1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türklük tehlikede

Celâdet Moralıgil
Yuvarlak hesap ile 80 yılı geride bıraktım. 15-16 yaşımdan beri Türkçüyüm, ırkçı ve Turancı olarak başlayarak. Türkçülük bilindiği gibi - özetle ve kaba taslak söylüyorum - Osmanlı Türkleri atalarımızın Türklüğü idraki ile başlamış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kurtarılması için ileri sürülen, Osmanlıcılık ve İslâmcılık gibi reçetelerin iflâsı üzerine doğmuştur. Bence büyük Türkçülerin başında gelen Yusuf Akçura tarafından “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi ile biçimlenmiştir. Aynı tarihlerde “Batıcılık” akımı da vardır. Benim fikir yapımın iskeleti bu iki akım üzerine kuruludur, yani “Türkçülük” ve “Batıcılık”1. Türkiye’de bu nitelikleri en iyi toplamış, sentezini yapmış kişi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu bakımdan Atatürk’ün en yakın olduğu Türkçü düşünür, Yusuf Akçura’dır. Ancak, Atatürk’ün büyük Ziya Gökalp’ı fikir babası olarak tanımladığını biliyoruz.

Türklük benim hayat dilimim içinde tehlikeler yaşadı ve atlattı. Bunların başında komünizm geliyordu. Teorik olarak komünizm uluslararasıdır. Deyim yerinde ise kendi mantığı ve yorumu içinde ümmetçidir. Bu yorum ve mantık ile de tutarlı olarak antinasyonalisttir. Nitekim bazı komünistler ilk zamanlarda samimî olarak Rusya’nın bu enternasyonelliği gerçekleştireceğine inanmışlardır. Ancak sonradan, kırmızı bereli kız gibi, onlar da enternasyonallik maskesi gerisinde Rus emperyalizminin kızıl yüzünü görmüşlerdir. Konuyu ve yetkimi aşmadan ünlü Gultan Galiyev’in de bunlardan olduğunu ve buna Mehmet Ali Aybar’ı da eklememiz gerektiğini söyleyeyim.

Teorik komünizmin ve işine geldiği için komünizmin alemdarı olan SSCB’nin milliyetçiliğe ve onun Türkçesi olan Türkçülük Düşüncesi ve akımına karşı çıkması yadırganacak bir husus değildi. Teorik ve mantıksal olarak da Türkçü antikomünistti. Yani Türkçü nasyonalist (milliyetçi/ulusalcı) olduğu için tabiî olarak enternasyonal (uluslararası/beynelmilel) olan komünizme karşı idi. Aksi, yani bir kişinin aynı derecede hem nasyonalist hem de enternasyonalist olması düşünülemez, mantıksız ve tutarsızdır. “Aynı derecede” dedim ve “aynı derecede olmayarak” ile şunu kasdettim. Bir kimse - veya kimseler - teorik komümizmin enternasyonallik hariç diğer hususlarından tümüyle veya kısmen yararlanarak nasyonal (millî/ulusal) bir komünizm modeli oluşturabilir. Bu veya böyle modeli uygulayan ulusun enternasyonal komünizme sempati duyması şart olmadığı gibi, düşmanlık duyması da gerekmez. Bilgi dağarcığım kadarı ile konuşursam, dışta Sultan Galiyev, içte Mehmet Ali Aybar ve Attilâ İlhan böyle komünistlere misâl verilebilir.

