1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türklük şuuru ve Atatürk

Yrd.Doç.Dr. Halit Dursunoğlu
DAHA ilk öğrenimimin ilk yıllarındaydım. Bir gün okul dönüşü eve geldiğimde dedemin evde olduğunu söylemişlerdi. Dedem, hayatımda çok önemli yeri olan bir insandı. Çünkü hayattaki ilk hocam dedemdi. Birçok ilki dedemden öğrenmiştim, birçok ilki onunla yaşamıştım. Dedemin okulla ilgili ilk sorularından biri, “Hangi dersi daha çok seviyorsun?” olmuştu. Biraz duraksadıktan sonra güzel hikâyeler, eğlendirici parçalar okuduğumuz dersimiz Türkçe aklıma gelmişti. Ben de “Türkçe” cevabını vermiştim. “Aferin, elbette en çok sevmen gereken ders Türkçe olmalı. Çünkü Türkçe bizim dilimiz, her şeyimiz”. O yıllar bu sözlerin bilincine varacak durumda değildim. Ancak, dedemin Türkçe hakkında söylediği sözleri her Türkçe dersinde hatırlar gibi olurdum. Dil şuurunu, Türkçe şuurunu kafama o yıllar farkında olmasam da ilk koyan dedem olmuştu.

Öğrenim hayatım boyunca, tatil dönemlerinde, soluğumu dedemin yanında alırdım. Tatilimi hep onun yanında, köyümüzde geçirirdim. 1906 yılında doğup, 14 Mayıs 2003’te vefat eden dedem; 25 yılı aşkın köyümüzde muhtarlık etmiş, eskilerin ifadesiyle “görmüş, geçirmiş”, sözü dinlenir, hatip, mert ve bilge bir insandı; en önemli özelliği bence bilge kişiliğe sahip olmasıydı.

Dedem zaman zaman, çoğu dinî içerikli, sorular sorardı: “Seni kim yarattı, kimin kulusun, kitabın ne, kimin ümmetisin, Peygamberimizin adı ne?...” Bu sorulara cevap verdikçe de dedemden hem “aferin”, hem öpücük, hem de yanından hiç eksik etmediği akide şekerlerinden alırdım. Bir sorusu dikkatimi daha sonraki yıllarda uyandırmıştı: “Kimin milletindensin?”. Ben de bu soruya cevap verirken “Halil İbrahim milletindenim.”, derdim. Dedem ise “Aferin; ama, bu konuda bir eksiğin var. Peygamberimiz, Halil İbrahim Peygamberin soyundan geldiği için Müslümanlar olarak biz de kendimizi onun soyundan görmekle iftihar ederiz; ancak, bizim soyumuz millet olarak Nuh Peygamber’e dayanır. Onun Türk adında bir oğlu varmış; işte biz onun soyundan geliyoruz. Onun için bize ‘Türk’ adını vermişler. Yani bundan sonra bu soruya cevap verirken ‘Türk milletindenim.’ demelisin. Nasıl ki bizim köyde bize ‘Dursunoğulları’ diyorlarsa, dünyadaki diğer milletler arasında da bize ‘Türk’ diyorlar.” Dedemin bu sözleri “Türklük” bilincini aldığım, du yduğum ilk sözlerdi.

Yaşım büyüdükçe dedemden daha fazla istifade etmeye başlamıştım. İfade yerindeyse kendisi “ayaklı kütüphane” gibiydi. Belki çok okumamıştı; ama, kendi ifadesiyle çok gezmiş, çok dinlemiş, her zaman kendinden büyüklerle oturup kalkmış, karşısına nerde bir ilim adamı çıkmışsa hemen dizinin dibine oturmuş, radyo aldıktan sonra ajansları, haberleri hiç kaçırmamış birisiydi. Mükemmel bir hâfızası vardı. Konuşulan her konuya temsiller getirmek, veciz sözler söylemek, ibret verici kıssalar anlatmak onun üslûbunun belirgin özellikleriydi. Osmanlı Türk kültürüne sahip birisi olarak, zengin bir kelime dağarcığı, akıcı bir konuşması vardı. Konuşmasını dinleyenler, ardından hep takdirlerini söylerlerdi.

