1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

TÜRKLÜK BESTESİ

Yahyâ Bâlî
Târihçi, kültür araştırıcısı ve etimologlar, “Türk” kelimesine, müsbet görünüşlü mânâlar vermişlerdir. “Güçlü, kuvvetli, güzel, töreye bağlı, nüfûs artış oranı yüksek… ilh.” tarzında sıralanan bu “Türk” tedâîlerine “hür yaşamayı seven, istiklâlini azîz bilen, devleti ve vatanı uğruna seve seve can veren” ilâveleri mutlakâ yapılmalıdır.

Bir zamanlar, Türklerin Orta Asya’dan neredeyse bütün yönlere hicret edişlerini klimatik ve coğrafî sebeplere bağlama modası vardı. Hemen her târih kitabında, bu bahsin baş tarafına, kuruyan nehir ve göllerin, yaşanılan kıtlıkların hikâyeleri konurdu. Türk’ü tanıma yolundaki yeni adımlar ve varılan netîceler gösterdi ki, Türk göçlerinin en mühim sebebi “istiklâl” ve “vatan” merkezli endîşelerdir. Çünkü, yaradılışı itibâriyle Türk, bu iki mefhûmu mukaddes değerlerinin tepe noktasına asmıştır.

Dünyâ’da, hür yaşayabilmek için kıt’âlar boyu yolculuklara çıkıp, ulaştığı yerlerde yeni vatanlar tutan başka bir topluluk gösterilemez.

Türk’ün, uğruna kan akıtıp can verdiği bir başka mukaddesi de “devlet”dir. Vatan üzerinde müstakil devlet kurma fikri, Türklüğün zamân içinde aslâ değişmeyen ideâlidir. Bu ideâlden en ufak bir sapma, Türk’ün başına olmadık felâketleri getirmiştir.

Türk, târih sahnesine “at”la birlikte çıkmış, kayıtlara “atlı Türk” diye girmiştir. İlk bakışta biraz garîb gelebilir ama, at, Türk’ün hürriyet kaynağıdır. Çünkü o asîl hayvan, sırtına aldığı Türk’ü hep hürriyetin bulunduğu yerlere götürmüştür. At ile kazanılan hareket kâbiliyeti ve hız, Türk insanına kaybettiklerini çabuk buldurmuştur.

At kadar mühim bir başka hürriyet, istiklâl vâsıtası da “demir”dir. Türk, at ve demir, Merkezî Asya’nın en çok konuşulan ve birbirine yakıştırılan üçlüsüdür. Demirin sağladığı madde keskinliği, kılıçdan kaleme uzanan bir “Türklük Bestesi”dir.

Türk, komşuları gibi, kendini uzun ve kalın duvarların içine hapsetmemiştir. Onun etrâfı, çevresi hep açık ve engin ufuklu olmuştur. Çünkü, hürriyetin mekânına duvarla sınır çekmek, bizzat hürriyete halel getirir. Arada bir, Çin Seddi’ne özenen Türk idârecileri çıkmışsa da, yanlış hesap daha zihnin kapısından dönüp yerine avdet etmiştir. Bilge Kağan’ın, bu kabîl bir arzûsu, Tonyukuk adlı tecrübe ve bilgelik kayasına çarparak paramparça olmuştur.

Türk’ün hür yaşama sevdâsını dâima tâze tutan hasletleri arasında, dinî inancının ayrı bir yeri vardır. Önce Gök Tanrı Dini, ardından da İslâmiyet, insanın muhterem mevkiini bayrak yapan akîdelerdir. Paganizmi, putperestliği, insana veyâ hayvana tapmayı reddeden bu iki inanç sistemi, İslâmî deyişl e insanın “ahsen-i takvîm” üzre yaratıldığını söylemişlerdir. Elbette, Gök Tanrı Dini ile İslâmiyet, şekil ve ibâdet yönünden farklı yerlerdedir. Ancak, tek tanrı fikri ile insanın “kul” duruşu başta olmak üzere, özde büyük benzerlik ve yakınlıklar bulunmaktadır. Bir bakıma, Emevî kılıçlarının yapamadığını, bu inanç yakınlığı başaracak, Türk kitlelerini topluca İslâm’a dâhil edecektir. Küllî irâdenin çizdiği genel çerçeve içinde kullanılan cüz’î irâde, Türk’ün hürriyet ve istiklâl tiryâkîliğine bereket kaynağı teşkîl etmiştir.

İstiklâlinden mahrûm olduğu yıllarda, akıl sınırlarını zorlayan hareketlere imzâ atan Türk milleti, ya peşine düştüğü haysiyetli hayat tarzına tekrâr kavuşmuş, yâhut o uğurda hayâtından olnuştur.

Türk istiklâl târihinin pek çok destan üstü hikâyesi arasında, “Kür-Şad” adlı yiğitler yiğidiyle anılan söz yekûnu, bambaşka bir mevkide durmaktadır.

