1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Ürkek, Ufuksuz Dış Siyasetimiz

Prof.Dr. Reha Oğuz Türkkan
Türkçülerin bir asırlık “Bağımsız ve Birlikte Türk Dünyası” hayali, gerçekleşmek üzereyken, şu günlerde en tehlikeli günlerini yaşıyor.

Hep kararsız, plânsız, ufuksuz ve ürkek politikacılarımız yüzünden.

Evvelâ birkaç hatıram:

İsmail Cem (İpekçi)’yi biraz tanırım.

Ecevit iktidarı zamanında bir ara TRT Genel Müdürü olmuştu, bazı projelerle ilgili bir iki kere görüşmüştük. Seneler sonra da, Dış İşleri Bakanı olarak bir gece yarısı, “Ceviz Kabuğu” televizyon programına birlikte çıktık, ara yerde sohbet ettik. Gerçekten sevimli (“sempatik”), kültürlü, eski sol aşırılığı kalmamış bir aydın olarak üzerimde olumlu intiba bıraktı. Hele armağanı kendi çektiği fotoğraflardan oluşan takvimi bir sanat eseriydi!

ECEVİT’İ NASIL TANIDIM?

Okuldaşı, arkadaşı, fikirdaşı ve başbakanı Ecevit’i de az buçuk tanırım. Robert Kolejde öğrenciyken bana, yazdığı şiirlerini yollardı; bunlardan “Tuna” şiirini çok beğenmiş, Gök-Börü dergisinin 1 Şubat 1943 sayısında yayımlamıştım. O zamanlar Ecevit milliyetçiydi, hem de “irredentist” türünden: Yani bir devletin (Osmanlı’nın) kaybettiği toprakları özleyen bir milliyetçi.

Şiir,

“Sor Tuna’ya nedendir bu ağlayışı

Kıyılarındaki Türk kalelerinden

Suyuna bir destan yaşı vurunca!

Sor Tuna’ya

Nedendir bu ağlayışı,

Rüyasında bir TÜRK’ün

Aksi (yansıması) durunca”

mısralarıyla bitiyordu.

1960 ve 1970’lerde hızla dönerek hızlı bir solcu oldu, Rauf Tamer de Gök-Börü’deki bu şiiri bulup Tercüman’da “sana ne oldu böyle” der gibi tekrar yayınladı.

Amerika’da bir kere, Erdal İnönüyle birlikte karşılaştığımızı hayâl meyâl hatırlıyorum. 1969’da, Kıbrıs harekâtının sonlarında ona Londra’dan bir mektup atmış, eski miliyetçi duygularını hatırlattıktan sonra, Kıbrıs harekâtında âdeta bir millî kahraman gibi prestij kazandığını, bunu Sovyetçi solcu bir tutuma tekrar girip mahvetmemesini tavsiye etmiştim. Mektubu şöyle bitirmiştim:

“Kıbrıs harekâtı sırasındaki milliyetçi yolda devam ederseniz tarihe belki “millî lider” olarak geçer, gene komünistlerle aynı yatağa girerseniz muhakkak bir “hizipçi başı” olarak hatırlanırsınız. Tercih sizin”.

Cevap alamadım. Fakat eski dostum ve Ecevit’in Turizm Bakanı Alev Coşkun, bir gün partiye gelen ve solcu sloganlar atan bir grup genci Ecevit’in azarladığını, başbaşa kaldıklarında da mektubumu kendisine gösterdiğini bana anlattıydı.

Siyaset Ecevit’i gene sol kulvara soktu. 1973 ve 74’te iktidar olduğunda beni başbakanlığa davet etti. Arkadaşı (ve galiba gene okuldaşı) Abdi İpekçi’nin Milliyet’te benimle yaptığı röportajları okumuş, Millî Eğitimde televizyonlu Açık Öğretim Üniversitesi kurmam için yardımımı talep etti. Hâlâ hatırlarım, makamının koskoca koltuğunda küçücük kalmış, her zamanki edepli, nazik uslûbuyla konuşuyordu.

