1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Uyan!

Fevzi Şahin
Artık ölüm uykularından uyan!

Bunca zamandır uyudun, kanmadın;

Çekmediğin kalmadı, uslanmadın.

Çiğnediler yurdunu baştan başa,

Sen yine bir kerre kımıldanmadın.

İstiklâl Marşımızın, şairine ait olan bu dizeler, Türklüğün son toprak parçası üzerinde, ölüm-kalım mücadelesinin verildiği yıllarda, Anadolu’yu gaflet uykusundan uyandırmak için söylenmiş ve kısa bir süre sonra da yankısını Lozan’da bulmuştu. Çünkü yakılmış, yıkılmış koca bir çınarın külleri içinden dünyanın korku dolu bakışları arasında genç bir fidan süratle boy salmaya başladı. O da Türkiye Cumhuriyeti idi. Bir ülke nasıl yıkılır? Sorusunun cevabı birçok kişiye göre "savaş"tır. İnsanların üzerinde genellikle "ülkeler savaşarak kurulup, savaşarak yok" olur savı hâkimdir. Belki eski zamanlarda bu sav geçerliydi ama, günümüz dünyasında artık ülkelerin yıkılması için günler, haftalar, aylar hatta yıllar süren savaşlara, toplara, tüfeklere, bombalara gerek yok. Para, kredi, medya, siyaset, rant savaşları ve piyonlar bir ülkeyi yıkmaya yetmekte artık... Bunun en acı örneğini ne yazık ki kendi ülkemizde yaşıyoruz.

Bugün itibarıyla, temel sıkıntılarımızın en ciddî sebebini teşkil eden konu, millî tecrübeye sırtımızı dönmemizdedir. Maalesef, tarihimizi düşmanlarımız bizden daha iyi biçimde incelemektedir. Ve onlar biliyorlar ki, tarih boyunca sayısız devletler kurmuş olan Türk milletinin hiçbir devleti, dışardan düşman saldırısı ile yıkılmamıştır. Hemen hepsi kendi içinde doğup büyüyen ihanet veya gaflet hareketleri sonucunda yıkılmıştır. Yaşadığımız şu dakikadan itibaren, millî tecrübenin yüzümüze, acı gerçekleri bir tokat gibi vurmasının temel sebebi, millî hassasiyetlerden yoksun oluşumuz ve sırtımızı millî tecrübeye dönmemizdendir. Yoksa bugün gerçeklerle yüzleşmenin acı tecrübesini yaşamazdık. O halde şimdi, net bir tavırla, d uruş tarzımızın hakkını vermek açısından düşünelim; acaba bizi geçmişte gaflet uykusuna iten zihniyet, bu gün farklı bir üslûp ve yüzyılın belirlediği yeni bir metodla gücünü ve soysuzluğunu hâlâ devam ettirmekte midir? Geçmiş dönemde, Türk milletine biçilen kader, bugün kimler tarafından uygulanmak istenmektedir? Dün 24 milyon kilometre karelik devletimizi 780 bin kilometre kareye sıkıştıranlar, bu gün 780 bin kilometre kareyi 180 bin kilometre kareye sıkıştırmak istiyor. Taktik değişmemiştir. Neyzen Tevfik’in ifadesiyle, Türkü yine o türkü, sazlarda el değişti, Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti. O hâlde şimdi uyanmak yeter mi? Cevap hayır. Çünkü bir de ayağa kalkmak lazım. Necip Fazılımızın, Sakarya’sında dediği gibi; Ayağa Kalk. Neden mi? Çünkü: Kraldan çok kralcılık yapanlara, çıkarı için ülkeyi açık artırmaya çıkaranlara, perde arkasında sövdüklerine sahne önünde şapka çıkaranlara, ağızlarını açtıkları zaman, konuştukları ilk kelime, kurdukları ilk cümle, anlattıkları ilk olay, Atatürk ile ilgili olan ve Atatürk’ü anlamadıkları hâlde, nedendir bilinmez tek Atatürkçü kendileri olduğunu savunanlara, AB yolu Diyarbakır’dan geçer diyen ciddi suratlı ciddiyetsizlere, hukukun üstünlüğünden sadece “kendi üstünlüklerini” anlayanlara, düne kadar üzengimizi öpenlere bugün, bu milleti onların insiyatifine bırakanlara, din adına soysuzluk yapan ve ezberledikleri üç beş sûre ile insanları sömüren din fakiri, 21.yüzyıl zihniyetine, Kıbrıs’ı AB üzerinden Rum-Yunan’a kiraya veren zihniyete, geleceğimizi cennet emlâkcılarının insafına bırakanlara, Balkanlardaki kavimlere, - aynı millet, aynı kültür ve aynı dine mensup olmalarına rağmen- siz ayrı devlet olmalısınız diyenler, Kıbrıs’ta - iki farklı millet, iki farklı kültür ve iki farklı din olmasına rağmen- biz ayrı bir devlet olmak istiyoruz diyenlere, yok paşam siz bir devlet olamazsınız diyenlere ses çıkarmayanlara, hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrantız diyenleri alkışlayanlara, millî mücadele esnasında Kuvay-ı Milliyecilerin vatanın kurtuluşu için ettiği yeminin, bu günkü yansımasından korkup yüzlerce kılıf uyduranlara, kendi öz kimliğini yasadan çıkartmak isteyenler ve buna başlık olarak 301.madde diyenlere, AB’ne girelim, ne pahasına olursa olsun diyen kiralık ve satılmış kalemlere, dolarla maaş alan köşe yazarlarına… Verilecek cevabın zamanı gelmedi mi?

