1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Unutulamayan bir anlayış: Haçlı zihniyeti

Doç.Dr. Haldun Eroğlu
İnsanlık tarihi boyunca dünya Doğu ve Batı arasında çekişme ve mücadeleye sahne oldu. Hristiyanlığın ve daha sonra İslâmiyet’in ortaya çıkması ile birlikte çatışma alanı ne yazık ki din mücadelesi hâline dönüştürüldü. Doğu’yu İslâmiyet, Batı’yı ise Hristiyanlık temsil etmeye başladı. Bu süreçte her iki medeniyet değişik zamanlarda farklı milletler tarafından temsil edildi. Ancak temelde din çatışması hâlinde devam eden bu mücadelede onuncu yüzyıldan itibaren Doğu’yu temsil eden Türkler ile Batı adına Kıta Avrupası devletleri merkezde yer aldı. Türklerin bu sahneye çıkış serüveni, on birinci yüzyılın hemen başında Selçuklu Devleti’nin kurucuları ve Oğuz Türklerinden Tuğrul ve Çağrı Beylerin 1018 yıllında Gazneliler ile giriştikleri mücadele sırasında Anadolu coğrafyasına gerçekleştirdikleri keşif seferleri düzenlemesi ile başlamıştı. 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’nın kazanılması sadece Türklere Anadolu’nun kapısını açmakla kalmadı, bu kapıdan giren Türklerin bundan böyle Doğu’yu temsil etme görevlerini de üzerlerine almaları sonucunu doğurdu. Daha Anadolu Selçuklu Devleti zamanından itibaren bu mücadele Hristiyan devletlerin birlikte hareket etme arzuları sonucu ortaya çıkan Haçlı zihniyetinin doğması ve Haçlı Seferleri olarak adlandırılan Hristiyan devletlerin doğuya yaptıkları seferlerinin başlaması ile sonuçlandı. On birinci yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar Haçlı seferlerinin temelinde saldırı yer alırken Osmanlılar ile birlikte başlayan tarihî zaman diliminden sonra Osmanlı fetihlerine karşı haçlı zihniyeti savuma amaçlı bir hâl aldı. Özellikle Osmanlılar ile birlikte Rumeli ve daha da öteye Avrupa’nın içlerine doğru başlatılan fetih hareketleri, buna paralel olarak hem Karadeniz ve kuzeyi ile hem de Adalar ve Kuzey Afrika’yı içine alan geniş coğrafî alanın ele geçirilmesi, Avrupalı Hristiyan devletlerin birlikte hareket etmelerine gerekçe oluşturdu. Bu gerekçelerle Hristiyan dünyasının dinî lideri Papa’nın önderliğinde girişilen seferlerin kapsamı Osmanlı fetihlerine karşı savunma ile sınırlı kalmaya başladı.

Ancak on birinci yüzyılda başlayıp Osmanlıların yıkılmasına kadar geçen zaman zarfında ortaya çıkan bu manzara bugün Haçlı zihniyetinin Osmanlı öncesi dönemdeki hâli ile farklı şekillerde ama aynı amaçla devam etmektedir. Son zamanlarda, özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında, gelişen olaylar zincirinde batılı dünya tarafından ortaya atılmaya çalışılan düşünce haçlı zihniyetini akla getirmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Başkanının, Irak’a başlatılan savaş ile ilgili olarak “Bu bir Haçlı seferidir” açıklamasının altında eskiden beri varolan bir anlayışı yeniden canlandırma çabaları yer almaktadır. Kendi çıkarları uğruna gerçekleştirilen bu savaşın Hristiyan dünyada yankı ve taraftar bulmasına yönelik bir çıkış olarak değerlendirilmesi ereken bu açıklama ile istenilen destek tam olarak oluşturulamamıştı. Yine son günlerde ortaya çıkan “karikatür krizinde ”de aynı zihniyetin varlığına şahit olunmaktadır Burada da İslâm dünyası ve İslâm’ın Peygamberi terörist gibi gösterilmeye çalışılarak gelecekte olası olaylar karşısında Hristiyan dünyasının fikir ve eylem birliğine geçmeleri amaçlanmaktadır.