Özür diledim, Millî Eğitim Bakanı Mustafa Üstündağ’ın koyu Marksist ekibiyle anlaşamayacağımı, fakat bir plân ve rapor yazıp Amerika’dan yollayacağımı vadettim.

İsrar etmedi, teşekkür etti.

Raporu yolladım ama, hükûmetinin ömrü vefa etmedi, yerine Milliyetçi Cephe hükûmeti geldi. Raporumu görmüşler, Demirel’le Ali Naili Erdem, Ecevit’in teklifini bana “artık red edemezsin” ile süsleyip tekrarladılar. Bir sene için kabul ettim ve Yaykur’u kurdum.

•••

Gün geldi, 1989-1990’da solcuların sahte Kâbesi Sovyetler çöktü. Her yerde solcular döngeri etmeye başladılar. Ecevit dürüstçe yanıldığını kabul etti, DSP partisini âdeta “milliyetçi- demokrat-sosyalist” çizgisinde kurdu. (Karısı Rahşan Hanımın “Asena”lı saçmalıkları ve sataşmaları biraz havayı bulandırdı). Ondan sonra da görüşmek nasip olmadı.

Ecevit 1999’da koalisyon hükûmetini kurunca İsmail Cem’i Dış İşleri Bakanı yaptı. Kabine ortağı MHP, ideoloji temelli bir parti için çok önemli olan Kültür ve Millî Eğitim bakanlıklarını kaptırdıktan sonra buna da itiraz etmedi. Fakat ekonomi, PKK, Hizbullah ve yolsuzluklar konularında puanlar iyi.

İSMAİL CEM’İN SÖZDE BAŞARILARI

İsmail Cem’in ve hükûmetin dış politikası her yerde övüle övüle bitirilemedi. Uzlaşmacı, “uygar” siyaset işte böyle olurdu. “Başarı büyüktü” (burada ekonomiden değil, dış politikadaki sözde başarıdan bahsettiğimi hatırlatmalıyım).

Neydi bu başarı?

• Avrupa Birliği’ne adaylığımız kabul ettirilmişti! Çok geçmez (2005’le belki) üye olacaktık;

• Ezelî düş man Yunanistan’la artık sarmaş-dolaştık!

• Gene ezelî düşman İran’ın yıllardır işlediği haltlar meydana çıkarılmış sayılmazdı; Tahran’ın iç işlerinde artık ılımlılar galip gelirken bir terslik yapmamalıydık, bundan sonra dost olacaktık!

• Bakû-Ceyhan, Mavi Akım, Türkmenistan gazı gibi projeler, sağolsun “Sam Amca”, artık garantiye alınmış, sözler koparılmış, hem petrol ihtiyacımız sağlanmış, hem de Orta Asya’da ve Kafkasya’da bölgesel gücümüz “kanıtlanmıştı”!

Bu “başarılar”, uzlaşmacı, tâvizci (“teslimiyetçi” deyimini reddediyorlardı) ve şirin, “hep dost” bir politik tavırla gerçekleşmişti!

GERÇEKLERİN TOKADI

Ama acı gerçekler tek tek şamar gibi millî haysiyetimize ve çıkarlarımıza iniyor.

A.B.’ye “alınmamız”, eşeğin önünde havuç tutulup koşturulmasına döndü. Bir sürü “aslansınız” “artık iyisiniz” gibi medhiyeler düzülür, Avrupa kapısının (60 yıldır) aralandığı ima edilirken, oradaki gerçekçiler girişimizi 2010’ dan, hatta 2020’den önce mümkün görmüyor. Belki hiç alınmayacağımızı da gizli gizli itiraf ediyorlar.

Onların açısından bakarsak, bu tutumun gerçekçi olduğunu görürüz: din farkı ve eski Türk korkusu, Cem’in bütün şirinliklerine rağmen, kolay yok edilemeyecek psiko-tarih gerçekleridir. Belki daha da önemlisi, milyonlarca Türk işçisinin daha Avrupa’ya serbestçe girişiyle doğabilecek sosyo-ekonomik kriz. Ondan da önemlisi, artan ve artacak nüfusumuza karşılık Avrupalıların durmuş nüfuslarıyla, Avrupalı milletlerden daha çok oya sahip olup A.B. parlâmentosunda ve çeşitli kuruluşlarında çoğunluğu elde edebileceğiz. Bunlar A.B. kapısının bekçilerini dehşete düşürüyor. Coğrafyamızın ufak kısmının Avrupa’da, büyük kısmının Asya’da oluşu “argümanı” teferruat.