Enternasyonal maskeli ve patronajlı komünizm, Türklük, Türkçülük ve sonuçta Türkiye Cumhuriyeti’ne pahalıya mal oldu. Kan, zaman ve kalkınma kaybına uğradık. Ben yazılarımda sık sık Türkiye’nin iki akımdan çok çektiğini dile getiririm. Bunların ikisi de enternasyonaldir, dış kaynaklıdır, nasyonal (millî/ ulusal) değildir. Bunlardan birisi - şimdilik - sesi soluğu pek çıkarmayan komünizm, diğeri ise son zamanlarda sesi ayyuka çıkmağa başlayan şeriat düzeni özlemi ve ateşi ile yanıp tutuşan, üstelik siyasîleşmiş, üstelik politik güç kazanmış dinsel irtica / dinsel gericiliktir. Yine tekrarlamış olmalıyım. İnönü çok yıllar önce, irtica komünizmden tehlikelidir, demişti bir kez. Ben o zaman aksi kanıdaydım. Yani komünizm daha tehlikeli diye düşünüyordum. Şimdi Paşa’ya hak veriyorum. En azından komünizmin, toplumu topluca Orta Çağ’a sürüklemek, çöl koşullarına uydurmak, medeniyetten bedeviyete yönlendirmek gibi bir olumsuz yönü yok. İnsaflı olmak ve Marx’ın ve Engels’in komünizmi ile Lenin’in, Stalin’in, Mao’nun, Kastro’nun komünizm anlayışını, hele uygulayışını kıyaslamamak gerek. Malûm, Türkiye’de şu anda lâi k Türkiye Cumhuriyeti için meclis kürsüsünde namusu ve şerefi üzerine and içmiş muhafazakâr bir kadro var. Bu kadronun başı olan ve hâlen Başbakanlık koltuğunda oturan İmam- Hatip Lisesi çıkışlı kişi, yani Recep Tayyip Erdoğan, Erbakan ekolünün öğretisi olan Millî Görüş’ten2 ayrıldıklarını, kendi deyimi ile o gömleği çıkardıklarını ifade etmişti çok kez. Ancak zaman ilerledikçe uygulamalar fundamentalizmin, köktencilik zihniyetinin sırıtmaya başladığını gösterdi.

Yukarda dilim döndüğünce kısaca açıklamaya çalıştığım gibi, enternasyonalizm ile nasyonalizm birbiri ile nitelikleri dolayısıyla uyuşamazlar. Yani, bir kimse ben aynı zamanda (ve tümüyle) hem kozmopolitim (enternasyonal’im) hem de nasyonalistim (milliyetçiyim) diyemez. Bu kavramlar birbirinin tam tersidir. Tanımlarda “ ne olmadıkları” için de kullanılırlar. Dinler, bu meyanda semavî3 denen Hristiyanlık ve İslâm da uluslararasıdır. Bu nitelikleri ile de bir Türk’ün hem tam Müslüman hem de Türkçü olması mümkün değildir. Aynı husus bir Alman, Fransız ve İngiliz için de söz konusudur. Teorik olarak tersini savunmak olanaksızdır. Benim mantık sistemim bir kişinin, ben hem yüzde yüz Müslüman’ım hem de yüzde yüz Türkçü’yüm demesini kabul etmez. Nasıl kabul etsin ki? Çünkü ben “Ben hem yüzde yüz kozmopolitim hem de yüzde yüz milliyetçiyim” demektir. Benim Türkçü konseptimde dinler birincil rol oynamaz, alt kimliktir. Önce Türk’üm diyen bir Hristiyan Gagavuz benim yüzde yüz milliyetçiyim” demektir. Benim Türkçü konseptimde dinler birincil rol oynamaz, alt kimliktir. Önce Türk’üm diyen bir Hristiyan Gagavuz benim yüzde yüz kardeşimdir (tabiî ki İslâm ve Hristiyan kültürleri uyuşmazlık noktaları oluşturur. Ama bunlar kasden abartılmadıkça tolore olunabilir). Hattâ Türklük öncelikli, yani ne mutlu bana ki Türk’üm diyen ateist de benim yüzde yüz kardeşimdir. Bir Türk, Müslüman veya Hristiyan olamaz mı? olur! Ben ve benim gibiler bu gibi İslâm yorumuna “Türk Müslümanlığı” diyoruz. Anadolu’da asırlarca yaşamış ve hâlâ yaşayan ve Şamanlık törelerini bile içinde barındıran bir “Türk Müslümanlığı” var. Saygıdeğer ve zararsız Müslümanlık, bu Müslümanlıktır. Bu kültürün ürünü Anadolu kadını başını türbanla ambalajlamıyor4 ama başı açık gezmiyor, hattâ Hristiyan inançlı ve Ermeni kökenli Anadolu kadını bile!5

