1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Ulusal Güvenlik ve Avrupa Birliği

Hüseyin Adıgüzel
Başbakan yardımcısı Mesut Yılmaz'ın, partisinin genel kurulunda "Avrupa Birliği ile ilgili yaptığı çalışmaların büyük bir kısmının Ulusal Güvenlik kalkanına, çarptığını ve bu yüzden birliğe girme yolunda ciddî engellerle karşı karşıya kaldığımızı söylemesi" ve "Ulusal Güvenlik Kavramının" tartışmaya açılmasını istemesi, toplumda olumlu olumsuz bir çok tepkinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli "Üzerinde çalışmamız gereken daha ciddî konular var. Zamansız ve yersiz" derken, Başbakan Bülent Ecevit "Talihsiz bir beyan" diyor ve koalisyonu oluşturan üç partiden, iki büyük parti, meselenin hükûmetin değil, Yılmaz'ın meselesi olduğunu açıkça belirtiyorlardı. Türk Silâhlı Kuvvetleri adına yapılan açıklamada ise, "Ulusal Güvenliğin Türk ordusunun sorumluluğu olduğu hatırlatılıyor, sert bir üslûpla, ekonominin içinde bulunduğu duruma dikkat çekilerek, ülkeyi bu hâle düşürenlerin, ulusal güvenlik konusunda söz söylemeye hakları olmadığı belirtiliyordu. Siyasî partilerden sadece eski Fazilet, yeni Saadet Partisi, olayın tartışılması gerektiği hususunda fikir beyan ediyordu. Fikirlerini daha önceden beyan etmiş bulunan TÜSİAD ve HADEP de Mesut Yılmaz'a destek veriyorlardı. Tabiî ki bu arada Kürtçü kuruluşlar, devleti bölmeyi ve küçültmeyi düşünen bazı sivil toplum kuruluşları da, Mesut Yılmaz'ın arkasındaydılar.

Tartışmaya katılan veya fikrini söyleyen herkesin "Ulusal Güvenlik" sözünün kastettiği mânâyı bildiğinden eminim. Bu durumda sözlerin, bilinçli söylendiği kendiliğinden ortaya çıkar. Yani Derviş'in fikri neyse zikri de o olur. Ulusal güvenliğimizi tehdit eden en büyük tehlike, bugün için "Bölücülük"tür. Ülkemizi, silâhlı eşkiya ile bölmeye uğraşanların ve o eşkiya sürüsüne destek olanların milletimizin gösterdiği direnç ve ordumuzun kahramanlığı ile emellerine bu yolla ulaşamayacaklarını kesin olarak anladıkları gerçeğini göz önüne alırsak, başka yollarla emellerine ulaşmak isteyeceklerini de hatırımızdan çıkarmamalıyız. Bugün AB tarafından dikte ettirilmeye çalışılan "Kürtçe Eğitim", "Kürtçe TV" bu yollardan sadece birisidir. Halbuki, daha önceki bir yazımızda değindiğimiz gibi, yapılan kamuoyu araştırmaları açık olarak göstermekte dir ki, Kürt halkının çok büyük bir çoğunluğu (% 70) Kürtçe eğitim ve Kürtçe TV istememektedir. Buna rağmen AB'nin bu konuda baskı yapması savunduğu prensiplerle çelişmiyor mu, bu hangi demokratik anlayışla bağdaşıyor? İnsanların istemediği bir şeyi, onlara zorla kabul ettirmeye çalışmak, insan hakları ihlâli değil mi?

Mesut Yılmaz'ın tartışmaya açılmasını istediği konu bu... Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olduğu yolundaki anayasa hükmü, dolaylı yollarla değiştirilmeye, en azından yumuşatılmaya çalışılıyor. Çünkü, Kürtçe eğitim ile yetiştirilecek olanların gayesi mutlaka ayrılık olacaktır. Bunu tarihin her safhasında müşahade edebiliriz. Kiliselerde başlatılan eğitimin Balkanları ne hâle getirdiği gözümüzün önünde dururken, bu tür bir eğilime yeşil ışık yakmanın ülkemizi getireceği vaziyeti anlamamak, görmemek en hafif deyimiyle gaflet, biraz ötesi ile de ihanettir.