Peki neden bize sık sık vaidler veriyorlar?

Basit: bizi baskı altında tutabilmek, tavizler koparmak, akıllarına estikçe, çıkarlarına yaradıkça iç işlerimize karışmak için: “APO idam edilmesin”den tutun, MGK’nun ve Anayasanın maddelerinin değişmesine-belki kokoreç konusuna kadar! Bunları “Globalleşme/Küreselleşme” lâflarıyla da cilâlayıp yağlayıp yutturmak istiyorlar. Tâviz baskılarına karşı en kesin tavır koyan Prof. Mümtaz Soysal’ın, Dış İşleri Bakanlığından bir iki ay içinde atılması da bundan (ama bu eski, fakat dürüst solcu sütununda ateş püskürmeye devam ediyor). İç işlerimize karışmalara, terbiyeyi ve protokolu aşan ziyaretlere koalisyon hükûmetimiz homurdanıyor ama, tavizler devam ediyor.

“REAL POLİTİK” DENEN ŞEY:

Gelelim “ezelî düşman-yeni dost” Yunanistan’la İran’a.

Dış siyasette, Almanca kökenli bir ilke vardır: “Real Politik”: Gerçekçi Siyaset. Bizim “Âyinesi (aynası) işdir kişinin, Lâfa bakılmaz” ata sözümüz gibi.

Milletlerarası ilişkilerde sloganlar, kucaklaşmalar, “ebedî dostluk” ve “artık değiştik” sözleri göz kamaştırır ama, bir millet-devletin temel çıkarlarının dikte ettiği siyaset değişmez.

İstiklâl Savaşı’ndan sonra da Yunanistan’la bir dostluk havası estirilmişti. O kadar ki, Yunan ordusuna karşı yapılan muharebeler ders kitaplarında ve filmlerde “Yunan” adı kullanılmaz, “bir düşman” diye geçiştirilirdi. Venizeloslar da bizimkilerle kucaklaşıp dururlardı. Ama işte İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Yunan halkına nice yardımlar yaptığımız hâlde 12 Adayı işgal etmiş, Lozan Antlaşması’na rağmen silâhlandırmış, kıta sahanlığı sınırını 12 mile çıkarmış, Kıbrıs’ta bizimle savaşın eşiğine gelmiş, Ermeni ve PKK teröristlerini barındırıp eğitmiştir. NATO’dan ayrıldıktan sonra Yunanistan tekrar girmek isteyince veto hakkımızı kullanmamış olmamıza rağmen Atina A.B.’ye girişimizi vetolamıştır.

Şu anda Yunanistan’ın işine geldiği için “ebedî dost” postunu giymiş, İsmail Cem’i yanaklarından öpmüş, tavernalarda “aynı şarkılar, aynı damak tadı olan kardeş millet” yaygaralarıyla (bizimkiler de maşallah geri kalmadan) tabaklar ve “uzu”lar şerefe kaldırılıp kırılmaktadır.

Tâ ki boş bulunacağımız bir âna kadar. Dikkatli olmalıyız; ama bu gevşemeden biz de yararlanmasını bilmeliyiz. Tetikte olarak.

•••

Aynı şey İran için de geçerlidir.

“İran-Turan” savaşları, Alp-Er-Tunga/Efrasiyâb çağında (nerdeyse 3000 yıl öncesinde) bu “ezelî düşmanlığı” nasıl yaşamışsa, ondan sonraki devirlerinde de (hem de Safevî’ler, Kaçar’lar, Nadir Şah gibi Türk egemenliğinde bile) bize düşmanlıklarını sürdürmüşlerdir.

