1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Unutulmayan Türkçüler : Dr. M. Şerif Korkut

Prof.Dr. Necmeddin Sefercioğlu
21 Ocak 1957... Saat, 19... Soğuk değil, serin bir kış akşamı. Anafartalar Caddesinde, Adliye Sarayı karşısındaki durakta biriken yolcular durağa yanaşan otobüse biniyorlar. Fakat kalabalık birden dalgalanıyor. İki kişinin kolları arasında ıstıraptan kıvranan, metinliğini kaybetmemeye kendini zorladığı açıkça görülen uzun boylu, kır saçlı bir adam kalabalığın dışına çıkarılıyor ve kendi arzusu üzerine 10-20 adım ötedeki eczaneye götürülüyor. Eczacı hastanın talimatına göre ilk tedaviyi yapıyor. Ve... hasta, çağırılan bir otomobile bindirilerek Numune Hastanesi’ne gönderiliyor.

Ertesi günün sabah gazetelerinde iki üç satırlık bir yer işgal eden elîm haberin tafsilâtı budur. Dr. Şerif Korkut, hiçbir zaman ihmal etmediği dost ziyaretlerinden birini yapmak üzere otobüse binerken kendisini yakalayan musibet bir kalp krizinin kurbanı olarak yıllarca hizmet ettiği hastaneye, bu defa şifa vermek için değil şifa aramak için giderken Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Sakin hayatı, en yakınlarının –hattâ hastaya bile birlikte giden, bir dakika yanından ayrılmayan saygıdeğer evdeşinin- dahi haberi olmadan, böylesine sessiz, sona eriyor.

•••

Şerif Korkut hekimdi; iyilik sever, şefkatli, tam bir hekim. Meslekî yeterliliğini, hastalarına olan şefkat ve ilgisini, onunla bu yönden ilişkisi olanlar, anlata anlata bitiremezlerdi.

Fakat O’nun üzerinde önemle durulması gereken niteliği, milliyetçiliği idi. Anadolu’nun bu tertemiz, pırıl pırıl evlâdı Türk’e ve Türklüğe olan aşkını her şeye tercih etmiş, mesleğini milletine hizmet yolunda bir vasıta olarak kullanmıştı. Bütün dirliği boyunca o saf, nâsiyesi ve ahlâkı nurlu köy çocuğu olarak kalmış, mesleği ve ulaştığı mevkiler dolayısıyla temas ettiği kozmopolit çevreler onu etkileyememişti.

Hekim oluşu O’na milletimizin dertlerini, yaralarını teşhis edebilmek gibi ayrı ve mümtaz bir üstünlük bahşediyordu. Görevi gereği birçok yurt köşelerini dolaşmış, oraları bir hekim ve milliyetçi gözü ile incelemek imkânını bu muştu. Türklüğün ve Anadolu’nun meseleleri üzerinde, özellikle sağlık dâvamızla ilgili olarak yazdığı makaleler ve kitaplar hep bu inceleme ve gözlemlerin verimidir.

Türklükle ilgili her olay onu ilgilendirir, duygulandırırdı. Bu duygularını dile getirmek ve sevdiklerine dinletmek başlıca zevki idi. Güzel, temiz, arı Türkçe’nin güzel örnekleri olan yazıları zevkle okunur, konuşmaları zevkle dinlenirdi. Ömrü vefa etseydi daha nice eserlerini, yazılarını, sohbetlerini zevkle okuyacak, dinleyecektik.

Fakat, ne yazık... Tanrı bize bu zevki çok gördü; O’nu elimizden vakitsiz aldı. Dinç ve sağlıklı görünen Şerif Korkut için 62 yaş hiç de çok değildi. Ecelin dinçlik, sağlık tanımadığını, sevenlere, arkasından göz yaşı dökeceklere bakmadığını biliyorduk; ama bu kadar insafsız olacağını, insanı hayatın içinde, otobüse binerken yakalayacağını nereden bilecektik?

Ankaralı milliyetçilerin acısını katmerlendiren bir husus var: Her geçen yıl aralarından birini veya birkaçını ecel alıyor. Kim bilir; belki de bir ‘hükm-ü ilâhî’ bu! Galiba Türklüğün çilesi hiç dolmayacak. Her yıl yeni kayıplar, her yıl yeni acılar, her yıl yeni hicranlar... Ne söylesek boş.

Şair söyleyeceğini söylemiş:

Bir yol bilirim, ömür bahçelerinden geçerek

Yaşlarla, figanlarla musallâya gider!..

Musallâ, kabristan... Ve geride kalanların dudaklarından dökülen tek mısra:

Bâki kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş

Bu hoş sadâyı bırakmış olanlar arasında Dr. Şerif Korkut da var. Bu inançla tesellî bulup avunuyoruz.

•••

Yukarıdaki satırlar, Türkçülüğün önder kişilerinden olan, fakat şimdi unutulmuşlar kervanına bırakılmış bulunan Dr. Mehmet Şerif Korkut’un sonsuzluk âlemine göçüşünün ardından kaleme alınmış ve Toprak dergisinin Mart 1957 tarihli 40. sayısında yayımlanmıştı. Aradan kırk altı yıl geçmiş. Hakkında yeni yazılar ve kitaplar yayımlanmadığı, anma törenleri düzenlenmediği için, O’nun genç kuşaklarca tanınması, elbette, mümkün değil. Oysa anısı, kendisini tanıma mutluluğuna ermiş benim gibi sayısı iyice azalmış Türkçülerin gönlünde, bütün canlılığı ile yaşıyor. Fakat, birçok Türkçü büyüğümüz için yaptığımız gibi, O’nu sık sık hatırlatma görevimizi ihmal ediyoruz. Bağlı bulunduğum neslin, Türkçülüğün en etkin olduğu dönemin doruk kişilerini genç kuşaklara tanıtma konusundaki bu ihmallerini hoş görmek mümkün olmasa gerek.

