1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Unutulmayan Türkçüler: Erhan Löker

Prof.Dr. Necmeddin Sefercioğlu
O’NU ilk kez Ankara’daki bir öğrenci yürüyüşü ve mitingi sırasında, 1950 yılında gördüğümü hatırlıyorum. Demokratik eylemlerin ivme kazandığı o yıllarda, Ankara gençliği de sık sık yürüyüşler ve açık hava toplantıları düzenliyor, ilgililerin dikkatini, gemi azıya almış olan komünist eylemlerine ve öteki millî konulara çekmeğe çalışıyordu. Özellikle Türk Milliyetçiler Derneği’nin kuruluşundan sonra, Kore’ye asker gönderilmeğe başlanması ve Kıbrıs’ta rum saldırganlığının baş göstermesi karşısında bu tür yürüyüş ve mitingler oldukça sık yapılıyordu. Bu eylemlerin başında, düzenleyici, yönetici ve yönlendirici olarak daima O bulunurdu. Çünkü Erhan Löker diye tanıtılan genç adam, iri cüssesi, gür sesi, güzel ve etkili konuşma yeteneği ile, o tür eylemlerin vazgeçilemez kişilerindendi.

O’nu, Türk Milliyetçiler Derneği üyesi olduktan sonra, yakından tanımak fırsatını buldum. O sıralarda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyordu; Derneğin de umumî kâtibi idi. 1951’de kurulan Dernek büyük ilgi görüyor, şehir, kasaba ve köylerde durmadan şubeler açıyordu. Bir yıl içinde açılan şube sayısı elliye ulaşmıştı. Onların açılması ile ilgili işlemlerin yürütülmesinin bütün yükü, görevi dolayısıyla Löker’in omuzlarındaydı. Dernek bir yayın organı çıkarmaya karar verip Mefkûre’yi yayınlamağa başladığında bu yük daha da ağırlaşmıştı. Çünkü, bu haftalık yayınla ilgili çalışmaları da o yürütmek durumunda ve zorunda idi.

Mefkûre, Erhan Löker’in bir yeteneğini daha ortaya çıkardı: Yazarlık! O genç üniversite öğrencisi Mefkûre’de, milliyetçiliğin sistemleştirilmesine yönelik ilgi çekici yazılar da yayımlıyordu. Bunlar O’nun toplumbilimi konularına duyduğu ilginin işaretleri idi.

1952 yazında yapılan T.M.D.I. Kurultayı’nca seçilen Genel İdare Heyeti’nde Erhan Löker yer almamıştı. Kurultay sırasında askerlik hizmetim dolayısıyla Samsun’da olduğum için bu durumu Ankara’ya dönünce öğrendim. Ama yönetimde görev almaması O’nun Dernek çalışmalarına katılmasını engellememiş, çok daha önemli hizmetler yapmasına yol açmıştı. O, Mefkûre’nin ve öteki basılı evrakın Dernek’te dizilmesini sağlayacak ve bir basımevinin kurulmasında ilk adımı oluşturacak bir mürettiphânenin kurulması görevini üstlenmiş; Istanbul’a gidip, üyelerden toplanan yardımları en iyi biçimde değerlendirerek, gerekli “hurufat”ı ve öteki elle dizgi gereçlerini satın almıştı. Onların Ankara’ya getirilişinde de hamal parasından tasarruf sağlamak için, o çok ağır olan “mürettiphâne levazımı”nı, taşınacakları araçlara sırtında aktarmıştı.

Büyük feragat ve özverisi ve insanüstü çabaları ile kurulan bu küçük tesis, bize Erhan Löker’in bir yeteneğini daha tanıttı: O usta bir “mürettip”ti. Hem yazıları büyük bir hızla, yanlışsız olarak diziyor, hem de dizilen metalleri ustalıkla sayfalar halinde düzenliyordu. Ben de, kumpas kullanarak yazı dizmeyi ve sayfa bağlamayı, Dernek Mürettiphânesi’nde, ondan öğrendim. Yazık ki, büyük emeklerle ve özverilerle kurulan bu tesisi fazla kullanamadık, Siyasî bir fırtınanın silip süpürdüğü Türk Milliyetçiler Derneği ile birlikte mürettiphâne de elimizden gitmişti.