Bu makalede vurgulanmaya çalışılan zihniyeti çok açık biçimde ortaya koyan açıklama İtalya’dan geldi. İtalya’da Kuzey Birliği Milletvekili ve Reformlar Bakanı Roberto Calderoli, karikatür krizi sonrasında, ”16. Papa Benediktus’u derhal harekete geçerek İslâm dünyasına karşı haçlı seferler başlatması” çağrısında bulundu. İtalyan Bakan, Hristiyan dünyasının toptan bir İslâm kökten dinciliği tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu savunarak “Papa 16 Benediktus’un tıpkı 5. Papa Pio (Pi) ve 9. Papa İnocencio’nun (Inosan) 16. ve 17. yüzyıllarda Lepanto (İnebahtı) ve Viyana hezimetlerine uğrayan Türklere yaptıkları gibi tüm Hristiyan âleminin toplu halde İslâm’a karşı savaş vermesi gerektiğini” öne sürdü. İslâm dünyasının çizmeyi aşan hareketlerle Hristiyanlara karşı savaş açtığını iddia eden Bakan “buna sessiz kalan Hristiyanların harekete geçmemesi hâlinde ağır bir bedel ödeyeceğini” savundu. Aynı bakan ilerleyen günlerde karikatür krizinin çıkmasına sebep olan karikatürlerin bulunduğu kıyafetle eylem yapmaya kalkınca gördüğü tepki üzerine bakanlığından istifa etmek zorunda kaldı.

İtalyan bakanın bahsettiği ve Hristiyan dünyasının ruhanî lideri tarafından başlatılan Haçlı seferi sonucunda yapılan Lepanto (İnebahtı) Deniz Savaşı’nın kısa tarihçesi şöyledir: 1570 yılında Kıbrıs adasının ele geçirilmesi ile birlikte Osmanlılar artık Akdeniz’in hemen tamamına hâkim duruma gelmişlerdi. Kıbrıs’ın Türkler tarafından fethi ile birlikte Avrupalı devletler Osmanlılara karşı birlikte hareket etme kararı aldılar. Papa 5. Pi’nin bu durum karşısındaki anlaşma teklifi Fransa, Almanya ve hatta Polonya tarafından kabul edilmemiş, sadece Papalık ile İspanya, Venedik ve Malta arasında bir anlaşma imzalanmıştı. Maddeleri arasında daima Türklerle mücadele edilmesi de bulunan bu anlaşmaya daha sonra Toskana, Ceneviz, Savua, Ferrara, Parma gibi küçük beylikler de dahil oldular. Haçlı ordusunun kumandanlığı, İspanya Kralı II. Filip’in kardeşi ve Şarlken’in oğlu olan yirmi üç yaşındaki Don Juan’a verildi Mesina’da toplanan haçlı donanması Doğu Akdeniz’e doğru harekete geçti. Haçlıların gerçekleştirdiği bu ittifak Avrupa’da Osmanlılar aleyhine gerçekleştirilmiş on ikinci Haçlı ittifakı idi. Osmanlı Kaptan-ı Deryası Müezzinzâde Ali Paşa, 250-300 gemilik donanmanın mevcuduna rağmen kürekçi ve savaşçının azlığı ve saldırı yerine savunma yapılması fikirlerini ileri süren Uluç Ali Paşa ve Pertev Paşa’nın ikazları aleyhine hem savaşa girilmesini hem de savunma yerine saldırı yapılması emrini verdi. Deniz savaşı Mora’nın kuzeyi ile Orta Yunanistan ve Karlıeli’nin Güney sahiline düşen İnebahtı körfezinde yapıldı. Bu isim körfezin kuzeyine düşen yerde bulunan İnebahtı kasabasından gelmektedir. Savaşta, Osmanlı donanması 224, haçlı donanması ise 278 adet gemiden oluşmaktaydı. 7 Ekim 1571 günü Türk donanması, düşman gemilerinin Kefalonya’da olduğunu öğrenince körfezden açık denize çıktı ve düşman üzerine yürüdü. Kaptan-ı Derya Müezzinzâde Ali Paşa, düşman donanmasının kumandan gemisi üzerine yaptığı hücumda Haçlı ordusu kumandanı Don Juan’ın karşılık vermesi ve gemisinin batması sonucu bir çok Osmanlı denizcisi ile birlikte şehit oldu. Sabah başlayıp akşama kadar süren deniz savaşında yüz doksan Osmanlı gemisi ya battı ya da düşman eline geçti.1

Yine İtalyan bakanın yaptığı açıklamada yer alan Osmanlıların on altıncı ve on yedinci yüzyıllardaki Avusturya seferleri ve Viyana kuşatmaları ile ilgili tarihî bilgiler ise şunlardır: Osmanlıların 1529 yılında Budin şehrini ikinci defa ele geçirmelerinden sonra Macar beyleri tarafından krallığa getirilen Ferdinand, Osmanlı ordusunun ayrılmasından sonra Budin’e saldırarak şehri geri almış, bunun üzerine Osmanlı hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman, ordusunun başında tekrar Budin’i ele geçirmişti. Ferdinand’ın Osmanlı hâkimiyetindeki Budin şehrine saldırmasından dolayı üzerine gitmeyi düşünen Osmanlı Hükümdarı, Viyana’da bulunan Ferdinand’ı ele geçirmek için harekete geçti. Aynı zamanda Ferdinand’ın ortadan kaldırılması Osmanlının müttefiki olan Fransız kralı Fransuva’nın da işine geliyordu. Ancak hem Eylül ayı olması ve şehrin ele geçirilmesi için iklim şartları bakımından uygun bir zaman olmaması hem de Ferdinand’a Alman kuvvetlerinin yardım etmesi, Osmanlıların şehri fethetmesini zorlaştırdı. Aynı zamanda Kanunî, göz dağı vermek amacını güttüğünden kale kuşatmalarında kullanılan büyük kuşatma toplarını getirmemişti. Bütün bu gerekçelere istinaden 1529 yılında gerçekleştirilen Birinci Viyana Kuşatması kaldırıldı.

