrilerinin kafasına yerleştirmeğe çalışmıştır.: “Finlandiya, daima Rusya ve İsveç tarafından istilâ edilmek tehlikesine mâruzdur. Kuvvetli ve aç gözlü komşularına karşı mukavemet edebilmesi için kültür itibarile yüksek olması lâzımdır... Ne zaman bizim büyük milletimiz, kendi büyük komşularından daha yüksek bir medeniyete sahip olursa, o zaman tehlike bertaraf edilmiştir.”]