Bu fikirlerimden sonra iki önemli hususa gelmek istiyorum. İki hususun sözcüsü durumunda olan da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Bunlardan birisi din ağırlıklı konuşmalar, yorumlar. Şunu herkes kafasına koymalıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti lâiktir. Yani devlet yönetiminde dinsel referansların yeri yoktur. Gerekli gereksiz İslâm’ın öne çıkarılması ve İslâmî referanslı (dayanaklı/kaynaklı) fikir ve eylemlerin öne çıkarılması sakıncalıdır. İslâmî (siz bundan sünnî-hanefî anlayın) referanslı söylem ve eylemler her gün artmakta ve AKP İngilizce ifadesiyle “creeping veya salami tactics” ile sinsi sinsi ucundan kıyısından kırparak lâik Cumhuriyeti eritmektedir. Dinin öne çıkarılmasının faturasını tüm uluslar hem ulusal hem de uluslararası platformlarda çok pahalıya ödediler. Sadece Hristiyanlığın Avrupa’daki faturası yeter de artar bile. Din savaşları düşünülsün. Varsıl İrlanda’da hâlâ Katolik Protestan çatışması var. Tümü çok yoksul ve çok geri İslâm ülkelerinde İslâm’ın gereksiz yere öne çıkarılması, yani İslâm’ın enternasyonal arenada boy göstermesi çabası ona sonra çok pahalıya ödeyeceği bir faturanın çıkmasına sebep olabilir. İslâm tezi zorunlu olarak Hristiyanlık antitezini hortlatır. Amerika’da bu tezin taraftarları vardır ve artmaktadır (şimdiden evrim teorisine karşı eyaletlerde etkinlik içindeler ve Avrupa’da da ayakları var.) İslâm’ın evrensel gücü XVI. Yüzyılda Kanunî Sultan Süleyman ile noktalandı ve bitti. Bizde hâlâ yağmur duası için bakan Binali Yıldırım elini göğe açarken Batı uyduları yakında bulutların yönünü değiştirip istediği yeri Nuh tufanına, istediği yeşil ülkeyi de çöle çevirebilecek. Batı derken 6 milyonluk ama nitelikli nüusu ile 60 milyon komşu Müslüman Araplara kök söktüren İsrail’i de kasdediyorum. Şimdiden böyle bir Müslüman-Hristiyan çatışmasının kısa zamanda kesin mağlûbunun Müslümanlar olacağını söyleyeyim. Sadece bu yazıyı yazdığım microsoft word programının gerisindeki beyin disiplini ve gücü muhteşem bir üstünlük sembolü. Ya evimin önündeki gülleri dahi uzaydan seçebilen Google earth program ve uydusu!

Bu din konusunu küçük ek ile şimdilik noktalamak isterim. Din çimentoymuş6. İyi de hangi yorumu? Sünnî mi Şiî mi? Hangi mezhep hangi tarikat? Alıngan ve saldırgan fanatik Müslümanlar kızmasın diye yukarda varsıl İrlanda örneğini verdim. Cepler dolu, damarda halis İrlanda kanı, kafada teslis inancı, ama haç çıkarırken başlama noktaları farklı, biri Katolik diğeri protestan, Her biri için diğerinin katli vacip, işte çimentonun meziyeti! İslâm dünyasından misâl vermeğe kalksam hangisini seçeceğimi şaşırırdım.