Bu mürettiphâne serüveni ile derinleşen dostluğumuz Derneğin kapatılışından sonra da sürdü. O, fakülteyi bitirip stajını babasının yanında yaptıktan sonra Anafartalar Caddesi ile kesişen Işıklar Caddesindeki, yeni yapılan Saray Bosna Hanı’nda açtığı yazıhânede avukatlığa başladı. Avukat olmuş, Avukatlık sanatı adlı bir de kitap yayınlamıştı ama aklı başka alanlarda idi. Meslek ve geçim alanına dört elle sarıldığı söylenemezdi. Aldığı dâvaları yeterince izlemediği için kaybettiği, bu yüzden kendisine vekillik veren kimi dostlarını kırdığı, hattâ küstürdüğü durumlar oluyordu.

Löker’in meraklarından biri yazarlıktı. Hukuk öğrenciliğinden beri, millî konularla ilgili görüş ve düşüncelerini daktilosunun başına geçerek yazmaktan büyük zevk alırdı. Bununla da kalmaz, onları kitapçıklar hâlinde yayımlardı.

O yayınları yapabilmek için de hemen hemen hiç üyesi bulunmayan bir kuruluş oluşturmuştu. Ankara İçtimaiyat Enstitüsü adını taşıyan bu kuruluşun kâğıt üstünde bir yönetim kurulu vardı; fakat her işi Erhan Löker tek başına yürütürdü. Ben de bir süre o “enstitü”nün umumî kâtibi olarak göründüm, fakat bana hiçbir iş veya görev yükletildiğini hatırlamıyorum. Löker toplumbilimine duyduğu ilgiyi bu alanda yazıp yayımladığı kimisi kitapçık çapında, kimisi iddialı adlarla ve yüzlerce sayfalık yayınlarla gösteriyordu. O, Türk dünyası ve sorunları ile de yakından ilgilenirdi. Sovyet Rusya’nın bir gün yıkılacağını 1950 yılında tahmin etmiş ve o zaman neler olabileceğini yayımladığı kitapta dile getirmişti.

Erhan Löker’in başka ilgi ve meraklarına akşam üzeri işten çıkınca sıklıkla uğradığım yazıhânesinde tanık oluyordum

O’nun meraklı ve usta olduğu alanlardan biri marangozluktu. Işıklar Caddesinin sonundaki bir sokakta bulunan üç katlı evlerinin yer katında, kendi çabası ile bir marangoz atölyesi kurmuştu. Orada usta işi çalışmalar yapardı. Ziyaretlerimin birinde yazıhânesindeki masaların üzerine yayılmış plânlarla karşılaşmış, çok şaşırmıştım. Meğer onlar yapmayı tasarladığı bir deniz teknesinin plânları imiş. Daha sonra özel atölyesinde, o plânlara göre, tasarladığı tekneyi inşa etti ve suya (denize veya Ankara yakınında bir göle) indirdi.

O, çok hızlı ve yanlışsız yazan bir daktilograftı da. O sıralarda bilgisayar bulunmadığı için tezler aralarına karbon kâğıdı konulan kâğıtlara daktilo ile yazılırdı ve yazılmaları oldukça hüner isterdi. O tezleri hazırlayanların çoğu ya daktilo kullanmayı bilmez, ya da kağnı hızıyla yazabilirlerdi. Erhan Löker tez metinlerini daktilo etme zorunda olan kimi dostlarının bu sıkıntısını gidermeyi memnunlukla üstlenir, onları hem zaman hem de para ve gereç israfından kurtarırdı. Çünkü bu işi, herhangi bir ücret almadan, dostlarına yardım olsun diye yapardı.

Erhan Löker’in çok ilgi çekici, kimilerince garip karşılanan başka sıra dışı merakları da vardı. Bunlardan biri, 1950’li yıllardan birinde düzenlediği ve yalnızca kendisinin katıldığı “hızlı kitap yazma yarışması” idi. Belirlediği şartlara göre yarışmacılar, plânını önceden hazırlanmış, müsvettesi bulunmayan bir eseri, tanıklar önünde yazmağa koyulacaklar ve hiç ara vermeden tamamlayacaklardı. En kısa zamanda en uzun metni yazan yarışmayı kazanacaktı. Gazetelere haber vererek yarışmanın gün ve şartlarını duyurmuştu. Belirlenen zamanda yarışmanın yapılacağı tarihî Türk Ocağı’na gittik. Yarışmacı olarak yalnız Erhan Löker vardı. Bir yazı makinesinin önüne oturdu. Masa üzerinde yazı için gerekli gereçler, yani kâğıt, silgi, karbon kâğıdı, vb. hazırdı. Kendisine başla komutu verilince yazmağa başladı. Bu yazış, gece de içinde olmak üzere, uzun saatler sürdü. Biz tanıklar (Vehbi Ünal, Cevdet Kıraç, ben, vb.) nöbet değiştiriyorduk, fakat o bıkmadan, usanmadan yazmayı sürdürüyordu. Hâfızam beni yanıltmıyorsa, on saati aşkın bir süre sonra, yüz sayfayı aşan bir metin ortaya çıkmış, Erhan Löker’in tasarladığı eser yazılmıştı. Tabiî, bu eser yazma maratonunu da tek başına O kazanmıştı. Yazdığı metnin adını hatırlamıyorum. Yarışmadan sonraki günlerde o metni Millî Kütüphane’ye vermişti. Başına bir iş gelmedi ise şimdi Kütüphane’nin yazma eserler bölümünde olmalıdır.

