1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türk’ün vatan anlayışı

Muammer Yılmaz
Vatan, alelâde bir toprak parçası değildir. Uğrunda can verilmiş, mal verilmiş, sebil gibi kan akıtılmış, bir taşına bile Mevlâmın kefil olduğu ecdat yadigârıdır. Onda Köroğlumun narası, Karacaoğlanımın yaylası, Alparslanımın namaz kıldığı ovası, Sinanımın Selimiyesi, Mehmedimin kanayan yaraya neşter vuran süngüsü, adalet ve fazileti vardır.

Yine onda annemin ve kızkardeşlerimin sicim sicim akan gözyaşları, yayla pınarı gibi akan, çoban çeşmesi gibi kaynayan yüreği ve namusu vardır.

Her toprak parçası vatan değildir. Toprak vatan olunca kutsallaşır. Coğrafyayı vatan kılan da dil, tarih ve dindir. Toprak, milletin kökü ve namusudur.

Bir yerin Türk toprağı olabilmesi için, ecdat nişanlarıyla süslenmesi yanında genel inanç, orada bir evliya kabrinin bulunmasıdır. Erol Güngör bu hususta; “Nerede evliya kabri varsa orası Türk toprağıdır. Evliyası olmayan yerde, Türk de yoktur. Eğer olsaydı, mutlaka içlerinden ya bir şehit, ya ulu kişi çıkardı ve halkın gönüllerini kendi kabri üstünde birleştirirdi” derken, Türk’ün vatan anlayışını mânevî temellere oturtur.

Türkler kadar ölüleriyle elele, koyun koyuna yaşayan ba şka millet yoktur, olamaz da. İslâmın kılıcı ve bayrağı olan Türklerin inançları icabı ölüm karşısında tavırları, başka milletlere hiç benzemez. Müslüman Türk ölümün bir son olmadığını, yeni bir diriliş olduğunu; misafir olarak geldiği küçük dünyadan, daha büyüğüne ve hakikîsine göç ettiğini bilir. Bu gerçeği; “Her giz yeniden doğarız/Bizden kim usanası” diyen Yunus’umuz ne güzel açıklar.

Kültürümüzde ölüm temasına geniş yer ayrılmıştır. Halk arasında çok sevgili kimselerin ölümüne ağıt yakılır; mersiye yazılır. Böylece ölüm felsefesi işlenir. Bunun gayesi, okuyanı ve dinleyeni bedbinliğe sevketmek değil, dünyanın geçici olduğunu bir kez daha hatırlayıp düşündürmektir.

Müslüman Türk, ölümle hayat arasında bir tezat görmüyor. İnanan insan için ölüm, bu dünya dağdağasından kurtularak en büyük sevgiliye kavuşmak değil mi? Ölümü; “Gerdek Gecesi”, “Gülbahçesi” gibi görenlerin yanında, Mevlânâmız, “Düğün Gecesi”ni, “Bayram” olarak gören Necip Fazıl’da; “Ölüm güzel şey; perde ardından haber/Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber” mısralarıyla insanları duymaya, görmeye, kulluğa, gerçeğe ve daha doğrusu kendi kendileriyle hesaplaşmaya çağırıyor.

Bizler, ölülerimizle yan yana ve iç içe yaşıyan bir milletiz. Yahya Kemâl’e İstanbul’un nüfusu sorulduğu zaman, dokuz milyar demişti. Üstad elbette toprağın üstünden çok altını kasdetmiştir.

Dünya İmparatorluğun şahdamarı İstanbul’da yürürken, canlıları bir tarafımızda, karşımızda saf durarak bizleri selâmlayan mezar taşları görürüz. Okullarımız, kışlalarımız ve evlerimiz onlarla yan yana ve koyun koyunadır. Bundan ürpermek bir yana, korkmayız da. Öyle ki onların “Biz de bir zamanlar sizler gibi idik, buraya geldik. Sizler de bir gün gelecek, bizim gibi olacaksınız” hikmetli sözlerinden ibret alıp, düşünür; İki Cihan Güneşi’nin; “Ölmeden önce ölünüz” buyruklarıyla titrer, yıkanıp durulanırız.

Biz ordu milletiz. Dünya milletlerinden bu özelliğimizle bir kez daha ayrılırız. Hakikî orduların yanında olup, daima onları koruyup gözeten, zaferden zafere koşturan bir ordu daha vardır ki, ona “Ruh Ordusu” diyoruz. Köy, kasaba ve şehirlerimiz onların varlığı ile gururlu, sevinçli ve huzurludurlar. Bu ordu bilinmeyen, umulmayan, en kritik zamanda yetişerek, ya da yol göstererek yardım eder. Sayısız zaferlerimizin temelinde hep bu ordu (lar) vardır.

İstanbul’un fethinde, Fatih’in yanında Eyüp Sultan, Hacı Bektaş, Hacı Bayram ve Akşemsettin vardı. Mehmetçiklerle yan yana ve omuz omuza savaşıyorlardı. Nitekim İstanbul’un sekizinci tepesi Yahya Kemal, İstiklâl Harbi’nde savaşan Türk askerlerini anlatırken, bütün ecdad ruhlarının bu askerlerle yan yana çarpıştığını, hattâ eskiden sadece yeşil bayraklarla, saflar önünde görülen acdadın, bu defa ordu hâlinde savaşa katıldığını söyler.

Bu evliyalar ordusu, buraların ya fethinde veya müdafaasında beyaz atı, yeşil sarığı ile peyda olarak düşman saflarını darmadağın etmiştir. Bu ruhlardan hiçbirisi gelmese bile, asker içinde bulunan bir veli bu işi yapardı. Eğer şehit olmuşsa yeni alınan yere defnedilirdi; orası artık mukaddes bir Türk toprağı idi.

Zaferden zafere koşarak; kıtaları yastık, denizleri çarşaf, çağları da tahterevalli yapan ve bir dünya nizamı kuran, kılıçla aldığını kalemle dağıtan Türk milletinin bu hâle gelmesinin temelinde, bu inanç ve felsefe vardır.

Bu inanç ve felsefeden kıl kadar sapmayan, gönül ve fikir işçilerine selâm olsun...