Şimdi yazımın bu son bölümünde Türklük için çok daha ölümcül bir virüse değinmek istiyorum. İnanılacak gibi değil ama gerçek şu ki, bu virüs programı topluma Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından enjekte olunmuştur. Ben Türk tarihinde, özellikle devşirme sadrazamların Türk kökenlilerden çok fazla olduğu Osmanlı tarihinde kendini coğrafya ile tanımlayan bir başbakan tanımıyorum. Şu iki noktayı da itiraf edeyim. Ben bir başbakanın ben Türk değilim diyeceğini (RTE aksinden yola çıkıyor daima, yani “Türk’üm!” demiyor, hele hele onun Atatürk versiyonunu) ve Türk toplumunun da bunu tepkisiz karşılayacağını asla düşünemezdim. İlginç, âdeta başımızda ithal bir başbakan var. Yarın, ben Türk değilim, Türkiye’nin lâz kökenli Türkiyelisi’yim derse hiç şaşmam! Bu çok ama çok tehlikeli bir gidiştir. Toplumsal mutabakat lâfını türban denen siyasal simge için kullanırken, asıl çimento olan Türklük inkâr olunursa (ki durum şimdi öyle) Sevr’i kendi elimizle Recep Bey’e hazırlatmış oluruz. Mademki Sevr’e dönecektik arada bu kadar insan kanı neden aktı? Denize döktüğümüz Yunan askerlerine de yazık oldu!

Sistemdeki Türklük unsuru üzerinden kumar oynayanlar, sistemden çıkan Türkçülük yerine neyin geleceğini, boşluğun ne ile dolacağını bilemezler. Türkiyeliler şunu bilsinler ki, Türkiye’nin başı derde girdiğinde on tane Arap din kardeşi yardıma değil ancak çapulculuğa gelir. Bir İngiliz ata sözü der ki, denenmişi denemek aptallıktır. Osmanlı atalarımız halifelik onlarda iken bile İslâm dayanışmasının sökmediğini gördüler. İş gene Etrak’a (=Türklere) düştü. Türkiye Etrak’ındır bu böyle biline. Türkiye mozaik değil, ortasında görkemli Türk pırlantası ve kenarlarında renkli taşlar bulunan dünya tarihinin muhteşem bir parçasıdır. Pırlanta her zaman pırlantadır ama garnitür taşlar pırlantasız bir hiçtir, şimdiye kadar oldukları gibi...

Bu “Türkiyelilik” fikrinin tutarsızlığı için basında güzel analizler çıktı. Toplamı bir kitap tutar. Tutarsız olan fikirlerin zararlı olmayanları ama çok zararlı olanları da vardır. Başbakanın Türklük ile oynaması, onarılması imkânsız sonuçlar doğurmaya başladı ve de devam edecek. Asıl, gerçek çimento olan Türklük için çok çaba harcandı. Erken Cumhuriyet özellikle bu çimentoya önem verdi ve başarılı oldu. Bu çimentoyu sulandırmaya Adnan Menderes başladı. Türklük çimentosunun son tağşişini ise Recep Bey tamamladı. Bu kadar çıkar gruplu ve böyle çimentolu bir bina küçük depremlere bile dayanamaz. Recep Bey’in otuz mozaikli panosu dağılırsa bir daha toplayamaz, iş gene “Türk’üm!” demekten mutluluk duyanlara kalır.

İmdi, Türkçülere teker teker birey olarak ve/veya organize bir biçimde kutsal bir görev düşmektedir. Ellerinden geldiği kadar antitürklük kampanyasına karşı koymalılar ve onu her zeminde çürütmeliler, durdurmalılar ve sonra da bu zihniyetin ortadan kalkması için işe koyulmalıdırlar, yılmadan ve usanmadan, tıpkı İsmail Gaspralı gibi. Umarım bir Atatürk nitelikliye gereksinme kalmaz! Ben pek öyle misyoner filân hususunu deve yapmam. Ama şunu söylemeliyim: Aramızda çok daha tehlikeli misyonerler var. Yukarda değindim, İngilizce “creeping veya salami tactics” kullananlar, yani sinsi sinsi ve ucundan kıyısından lâik sistemden kırparak şeriat düzenine sistemli ve kararlı bir katkıda bulunanlar.