Toplumbilimi alanına olan ilgisi Erhan Löker’i hayatının önemli bir bölümünü işçi sorunları ile ilgilenmeye yöneltmişti. Bu ilgide uzun süre Kırıkkale Metal İşçileri Sendikası’nın ve Türk Metal Federasyonunun başkanlığını yapan rahmetli Kaya Özdemir’in de rolü olmuştu. Kaya Özdemir O’nu Sendika’nın hukuk müşavirliğne getirtmişti. İşçi sorunları ile ilgili birçok önemli hukukî belgeyi birlikte hazırladıklarını, bunlar arasında hâlâ değiştirilmeden kullanılan “Toplu İş Sözleşmesi” örnek metninin de bulunduğunu Kaya Özdemir’den öğrenmiştim. Sanırım uçmağa varıncaya kadar işçi sorunlarına hukukî çözüm amaçlayan çalışmalara büyük bir özveri ile katıldı.

Erhan Löker’in vazgeçemediği merak ve tutkularından biri de avcılıktı. Avcı dostları ile hafta sonlarında sık sık ava giderdi. Tabiî, balık avcılığı da bu merakları arasında idi. Ben bu son merakının O’nu yitirişimizde önemli bir etken olduğunu sanıyorum.

Erhan Löker’in ölümlü hayata vedâ ediş biçimi hatırlanması bile dostlarına eza veren bir dramdır. 1969 yılının Ocak ayı başında, sanırım Ramazan Bayramı tatilinden yararlanarak, çok değerli bir bilim adamı olan Doç. Dr. Yaşar Kutluay ile birlikte Mersin’e gitmişler. Galiba Kaş’ta kurmayı tasarladıkları bir tatil sitesi için arsa bakacaklarmış. Orada Löker’in deniz ve balık tutma sevdası depreşmiş. 12 Ocak 1969 günü Mersin’li bir dostun teknesi ile denize açılmışlar. Yakalandıkları fırtına onları açıklara sürüklemiş. Ve... Akdeniz’in sularında kayıp olmuşlar; kendilerinden bir daha haber alınamamış. Bu kayboluşla ilgili değişik söylentiler ve yorumlar var. Ama onların hiçbiri yitirilen değerleri geri getiremedi, getiremiyor. 33 yıldır Löker ve Kutluay’ın acısını duyuyor, özlemini çekiyoruz.

1925 yılında Kütahya’da doğan, biri kız bir erkek iki çocuk babası olan Erhan Löker, çok yönlü bir Türkçü idi. Hayatı boyunca bu kutsal ülkünün emrinde ve hizmetinde oldu. Yukarıda açıklamağa çalıştığımız merak ve ilgilerini de hep ülkü yolunda kullandı. Yüreği Türklük için çarpan yiğit bir ülkücü idi. Durağı uçmak olsun. Tabiî kader yoldaşı aziz Kutluay’ın da

Erhan Löker’in irili ufaklı ondan çok eseri yayımlandı. Bazıları şunlar: Millî hürriyetler ve milletlerarası yazılı hukuk (1947), Demokrasi ve mitingler (1948), Bir gün Sovyet Rusya yıkılırsa (1950), Kore seferi (1950), Talebe topluluğunun içtimai yapısı ve teşkilâtları (1950), Grev ve grev meseleleri üzerinde sosyolojik bir araştırma (195l), Türk milliyetçiliğinin meseleleri (1952?), Dünya sosyolojisi, 1 (1953), Avukatlık sanatı (1954), Başvekil Adnan Menderes’e Devletimizin hukuku hakkında mektuplar (1955), Beşerî âlemin rasathânesi olarak Türkiye (1955).