Kür-Şad, târihe mâl olmuş bir isim midir, yoksa Nihâl Atsız’ın romanında ve oradan hareketle Niyâzi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun nazma aktardığı sayfalarda gezinen bir hayâlî şahıs mıdır?

Kür-Şad adını san’atkâr îcâdı saysak bile, ortaya konan istiklâl aşkı ve harekete geçirilen celâdet rûhu, zamân ile mekânı şâhit gösterip hakîkat âlemine dâhil olmuşlardır. Ulaâbadlı Hasan’ı yok saymakla İstanbul’u Bizans’da bırakamayan şaşılık, Kür-Şad’ı da harflerinden yakalayıp Güneş’e balçık sıvamaya yelteniyor.

7. asrın başında(630), Çin hîle ve entrikalarına boyun eğip isitiklâlini kaybeden Doğu Kök Türk Devleti, şiddetli bir zulüm batağına sürüklendi. Türk siyâsî ve askerî kadrosunun ileri gelenleriyle Hükümdâr âilesinin sağ kalan mensupları, Çin pây-ı tahtına götürülüp zilletten beter bir hayâta mahkûm edildiler.

Orhun Âbideleri’nde, Bilge Kağan’ın billûr kelimelerle dile getirdiği “Çin’in tatlı sözü, yumuşak ipeği”nin Türk’ü getirip bıraktığı yer, tam mânâsıyla bir hacâlet kuyusu idi. İstiklâlini, devletini, vatanını, haysiyetini ve nihâyet insanlığını yitirmiş Türk olabilir miydi? Olsa bile, buna Türk demek doğru muydu? Çünkü, bu sayılan hasletleri bulunmayan canlıya, pek çok sıfat kondurulabilir ama, aslâ Türk denemezdi.

Çin’in bütün maksadı, eline geçen fırsatı olabildiğince değerlendirip, Türk soyunu ortadan kaldırmaktı. Bu minvâl üzre, çok cepheli ve geniş ölçekli bir Çinlileştirme programı uygulanmaya başlandı. Başşehire getirilen idârî kadro ve Hânedân üyeleri dışındaki Türkleri, Çin Seddi’nin sağlı sollu güzergâhına dağınık biçimde yerleştiren Çinliler, “parçala ve yok et!” esâsına dayalı asimile faaliyetine hız verdiler.

Esir alınan Doğu Kök Türk Hükümdârı Kieli Kağan, yaşanan bu felâketler serîsine dayanamadı ve 634’de kederinden öldü. Kieli Kağan’ın ölüm tarzını ve sebebini öğrenen Türklerden, hayatlarına kastedenlerin sayısı, her geçen gün artmaya başladı.

Ölüm, elbette istiklâle çâre değildi; elbette ölerek, kaybedilenleri kazanma imkânı yoktu. Ama, içinde bulunulan aşağılık durumdan kurtulmak isteyenler, “ölüm can simidi”ne sarılıyorlardı. Horlanmaya katlanarak yaşamaktansa, ölüme ilticâ etmek daha ehven görülüyordu.

Bâzı Türkler de, aralarında gizli haberleşme ağı kurarak zaman zaman ayaklanma hareketlerine girişiyorlardı. Fakat, Çinliler bu çeşit isyanları çok kanlı bir şekilde bastırıyor, sâdece fiile katılanları değil, çok uzakta duran ilgisiz, kendi hâlindeki Türk ahâliyi de imhâ ediyorlardı.

Türk’ün Orta Asya’daki en kavî ve ezelî düşmanı olan Çin, Türk’e rağmen büyüme, gelişme programını, daha kavmî asabîyetlerin ilk teşhîs edildiği devirlerden başlayarak, hiç aksatmadan uygulamıştır. Bu arada, şunu itirâf etmek gerekir ki, Çin’in bu hedefe doğru giderken en sâdık yardımcısı, Türk’ün ihmâlkârlığı ve gafleti olmuştur. Çinlinin tatlı sözüne, kadife kaplı dikenli tellerine çabucak inanıp-kanan Türk boyları, bunun cezâsını Çin esâretine girerek, azâba gark olarak çekmişlerdir. Türk’ün, düşmanını tanıma ve o yolda tedbir alma hususlarında, başarılı bir imtihân verdiği söylenemez.

Çin hâkimiyetine ve zulmüne karşı düzenlenen istiklâl mücâdeleleri arasında, adına yaraşır biçimde bir “ihtilâl” provası olanı, Kür-Şad’ın hazırlayıp tatbîke çalıştığı harekettir. Yalnız Türk târihinin değil, Dünyâ târihinin de en şanlı ve gür sesli istiklâl sevdâlarından birine imzâ atan Kür-Şad(veyâ Kie-Şi), Kök Türk kağanlarından Ye-Hu’nun oğludur. Ye-Hu, 588’de, Çinlilerle savaşırken hayâtını kaybetmişti. Dolayısıyla, Kür-Şad; tigin, yâni prens idi. Zâten, giriştiği mücâdeleye ağırlık ve mânâ kazandıran husus da burada yatıyordu.