Bilmiyorum şu “Türk-İslâm Sentezi Tezi” savunucu ve uygulayıcıları sentezin aldığı durumdan memnunlar mı? Tabiî Türklük tarafı ağır basanlar kara kara düşünüyorlardır. İslâm tarafı ağır basan ise memnundur ve belki de gerçek yerlerine yerleşmişlerdir bile... Ancak ne dönülmez akşamın ufkundayız ne de vakit çok geç. Ama Türklük yara aldı ve kan kaybetti. O da gerçek...

Son söz olarak da şunu söyleyeyim. Benim Türkçülük konseptim Atatürkçülük ile iç içedir. Yani Türkçülükten Atatürkçülük, Atatürkçülükten Türkçülük anlarım. Atatürk düşmanlığının bu denli aşırılaştığı başka dönem var mı? Şimdi değilse ne zaman Atatürkçü olacağız? Türk’ün kaleleri hep ateş altında, halkın en güvendiği kurum olan askeriye bile...

Düzeltme:

Orkun’un 94. sayısında yayınlanan “Tan olayı” adlı yazımın 27. sayfasında üçüncü sütünda alttan yukarı 7. satırdaki “imha” sözcüğünün doğrusu “ima” olacak.

DİPNOTLARI

1- Ben batı’dan, Batı denen coğrafyada oluşmuş ta Eski Yunan’dan başlayarak, Hümanizim’i, Rönesansı, Aydınlanma’yı, Sanayi Devrimi’ni vb. hazmederek, benimseyerek oluşmuş müşterek maddî ve Manevî müktesebat olarak, bunlardan oluşmuş bir “İyilik-Doğruluk-Güzellik- Kompleksi” olarak anlıyorum. Batı’da bu tanıma ve niteliklere yaklaşan insan tipi oldukça fazladır.

2- Burada kullanılan “millî” sözcüğü andatıcıdır. Türkçünün milliyetçiliği ile hiç ilgisi yoktur. Anlaşılması gereken, meram olunan fundamentalist (köktenci) bir şeriat düzeni anlayışıdır. Böyle kaypak zeminde oynayan bir öğretinin etikliği düşünülemez!

3- Semavî denen tek tanrılı dinlerin ilki olmasına rağmen Musevîlik bir kavim dinidir, nasyonalisttir.

4- Bu konuyu, yani baş örtme konusunu ben başka bir açıdan değerlendiriyorum. www.ergenakoncm.com adlı sitede “Türban Sorunu (!?)” başlığı altında konuyu işlemeğe başladım. Orkun okurlarım için şu kadarını şimdilik söyleyeyim. Baş örtme Tanrı emri değildir, tavsiyedir ve Arap toplmundaki o andaki özel bir durumla ve onun çözümü ile ilgilidir. Bazı nâhoş (güzel olmayan) olaylar olmasaydı o tavsiyeler de olmayacaktı. Meselâ o zaman hür kadınların kölelerden ve cariyelerden fark edilmesi için onların başının açık olmasını gerektiren durum olsaydı, tersi söz konusu olur ve hür kadınlar - fark edilmek için - başlarını örtmesinler, denirdi. Durum değerlendirmelerini ayrı düşünmek gerek. Nitekim Kur’an’daki kabilelerin istişare etmeleri söyleminden, İslâm istişareyi, danışmayı oradan da demokrasiyi öğütlüyor, destekliyor yargısını çıkarmak mantık hudutlarını aşar.

5- Bunun için ilginç bir misâl Osmanlı’da bir İngiliz Gelin adlı kitapta bulunmaktadır. Anadolulu bir Hristiyan Ermeni hizmetkâra başını bir türlü açtıramazlar.

6- Doğrusu Türkçülük yaptığını söyleyen bir partinin de dini çimento saymasını yadırgadım. Bu ne biçim seküler anlayış? Yoksa onların da mı gizli planı var?