Atatürk zamanında palabıyık Şah Rıza Pehlevî Türkiye’ye gelmiş (Büyükada’da gezdirilirken o vesileyle kapımızda duran arabada Atatürk’ün elini öpme fırsatını bulmuştum) ve Sâdâbâd Paktı imzalanmıştı. Gene de -geçenlerde STV'de Doçent Dr. Tahsin Ünal'ın çok güzel belirttiği gibi- Türkiye'ye karşı el altından hasımca davranmaktan vaz geçmemişti. Çünkü İran'ın millî "Real Politik"i bunu icabettiriyordu. Humeynî de, ondan sonrakiler de aynı yolu, şimdi şimdi meydana çıkıyor, daha da geniş çapta, PKK’yı da, Hizbullah’ı da organize edip eğiterek yürümüşlerdir.

Son seçimlerde ılımlıların çoğunluğu elde etmesi İranlıların iç işleriyle ilgilidir: Şeriatçı dinin içerde uygulanma dozu değişecektir. Ama İran, dinde ılımlı oldu diye, Türkiye’ye ezelî düşmanlığından - tarihi ve çıkarları icabı-vazgeçmeyecektir. Olsa olsa daha dikkatli, daha gizli şekilde. Hatta kendisinin uzaklaştığı şeriatçılığı bile gene kurcalayabilir. Demokrat ve diktatörlük karşıtı Amerika bile gerektiğinde dış politikasında nice diktatörlük rejimlerini desteklememiş midir? Real Politik! Keşke bunu, Ankaralı doçent kardeşimiz kadar iyi anlayanlar çoğalsa ve söz sahibi olsalar. Bu iş biraz da milliyetçi MHP’ye düşmez mi? Düşer de, ne yazık ki hem Millî Eğitim, hem Kültür, hem Dış İşleri Bakanlığı gibi Türkçüler için en kilit bakanlıklar olan makamları politika oyunları sonucu MHP’ye aldırtmamışlardır. Gene de az sonra geleceğim Türk Dünyası dâvasında en güçlü ümidimiz koalisyonda bulunan MHP’dedir ve onun lideri, devlet adamı sıfatına lâyık Devlet Bahçeli’dedir.

TÜRK DÜNYASI NEREYE?

Şimdi işin en acı safhasına geldik: Türk Dünyası politikamıza.

Ne politikası? Var mı öyle bir şey? İsmail Cem’le Ecevit A.B.’ye girişle, Yunan kardeşlerimizle o kadar meşguller ki, Orta Asya’ya ve Kafkasya’ya vakitleri yok. Bu işi eski Cumhurbaşkanımız Demirel’e bırakmışlar. Sağolsun, oralara “sorti” üstüne “sorti” yaptı, her zamanki şapkası yerine kapaklar giydi (A. Çay kardeşimiz de Demirel de giydiklerinde papak gözlerini bile kapatmıştı ve bir karikatüristimize mevzu olmuştu). Öpüştüler, “gardaş gardaş” dediler, fakat gene Dr. Tahsin Ünal’ın dediği gibi, “politikalarımızda hiçbir ufuk olmadığı için” bu güzel girişimler fiyaskoyla sonuçlandı (Bu satırları yazdığım günlerde İsmail Cem nihayet Azerbaycan’a gitti ama, Türk Dünyası bahane; maksat petrol kavgasıydı. Son haberlerde Kazakistan ve gene petrol için Kırgızistan seyahatleri de var. MGK’da “Orta Asya’da daha kararlı olma” kararları da var. İnşallah iş işten geçmemiştir).

Türk Dünyası dâvasının tarihçesini kısaca hatırlayalım: Orhun Yazıtları’nı, Ebülgazi Bahadır Hanı ...v.s. hızla geçip yakın zamanlara gelelim: 1900’lerin başlarında, az evvel tarihçilerle başlayan yeniden millî şuurlaşma, Türk Yurdu dergisinin ve Türk Ocaklarının kuruluşuyla derin bir akım hâline girmişti. Atatürk’ün gizli demeçleri ve açık-seçik Tarih Teziyle hız kazanan bu milliyetçi cereyan İnönü devrinde yok edilmek istenmiş, Nihâl Atsız, biz “Bozkurtçular” ve 3 Mayıs 1944’de tutuklanan (1,5 yıl sonra da beraat eden), bugün çoğu (21’i) Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan Türkçüler ve onlardan meşaleyi devralan Türk Dünyası davacıları ülküyü yaşatmışlardır. İşte Orkun dergimiz bunlardandır. Türk Ocakları, MHP-Ülkü Ocakları, öteki partilere dağılmış “milliyetçi” sıfatına lâyık olanlar ve pek çok dernek ve vakıf(*) bu fikrin ölmeyeceğinin kanıtlarıdır.