Mesut Yılmaz daha sonra yaptığı bir açıklamada "Üniter devlet yapısını yıkmadan ulusal birliğimizi bozmadan, bu konuları tartışmalıyız" diyor. Sanki, üniter devlet yapısını yıkmayı, ulusal birliği bozmayı düşünenler, "Arkadaş ben bunların taraftarıyım, gel seninle diğerlerini tartışalım" diyecekler ya da "Biz bunları yıkmayı, bozmayı düşünüyoruz, izin verir misiniz?" diye izin isteyecekler. Yılmaz, yıllardır sürdürülen terörist faaliyetlerin nihaî amacının ne olduğunu bilmiyor mu? Onların destekçilerinin amacının ne olduğunu bilmiyor mu? Elbette biliyor, ama zannediyor ki, kendisinin söylediklerine bu insanlar hemen katılacaklar ve Mesut Yılmaz'la bir masaya oturup, güzel güzel tartışacaklar. Bunlar hayâlden de öte fantaziler... Türkiye'nin bunlarla harcayacağı zamanı yok. Herkes aklını başına almalı ve ülkeyi içine düştüğü şu krizden kurtarmanın çaralerini aramalı.

Avrupa Birliği'ni bir şantaj vasıtası gibi önümüze koyanların dıştan olanlarını anlamak mümkün. Çünkü onların milletimizin ne şartlarda, neleri başarabildiğinden haberlerinin olmadığı kesin. Ama ya içeridekiler? Mesut Yılmaz gibilerin bunu "Olmazsa olmaz" bir mesele hâline getirmelerini anlamamız mümkün değil. Bu ülke 1974 Kıbrıs Barış Harekâtından sonra tam on beş yıl ambargo ile karşı karşıya kalmadı mı? O günlere katlananların, bugünlere katlanmayacağını kim söyleyebilir? Sıkışığız, kötüyüz, ekonomi sıfırlamış, ama inanın sayın Başbakanın ilk başbakanlığı döneminden çok daha iyiyiz. Bu yüzden korkmamalıyız. Yol gösteren, önder olan bir hükûmet ile milletimiz buna benzer daha yüzlerce krizi aşabilir. Allah'a çok şükür, felâket tellâllarının dışında henüz ülkemizde öyle açlıktan ölenler olduğunu söyleyen de yok. Bu duruma göğüs gerdiğimize göre, inanırsak daha kötülerine de göğüs gerebiliriz.

Avrupa Birliği'ne girme meselesine, hep kendi olumsuzluklarımız açısından bakıyoruz ve bu yüzden de olmadık tavizler veriyoruz. Gümrük Birliği gibi... Olaya bir de Avrupa Birliği'nin olumsuzlukları açısından bakalım. Ülkemize ne kadar mal satıyorlar? Bizden ne alıyorlar? Mukayese ettiğiniz zaman tablonun aleyhimize milyar dolarlarla ölçülen bir açık verdiğini göreceksiniz. Bu kadar yüksek kazançtan, yetmiş milyonluk bir pazardan (gitgide daralan pazarlar göz önüne alınırsa) Avrupa'nın vazgeçmesi mümkün değildir. Sadece, beş yılda almadığımız gümrük vergilerinden kazançları 30 milyar doları geçmiştir. Bu yüzden A.B.'nin bizi dışlaması pek mümkün olabilecek bir olay olarak düşünülmemeli. Şöyle bir çevrenize bakmanız bile yeterli. Her yüz arabadan nerdeyse 50'si A.B. kökenli. Ayakkabısından tutun iç çamaşırına, gömleğe kadar A.B. patenti taşıyan malların Türkiye'deki pazarını düşünün. Bundan vazgeçmek kolay mı?