Türkiye'nin toplumsal ve devlet yapısının ayrıştırılarak; Anadolu coğrafyasının küresel güçlerin test alanına dönüştürülmeye çalışıldığı ve bütün bunlar olurken devletin neredeyse bütün kurumlarının aymazlık ve atalete düştüğü bir ortamda; bu ülkenin gerçek sahipleri olan bizlerin, artık uyanma ve ayağa kalkma zamanı gelmedi mi?

Oysa bu durumdan tüm toplumumuz etkilenecek. Ve biz böyle bir yok oluşu, kimlik yitirimini, parçalanmayı, dönüşümü ve aşağılanmayı hak ediyor muyuz?

Bu kabul edilemez bir durum değil! İnanılmaz bir durumdur! İçinde yaşadığımız bu günle kim ilgilenecek? Geleceğimizle ilgili var oluş sorularını soran kim. Bu soruları sorma görevi, ne oldukları belli olmayan ve adına vatansever, pardon satanseverler denilen dinci fanatiklerin itaatkâr iflâh olmaz kalemlerine bırakılamaz. Görünen o ki, kimsenin umurunda değil ne olacakları. Fakat Musul elden giderken, Kıbrıs unutulurken, bölücüler her gün nârâlar atarken, Amerika burnumuzun dibine asker yığarken ve yeni haritalar çizilirken, bu konudaki samimî endişelerini her zaman dile getirmeyi millî bir görev ve sorumluluk sayan milliyetçi çevreler dışında, tepeden tırnağa kadar neredeyse herkes, kendi koltuğunda öylece oturup olacakları bekliyor. Tam da en güçlü olmamız gereken dönemdeki bu kabul edilemez âcizliğimizi, pasifliğimizi ve kendimize yardım etmekteki yeteneksizliğimizi pek güzel ifade eden bir deyiş var “ayrılan son kişi, lütfen ışıkları kapatsın.” Öyle bir yere sürükleniyoruz ki, geride kültürümüzle ilgili pek az şey kalacak. Türkiye’nin artık, 1940 yılından itibaren, Babıâli’nin son dönemde izlediği idare-i maslahatçılık ve vaziyeti kurtarma namıyla meşhur karakteristik siyasetini izleme lüksü yoktur. Çünkü Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren gelişen ve olgunlaşma noktasına ulaşan kurumlarımız, bizi böyle bir düşünceye sevk etmektedir. Ve sonuç olarak, seksen dört yıldır bir karış bile kaybetmediğimiz topraklarımızın bütünlüğü tehlike altındadır.

Hep bir ağızdan, gerçek bir Türk vizyonu çizip ve bu doğrultuda sömürüye karşı, kimlik yitirimine karşı, hareket etmenin zamanı gelmedi mi? Brüksel'e uğramadan, Beyaz Saray'dan icazet almadan, Kudüs'ten esinlenmeden, Moskova'da alternatifler aramadan...

Bir kez daha mahcubiyetle ve fısıltıyla merhamet dileyebilir miyiz? Geleceğimize yönelik Pentagon’un, siyaset kuramcılarının ortaya koyduğu vizyonu ve onun içinde barındırdığı fütursuz kibri ve acımasızlığı dikkate almadan, Avrupa ırkçılığını görmezden gelerek kim geleceğimizle ilgili yazılmamış bir senaryoyu temel alacak.

Artık Uyan! “Yolculuk yapmakta olduğu ve bütün varını yoğunu, çoluk çocuğunu yüklemiş olduğu geminin tabanını delerek oradan salladığı oltayla balık tutmaya çalışan insanla, kendi ülkesinin kaynaklarını çalarak kendi kişisel kaynağı hâline getirmeye çalışan insan arasında hiçbir fark yoktur. Birincisi gemiyi batırır. İkincisi ülkeyi.

Son olarak, Anadolu topraklarında gözü olanlara bir hatırlatma. Sultan Abdülaziz’le birlikte;Paris’te bulunan Keçecizade Fuat paşa’ya III. Napolyon “Girit’i kaça verirsiniz?” diye sorduğunda Fuat Paşa’nın cevabı açık ve bir o kadar da net olur. “Aldığımız fiyata”