RUSYA’NIN ÇÖKÜŞÜ, TÜRKLERİN KURTULUŞU HAYÂLİ:

Türk Dünyasının bir gün gelip esaretten kurtulacağına Türkçüler hep inanmışlardır. Geçen asrın başlarında Ziya Gökalp: “Rusya yıkılıp viran olacak” demişti. Ben de, 7 Ocak 1943’de Gök Börü dergisindeki bir yazımda, “Bu kurtuluş asırlar sonra olmayacak. Ben bile, belki bükük belimle, kurtulmuş Türk topraklarında dolaşacağıma inanıyorum” demiştim.

Birden, 1989-90 arasında oluverdi. Hepsi değil ama, mühimce bir kısmı Sovyetlerin çöküşüyle hür oluverdiler.

Ve top, Türkiye’nin başındakilerin kucağına düşüverdi! Ağabeylik topu: Siyaseten destekleyecek, kültür ve eğitimde katkılarda bulunacak, ekonomik ve finans ihtiyaçlarına yardımcı olacak bir ağabey. Gözler bu “ağabeye” çevrildi: Orta Asya’dan, Kafkaslardan, Avrupa’ya, Amerika’ya kadar bütün gözler.

O sırada, iyi hatırlıyorum, ödüm kopmuştu.

Top, Türklük dâvasına düşmanca bakan solcuların değilse de, ilgisiz, bu konuda bilgisiz, hazırlıksız politikacıların (Özal, Çiller, Erbakan ve Demirel gibi siyasîlerin) kucağına düşmüştü. Evvah dedim, yüzlerine gözlerine bulaştıracaklar! “Köşe dönücü” tüccarlarımız da o tecrübesiz kardeşlerimizi soymaya koşacaklar. Washington da, dış işlerinin değişmez danışmanı Rus âşığı Talbot’u dinleyip, büsbütün çökmek üzere olan yeni Rusya’yı destekleyip güçlendirecek. Eyvah!

Korktuklarımın bazısı doğru çıktı, bazısı kısmen yanlış.

Yaman politikacı, dâvayı hemen sahiplendi ve gene o yaman slogan yaratıcılığıyla “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk Dünyası” cümlesini oturttu; bu arada bana da, Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatkârlar Vakfıyla birlikte, “Türk Dünyasına hizmet” ödülü verdi. (Orhun Yazıtlı ve kaplumbağalı bir heykelcik) Özal, birkaç yanlış çıkıştan sonra (“Azerîler şiîdir, Türkiye’yi ilgilendirmez”, lâfı gibi sonra hemen geri aldı), iş adamlarını uçağına doldurup tek tek Türk diyarlarına götürdü.

Bu sırada şurda burda yükselmiş olan eski Türkçüler (Prof. A. B. Ercilasun, Prof. A. Çay, Prof. Sadık K. Tural, Prof. T. Yazgan, Prof. Ahad Andican, Ayvaz Gökdemir ve hükûmete giren rahmetli A. Türkeş, vs. vs). durumu kurtarmaya çalıştılar. Ortak alfabe ve ortak Türkçe çalışmaları başladı (8. yılına bastı, gözlemcilerin dediği gibi, bir arpa boyu yol ancak alındı). “Türk Dünyası zümre” toplantıları ve “Türk Dünyası Kurultayları” düzenlendi. (Sonuncusu, 8. si Samsun’da oldu, geçenlerde. Orkun’da yorumladım). Bunlar da (çoğu Rusça ya da Lehçe tercümanlı) coşkulu nutuklara, “kanı bir, dili bir, dini bir gardaşız” demeçlerine rağmen her yıl yapılan yüzlerce fevkâlade önemli teklifler uygulamasız kaldı. Dış İşleri bakanlığı bünyesinde cılız bütçeli Tika ve ayrıca da Türksoy kuruldu.