Kendi ifadesiyle, Atatürk döneminde “babası şehit düşmüş, genç bir delikanlı” olan dedem, bugün birilerinin dediği gibi dilde değil özde “Atatürkçü”ydü. Atatürk dediği zaman, Atatürk denildiği zaman içlenirdi, gözleri dolardı, dalıp giderdi: “Ahh, nerde Mustafa Kemal”, “O kim… Bunlar kim…”, “O şimdi olsaydı…”, “Hey gidi Atatürk, hele mezardan kalk da bak ki, devleti şimdi kimler yönetiyor…”, “O da idareciydi, devlet reisiydi; bunlar da idareci…”, “O olacaktı da bunlar böyle olacaktı”, “Kesip attığı tırnak olamazlar.”, “O bütün dünyaya dur demişti, şimdikiler kendi içimizde olanlara dur diyemiyorlar”, “Bunlardan idareci mi olur?”, “Yazıklar olsun; bu memleketi ne hâle getirdiler...”…Devlet yöneticilerine ve meydana gelen olaylar karşısında onların tutumlarına dedemin sitemi hep böyle sözlerle olurdu.

Dedemin en önem verdiği konulardan birisi, millî bayramlarımızdı. Bayramlarda, köyden Erzurum’a giderken askerliğinden kalma elbiselerini giyer (yakasında çeşitli dönemlerde aldığı iki nişan ve Türk bayrağı vardı), tören alanına öyle giderdi. Uzun boyu ve sakalı ile asker elbiseleri içinde ihtişamlı bir duruş sergilerdi. O, kendi ifadesiyle “Allah’ın ona verdiği en büyük unvanı”, gaziliği tatmış birisiydi. Ermenilerle olan harbe katılmak için köyden gidenlerin arasına katılmış; onlar, henüz çok genç olduğu için, kendisine müsaade etmemişler. Ama o, bu dâvâsından vazgeçmemiş, Karaz Köyü yakınlarında onlara katılmış; onlar da ısrarcı olduğunu görünce aralarına almışlar. Giderken yanına aldığı dedesinin kesik kılıcı ve kamasıyla iki Ermeniyi yere sermiş. Hep derdi: “Hayatta gördüğüm en iyi ve en hayırlı iş, o işti.” Zamanının idarecileriyle olan ilişkileri neticesinde, onların da izinleriyle millî bayramlarımızda gazileri temsilen halka hitap ederdi. Çeşitli resmî bayramlarda yaptığı ateşli konuşmalar, çoğu zaman üst düzey yöneticilerin yaptığı konuşmalardan çok daha fazla alkış alırdı. O, bu konuşmaları kendi ifadesiyle “alkış almak için değil, halkı uyandırmak için” yapardı. Konuşmasının birinde kendisi ağlamış, dinleyicileri de ağlatmıştı. Bir Cumhuriyet Bayramı sonrası dedemi çok kızgın görmüştüm. Bu, alışık olmadığım bir durumdu. Çünkü o, bu bayramlarda çok neşeli olurdu. “Yahu, bu millet, nasıl bu kadar değişti? Bu bayramda Allah’a şükredip mutluluktan ağlamamız gerekirken, milletin bayram umurunda değil. Kimse Cumhuriyetin ne demek olduğunu, bugünlere nasıl geldiğimizi, Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu anlatmamış ki; bu millet bu bayramın değerini bile, kıymetini anlaya.” O günden bugüne dedemin bize bir vasiyeti olmuştur: “Oğlum, bu bayramlara muhakkak gidin. Yarın çoluk çocuğunuz olduğu zaman, onları da götürün. Bu bayramlar bizim bayramımız. Bu bayramlar, devletimizin ve milletimizin şeref günleridir; dünyaya Türklüğün sesini duyuran günlerdir. Bu bayramlar bize, atalarımızın kanlarından miras kalmış. Onların kanlarına, canlarına hürmeten bu bayramlara katılmalıyız, gitmeliyiz. Elimizde bayraklarla askerlerimizi, gençlerimizi çılgınca alkışlamalıyız. Allah’a dua etmeliyiz: ‘Yâ Rabbi, bu coşkumuzu, bu sevincimizi, bu bayramlarımızı ilelebet daim eyle. Devletimize, milletimize güç ve kuvvet ver. Düşmanlarımızı kahr ü perişan eyle. Başımızdan devletimizi, toprağımızdan askerimizi, üstümüzden şanlı bayrağımızı eksik etme!’”