1683 yılında gerçekleştirilen ikinci Viyana Kuşatması ise Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın şan ve şöhret hevesleri ile gerçekleştirilen bir kuşatma idi. Kendisi hırslı bir insandı ve Viyana’yı almasının şanının ve şöhretinin arttıracağına inanıyordu. Bu amaçla çevresindekilerin de teşvik etmesi üzerine, kendisini Yanık-kale adında başka bir kalenin ele geçirilmesi için görevlendiren Osmanlı hükümdarı IV. Mehmet’in haberi olmaksızın, hazırlıksız olarak Viyana’yı kuşattı. Osmanlı saldırısına karşın Avusturya kendisine yardım bulmak amacıyla İspanya, Venedik, Polonya (yani Lehistan) devletleri ile Papalık ve Brandenburg Elektörlüğü ile Bavyera ve Saksonya, Frankonya, Suab prensliklerine başvurdu. Fransa yardım etmemekle birlikte düşmanca bir tavır takınmayacağını bildirdi. Papa Inason’ın çağrısı ile harekete geçen Lehistan Kralı Jan Sobyeski sonuna kadar Avusturya’nın yanında yer alacak ve Türkleri mağlûp ederlerse Bucaş Anlaşması ile Osmanlılara geçen yerlerle birlikte Eflâk ve Boğdan’ı da alacaklardı. Osmanlı kuşatması Ağustos ayında başlayıp iki aya yakın devam etti. Tarihe 1683 İkinci Viyana Kuşatması olarak geçen bu kuşatmadan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın şahsında Osmanlı İmparatorluğu başarısızlıkla ayrılmak zorunda kaldı.2

On birinci yüzyıldan itibaren Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle başlayan Haçlı seferleri, Osmanlıların Rumeli topraklarına geçerek Avrupa’nın içlerine kadar girmeleri üzerine, yeni bir ruhla devam etmiştir. Başarısızlıkla sonuçlanan iki Viyana kuşatması, hem Osmanlıların Avrupa’dan geri çekilme sürecinin başlamasına hem de Avusturya başta olmak üzere diğer Hıristiyan devletlerin eskiden beri zaten var olan Türklere karşı derin korku, kin ve nefret hislerinin pekişmesine yol açtı. Özellikle Viyana’nın ikinci kez kuşatılması, Hristiyan geleneğin en katı biçimde savunulduğu kıta Avrupa’sının zihninde derin izler bıraktı. Bu izlerin sonucunda yirminci yüzyıl başlarına gelinceye kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasına kadar giden ve Avrupalı Hristiyan devletlerin parmağı olan tarihî süreç yaşandı. Bu süreç içerisinde her zaman zihinlerde Türklere ve İslâm’a karşı Haçlı zihniyetinin canlı tutulmaya çalışıldığı görülmektedir. Özelikle 11 Eylül sonrasında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın yaptığı, Irak savaşı ile ilgili “Bu bir Haçlı Seferi’dir” sözleri, daha sonra Danimarka’da birden bire ortaya çıkan “karikatür krizi” ile birlikte İslâm’ın Peygamberinin terörist gibi gösterilme çabaları ve bunun peşinden İtalyan bakanın yapmış olduğu, Papa’yı göreve çağırarak “Haçlı seferleri başlatılsın” yönündeki görüşleri bütün çıplaklığı ile bir zihniyetin hâlen devam ettiğinin göstergesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla unutulmaması gereken şudur ki, muhatabımızın zihninde ne yazık ki hep eski günlerin izleri yer almaktadır. Amerikalı siyaset bilimci ve Harvard Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” kuramının altında yatan da aynı zihniyetin yansımalarıdır. Buradan hareketle biz de muhataplarımızın zihinlerindeki düşünceleri bilerek hareket etmek, ortaya çıkan durumlar karşısında şaşırmadan hazırlıklı olmak zorundayız. Bir kez daha tekrarlamakta fayda var. Tarih, sadece geçmiş demek değildir. Tarih geleceğe ışık tutan geçmiş demektir. Gelecekte ne olacağını tahmin etmek için geçmişte ne olduğunu bilmek gerekir.

DİPNOTLARI

1- İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, TTK yay. C. III, I. Kısım, Ankara 1983, s. 15vd.

2- İ. Hakkı Uzunçarşılı Osmanlı Tarihi, c. III, I. Kısım, s. 434-452