Diğer sebepleri bir kenara koysak bile, Avrupa'nın bizden vazgeçmesini sadece bu sebebe dayandırarak dahi mümkün görmüyoruz. Öyle ise olmazsa olmaz şartını biz onlara dayatabiliriz. İnanın bu direnci gördükleri zaman, yelkenleri suya indireceklerdir. Lütfen hatırlayınız, Lüksemburg zirvesinden sonra hükûmetimiz "sert tepki gösterdi ve Avrupa Birliği defterini kapattığını" söyledi. Ama sadece söyledi. Bir yıl sonra bizi Helsinki zirvesinde aday ülke ilân etmediler mi? Ne olmuştu bir yılda? Türkiye, el çabukluğu ile Lüksemburg zirvesinde kendisine dayatılan bütün şartları yerine mi getirmişti? Hayır. Sadece "Alırsan alırsın, almazsan almazsın, ben kendi yoluma dönüyorum" mesajını iletmiştir. Hepsi bu. Ama bu bile yetti. Alman hükûmet sözcüsü "Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne alamayız. Fakat yetmiş milyonluk bir pazarı da dışlayamayız" diyor. Ama biz, bu olumlu yönü hiç dikkate almadan, felâket senaryoları üreterek, birliğe girmeye âdeta can atıyoruz. Tabiî ki, elin oğlu senin bu hâlini görünce, sana istediği şartları dayatıyor.

İşin teknik yönü beni pek ilgilendirmiyor. Doğrusu Avrupalıları da pek ilgilendirmiyor. Onların derdi, benimkiyle aynı. Onlar bölüp parçalamanın hesaplarını yaparlarken, ben birliğin bütünlüğün hesaplarını yapıyorum. Kürtçe eğitim, bu ülkeyi parçalamakla kalmaz, kan gölüne çevirir. Yakın tarihimizde yaşadığımız Balkan faciasını asla unutmamalıyız. Bu facia kiliselerde yaptırılan eğitimin sonucudur. Eğitim uzun vadede, silâhtan daha etkili sonuçlar doğurur. Bu konuda yüce Atütürk'ün şu sözünü hatırlatmayı bir görev biliyorum "Eğitimdir ki, bir ulusu ya esarete ve sefalete sürükler, ya da hürriyete ve zenginliğe..." Bu kadar etkili bir aracı ülke düşmanlarının eline teslim ederseniz, sürükleneceğiniz yer, esaret ve sefalet olur. Bu yüzden bu konuda kesinlikle taviz verilmemelidir. "Biz yapabileceklerimizi yaptık, bundan sonrası sizin bileceğiniz iştir" diyebilmeliyiz. Ulusal güvenliğimizin dayandığı istinat noktalarından biri de "ulusal eğitimdir". Bundan verilecek taviz, ulusal güvenliğimizi ayakta tutan direklerden birinin yıkılması demektir. Bunu farkederek meseleye bakarsak ve kararlı olursak, Avrupalının bize yapacağı bugün yaşadıklarımızdan fazla bir kötülük olamaz. Eğer bu konuda taviz verirsek, 22. yüzyıla bağımsız ve üniter bir devlet olarak girmemiz çok zor görünüyor.

Mesut Yılmaz'ın "AB'ye giden yol Diyarbakır'dan geçer." sözünü bir kere daha hatırlattıktan sonra, bugün ikinci merhaleye ulaştığını "Ulusal Güvenlik" konusunu gündeme getirdiğini, daha sonra da sıranın "Üniter Devlet Yapısına" geleceğini söylemek herhâlde kâhinlik olmaz. Bilhassa ordu kademelerinin çok sert tepkisi olmasaydı, bugünlerde Mesut Yılmaz, "Üniter Devlet Yapısı" tartışmasını başlatacaktı. Bunun da sonucu ülkemizin bölünme sürecine girmesi demekti. Mesut Yılmaz'ın neye hizmet ettiğini-Türkiye'ye olmadığı kesin- Türk milliyetçilerinin iyi bilmesi gerektiği kanaatindeyim.