Ardından devam ederdi: “Bu millet neler çekmiş, neler… Ayağımıza giyecek çarık, üstümüze giyecek elbise, karnımızı doyuracak yiyecek bulamıyorduk. Her türlü açlığın, perişanlığın, sefaletin, hastalığın olduğu bir dönemde; Allah, bu millete Atatürk’ü gönderdi. Milletin basireti bağlanmıştı, savaşlardan dolayı halk yorgun ve fakir düşmüştü. Atatürk işte bu durumdaki bir milleti ayağa kaldırdı ve dünyaya ferman okudu. Bu vatanın her karışına binlerce insan feda ettik. Bakma sen bu toprakların rengine. Eğer o akan kanlar kurumasaydı, olduğu gibi kalsaydı; bu toprakların rengi, kan rengi olurdu. Böylesine ağır bir bedelle alınan bu topraklar üzerinde yaşayan şimdiki nesiller öyle gaflet içerisindeler ki…”

Nerede, ne zaman konuşsa Atatürk’e rahmet okurdu. Atatürk’ü ve dönemini anlatırken geçmişin içinde yaşar, güzel hülyalara dalardı: “Atatürk’ü sevmeyen adam Türk olamaz. Atatürk’ü sevmeyen adamın Türklüğünden kesinlikle şüphe edilir. Atatürk’ün aleyhinde söz söyleyenin aslını araştırsan Türk olmadığı ortaya çıkar. Bu millet cahil. Kendi milletini tanısa, Atatürk’ün yaptıklarını bilse zaten kimseye kanmaz. Milletin cahilliğinden istifade edenler, ‘Atatürk şunu yapmış, bunu yapmış’ deyip onun hakkında yalan yanlış şeyler söylüyorlar; cahil olan halk da onlara kanıyor. Oğlum, Atatürk her şeyden önce bize Türk olduğumuzu belleten adamdır. Türk olduğumuzun şuuruna Atatürk’le varmışız. O olmasaydı, birkaç okumuşun dışında, kimse ‘Türk ne, Türklük ne?’ bilmiyordu. Hâlen daha çoğu adama sorsan milletinin adını söyleyemez. Nasıl ki Allah, Peygamberimizi âlemlere rahmet olsun diye göndermişse, Atatürk’ü de o günlerde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olan milletimize bir rahmet olarak göndermiştir. O olmasaydı, İngilizinnen, Fransızınnan, İtalyannan kim baş edebilirdi? Bir avuç Ermeni, bir avuç Yunan, bir avuç Rum bile bize kafa tutar olmuştu. Millet de o zaman savaşlardan dolayı aç, perişan ve sefil durumdaydı. Kimsenin savaşacak durumu, ayakta duracak hâli kalmamıştı. Anamgil, evde olan giyecekleri askerlere göndermişlerdi. Dışarıya çıkacak elbisemiz yoktu. Biri bir yere gidecek olsa, elbisesi olan birinden elbise alır da giderdi.; o da bulursa… Atatürk, bu milleti işte böyle durumlardan kurtardı. Allah’ın bu millete merhameti, Atatürk’e fırsat verdi de; o, bu milleti tek yumruk hâline getirdi ve bu ülkeyi kurtardı. Allah biraz daha ömür verseydi sen baksaydın; kaybettiğimiz toprakların çoğunu da alırdı ya.”

Bu sözler üzerine bir şeyler söylemek abesle iştigal olur. Dedemden bana miras kalan değerlerin hepsi de Atatürk’ün eserleri değil mi?

Son söz de yine dedemin sık sık söylediği bir cümle olsun: “Ahh, neyidim, Allah Atatürk’ü bir daha gönderecekti ki…”