1950’li yıllarda Dr. Şerif Korkut’la en çok ilişkisi olan genç Türkçü, rahmetli Abdullah Savaşçı idi. O’nun, Konya Sokağının alt ucundaki, bir odasını muayenehâne olarak kullandığı evine oldukça sık giderdi. Dr. Şerif Korkut’a ilişkin haberleri, yeni bilgileri çoklukla ondan alırdık. Savaşçı’nın evlenmeye karar verdiği Vakıflar Genel Müdürlüğü’ndeki çalışma arkadaşımız Nuran Hanımı ailesinden istemeğe, Savaşçı’nın Ankara’da yaşayan aile yakını bulunmadığı için, O gitmişti. Sanırım Savaşçı’nın nikâh tanıklığını da O yapmıştı. Ben kendisi ile bayramlar dolayısıyla arkadaşlarla evine yaptığımız ziyaretler ve toplantılar sırasında görüşme imkânı bulabilirdim.

Rahmetli Savaşçı, bazı ziyaretlerinden sonra Dr. Şerif Korkut’un malî durumundan yakındığını söyler; şaka yollu, “Param olsa bütçesine katkım olsun diye kendisine verecektim” derdi. Oysa Şerif Korkut paragöz, nekes biri değildi. Çoğu hastalarına ücretsiz bakardı; hattâ kimilerinin ilâcını o sağlardı. Belli ki, yıllarca hekimlik ve bir süre de milletvekilliği yapmış olmasına karşılık, dürüstlüğü yüzünden başkalarınınki gibi mal-mülk edinememişti. Benim tanıdığım sıralarda emekli aylığı ile geçiniyordu. O dönemde milletvekilliği yapmış veya üst yönetim hizmetlerinde bulunmuş olanlara önemli malî ayrıcalıklar tanınmadığı için, aldığı emekli aylığı öteki memur emeklilerinin aldıklarından farklı değildi. Muayenehânesi de gelir getirmekten çok götürürdü. Sanırım, aziz Doktor, yakınmalarında haklıydı.

Dr. Şerif Korkut’un, tanıdığımda 10-11 yaşlarında olan, Şâman adlı bir oğlu vardı. Çok zekî ve belleği güçlü bir çocuktu. O yaşta tarihe merak sarmış, Türk tarihi ile ilgili bilgileri belleğine yerleştirmişti. Sanki canlı bir ansiklopedi idi. Kendisine sorulan sorulara ilişkin bilgileri vermekle yetinmez, onlarla ilgili yorumlar da yapardı. Şâman’ın bir yazısı, Türk Milliyetçiler Derneği’nin yayın organı olan Mefkûre’nin 19. (1 Mart 1952) sayısında “Tarihin ne garip cilvesidir ki” başlığıyla yayımlanmıştı (Bu yazısında Şâman, 555 yılında Bumın Kağan’ın Türk adlı bir devlet kurması ile yaşanan mutluluk ile 1555’te Korkunç İvan’ın Kazan Hanlığını ortadan kaldırmasının verdiği acıyı karşılaştırıyor ve o yıldan beri Kazan’a yeniden kavuşamamış olmanın üzüntüsünü dile getiriyordu).

Dr. Şerif Kokut’un üzerinde durulması gereken bir yönü de aktardığımız yazıda da belirttiğimiz gibi, yazarlığı idi. Değişik, akıcı, renkli bir üslûpla yazdığı o yazılar zevkle okunurdu. Kitaplarından Tanıdıklarım: Hayattan çizgiler (1949)’de yer alan yazılar, değerli bir öz geçmiş yazıları örneği idi. İki de meslekî alanda kitabı yayımlanmıştı. Biri, tıptaki uzmanlık alanına ilişkin bir konuda idi: Son asırda cerrahîde görülen tekâmül ve terakki (193?). O yıllarda Türkiye’yi yakıp kavuran sıtma hastalığı da O’na Isıtma ve çeltik (1950)’i yazdırmış.

Gerek meslekî gerekse kültürel yazılarının çoğu, gazete ve dergi sayfalarında kaldı. Rahmetli, ayrıca, ölümünden bir süre önce, içinde notları, yayımlanmamış denemeleri bulunan 8-10 kadar defteri ailesine bırakmış, evdeşi Kâmuran Hanım da onları Zeki Sofuoğlu ağabeye vermişti. Bu durumu Dr. Şerif Korkut’un kitaplaşmamış yazılarını bir araya getiren bir eser hazırladığını öğrendiğim Prof. Dr. Ali Birinci’ye bildirdim.. O da ailesi ile görüşüp izinlerini sağladıktan sonra defterleri Zeki ağabeyden alıp eserinde değerlendirdi. Fakat hazırlanan kitap, araya giren ekonomik kriz yüzünden bugüne kadar yayımlanamadı. Şimdi de Ali Birinci yurt dışında. Dileriz bu eserin yayımlanması fazlaca gecikmez.

Bu değerli Türkçüyü, uçmağa varışının 46’ncı yılında saygı ile anıyoruz.