Çinliler, Kür-Şad’ı, Saray’daki muhâfız birliğinde görevlendirmişlerdi. Bu görev, Kür-Şad’ın Çin Sarayı’nı yakından tanımasına ve Çin İmparatoru Tay-Çung(Li-Şih-Min)’un günlük programını iyi bilmesine yardım ediyordu.

Çin esâretine girmiş Türklerin münferit istiklâl denemeleri, her seferinde bastırılıyor, bu yolla netîce alınması zor görünüyordu. Öyleyse; hem çok ses getirecek, hem de başarıya ulaştığında kesin sonuç alacak bir hareket düşünülmeliydi.

Çin Sarayı’nda, İmparator’un yakınında bulunan Kür-Şad’ın zihninde şimşek gibi çakan düşünce, bu silsile ve mukâyeseden çıktı. İmparator, ânî bir baskınla esir alınırsa, Türklerin istiklâli üzerine her türlü pazarlık yapılabilirdi. İşler plânlandığı gibi gerçekleşirse, Çin Sarayı’nda esir bulunan Holuku Tigin, Türk Kağanı ilân edilecekti.

Kür-Şad, bu fikrini plâna, onu da fiile dökmek için, kendisi gibi Çin pây-ı tahtında yaşayan güvenilir otuz dokuz arkadaşı ile hazırlandı. Arkadaşlarının hepsi, Kür-Şad âyârındaydı. Yiğitlikte, istiklâl şuûrunda, Türk milletine duydukları aşkta, ancak birbirleriyle yarışabilen bu otuz dokuz cilâsun, Kür-Şad’dan gelecek işâreti beklemeye başladı. Her geçen dakîka, onlardaki istiklâl hissini daha bir keskin hâle getiriyordu.

İhtilâl hazırlığının en can alıcı noktası, Çin İmparatoru Tay-Çung’un rutin programını tâkib ile, yakalanabileceği yer ve zamânı tesbît etmekti. Bu maksatla toplanan bilgiler bir araya getirildiğinde, İmparator’un sık sık ve hep de aynı saatlerde tebdîl-i kıyâfetle şehirde dolaştığı anlaşılıyordu. Kür-Şad ve arkadaşları, İmparator’u böyle bir şehir dolaşması sırasında yakalamayı kararlaştırdılar.

639 yılının içinde, üzerinde anlaşılan günün gecesinde, bütün ince hesaplarını yapan kırk Türk yiğidi, yağan şiddetli yağmura, çıkan bora ve fırtınaya bakakaldılar. Çünkü, plân bozulmuştu. Çünkü, Tay-Çung(Li-Şih-Min), böyle bir havada tebdîl-i kıyâfetten de, şehirde gezinti yapmaktan da vazgeçmişti. Hâlbuki, Kür-Şad ile otuz dokuz arkadaşının yayları gerilmiş, okları hedefe fırlatılmıştı. Geri dönüşü olmayan bu yolda, kılıcı kınına sokmak olmazdı.

Nitekim, Kür-Şad ve ekibi: “Tay-Çung Saray’dan çıkmazsa, biz Saray’a gideriz!” dedi ve Kür-Şad’ın kılavuzluğunda Çin Sarayı’na dayandı. Muhâfızları püskürtüp içeri giren Kür-Şad ile arkadaşları, üzerlerine gönderilen takviye Çin kuvvetleriyle başa çıkamadılar. Vuruşa vuruşa Saray ahırına yürüdüler. Oradan seçip aldıkları atlarıyla Saray dışına çıktılar. Ne İmparator’u yakalayabildiler, ne de sürü hâlindeki Çin askerlerini uzaklaştırabildiler.

Çin başşehrinin yakınında akan Vey Irmağı sâhiline kadar dövüşerek ulaşan Kür-Şad ve arkadaşları, kendilerini tâkib eden muazzam sayıdaki Çin ordusunun kılıç ve okları altında birer birer can verdiler. İçlerinden kurtulan olmadı.

Kür-Şad, istiklâl ateşinin Türk semâsında yandığını belki göremedi ama, Çin zulmünün biraz olsun gevşemesine vesîle oldu. Bu kabîl başka hareketlerden çekinen Çin idâresi, Türkleri daha kalabalık gruplar hâlinde bir arada tutmaya çalıştı. Bu da, Türklük şuûrunun canlı ve diri tutulmasına vesîle oldu.

İkinci Kök Türk Devleti’nin sağlam temeller üzerinde binâ edilerek kuruluşunda, çok kavî bir Kür-Şad harcı bulunmaktadır.