Gerek M.B.E.’lığı, gerekse T.Yazgan’ın vakfı ve Fethullah Hoca’nın örgütleri oradan öğrenci getirdiler ve Türk Dünyasında yüzden fazla okul açtılar. M.E.B.’nın ilk hamlede getirdiği onbin öğrenci fazlaydı, acemice, fazla düşünülmeden atılmış bir adımdı: Terslikler oldu, bir kısmı ülkelerine kızgın döndüler. Fethullah Hoca taraftarlarının açtıkları okullar hâlâ -bir bakıma fevkâlade olmalarına rağmen- tartışma konusu, kafalarda bir sürü soru... İş adamlarımızın oradaki başarıları ve yolsuzlukların pek az oluşu beni de şaşırttı. (Türk 2000’ler vakfımız Hilton Oteli’nde 27 Mart 1998’de 18’ine “hayırlı, faydalı hizmet ödülü” verdi). Ve Demirel oralarda mekik dokudu.

Dokudu ama dikiş tutmadı.

Çünkü İleriye dönük, iyi plânlanmış, uzun ufuklu bir politika yoktu. Rastgele çıkışlar, nutuklar, kucaklaşmalar ve sık sık çöpe atılan anlaşmalar olarak kaldı. Bölgede ne yapmak istiyoruz, nasıl bir güç olacağız, bunu kimse etrafıyla düşünmedi, stratejisini oluşturmadı, uygulama da tabîi derme çatma oldu. Zaman zaman, Azerbaycan topraklarını istilâ eden Ermenistan’a elektrik ve gıda yardımına kalkışıldı. Azerbaycan ve Özbekistan’da acemice siyaset karıştırmaları yapıldı.

Ekonomi ve sanayi “dahilerimiz” Türk Dünyasıyla (özellikle Azerbaycan’la, Türkmenistan’la ve Kazakistan’la) sırf petrol ve doğaz gaz peşinde koşup ilgilendiler; onda da plânsız ve programsız olup sadece şaşkın A.B.D.’ye güvendiklerinden belki de hepsi boş çıkacak.

BUGÜNLERİN VE YARINLARIN BÜYÜK TEHLİKESİ

Ve işte geldik bugünlere: “Türkiye Orta Asya’dan silindi” yazıları her yerde çıkmaya başladı. Azerbaycan, anayasasından “dil eşittir Türkçe” ibaresini kaldırıp “Azerîce” diye koydu. Kazakistan, Rusya’ya “Zaten aynı dilden ve tarihteniz” sözleriyle dalkavukluğa başladı; Türkmenbaşı, Türkiye’yi (belki şimdilik) doğalgaz işinden silip Rus Çarı Putin’e yanaştı. Putin de, Rusya’daki az çok özerk Türk yurtlarını gene valilik haline soktu.

Amerikalılar, gerçekten Rusya’yı destekleme hatasını yaptılar, az çok dirilttiler; şimdi yanlışlarını anlamış görünüyorlar ama, seçimler yaklaşıyor, onlar da şaşkın ve çelişki yumağı içinde. Bunu fırsat bilen Wladimir Putin, tekrar güçlü Rusya politikasıyla ve olanca cür’et, kararlılık ve süratli uygulamayla eskiden Türk dünyası için “arka bahçemizdir” derken, şimdi “Rus vatanının parçası” lafları etmeye başladı.

Türkçülerin bir asırlık “Bağımsız ve Birlikte Türk Dünyası” hayali, gerçekleşmek üzereyken, şu günlerde en tehlikeli günlerini yaşıyor.

Hep kararsız, plânsız, ufuksuz ve ürkek politikacılarımız yüzünden.

(*) Sadece birkaçını analım: Aydınlar Ocağı, Türk 2000’ler Vakfı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, Turan Vakfı, Türksav, Avrasya, Türk Edebiyat Vakfı...