1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Türklerde Devlet ve Devlet Adamının Vasıfları (2)-

Muammer Yılmaz
Tarihimizi tetkik ettiğimiz zaman, ülkenin başında kuvvetli, şahsiyetli liderlerin bulunduğu devirlerde, milletimiz büyük başarılar elde etmiştir. Aksi ise ülkenin ve milletin felâketine sebep olmuştur. Tepeden inenler bırakın devleti, iki koyunu bile güdemezler. Cücelerden yüce görevler beklenir mi?

Diğer yandan lider, kadrosunu kurarken ilme ve ilim ehline (de) değer vermelidir. Çünkü ilim, sahibini zulümden, hak yemekten alıkor. Kendisini Yüce Yaratıcı’ya daha da yaklaştırır.

Türklerde devlet gemisinin kaptanı bilgidir. “Bilgi” ve “Bilge” sahibi olma, Türk devlet adamlarının başta gelen ve önemini hiçbir zaman kaybetmeyen özellikleriydi. Türkler, devletin gücünü ve devamını hakanın ve vezirlerin “bilgi” derecesi ile ölçerlerdi. Sadece Hakan/Kağanların bilgi sahibi olmaları yetmiyordu. Onların etrafındaki büyük memurların ve komutanların da bilgili olmaları şartı vardı. Nitekim Orhun Kitabeleri’nde “Bilge bilmez kişiler bilmedikleri için daima felâket ve yenilgilere sebep olmuşlardır” denilmektedir.

Devleti idare eden ve o makama oturmakla “ateşten gömleği” giymiş olan devlet adamlarının vasıf ve vazifeleri sayılamayacak kadar çoktur. Türk-İslâm düşünürü Fârâbî, bu vasıfları “Devlet Adamı anlayışı” adlı yazısında şu nefis cümlelerle anlatır:

“Devlet adamı (lider) sosyal bünye olarak memleketini, insanını bütün hususiyetleriyle tanımalıdır. Zalim olmadığı gibi, gafil de olmamalıdır. İdare-i maslahatçılğı fazilet saymamalıdır. İç çekişmelere kendisini kaptırarak ana hedefleri unutmamalıdır. Müşavirlerini ve mesai arkadaşlarını, haysiyetli ve şahsiyetli insanlardan seçmelidir. Paraya, mala-mülke değer vermemelidir. Büyük azim ve irade sahibi olmalı, lüzumlu addettiği şeyleri yapmakta cesur davranmalı, küçük ruhluluk göstermemelidir. Zeki olduğu kadar da hayâl kudretine sahip olmalı, hayâllerini gerçekleştirecek yüreğe ve idareye sahip olmalıdır...”

Türk milletini diğer milletlerden ayıran temel felsefede hükmetmek yerin hizmet yarışı yatar. Hükümdar gücünü Yüce Yaratıcı’dan ve kadirşinas halkından aldığından birinci derece sorumludur. Orhun Abidelerinde Bilge Kağan şöyle seslenir:

“Varlıklı, zengin bir m illet üzerine oturmadım. İçte aşsız, dışta çıplak, düşkün, perişan millet üzerine oturdum. Küçük kardeşim Kültiğin’le konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye Türk milleti için gece uyumadım. Gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kültiğin’le iki şad (vezir) ile öle yite kazandım. Öyle kazanıp bütün milleti ateş su kıldım. Ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin, az milleti çok kıldım.”

Bilge Kağan bu satırlarda milletine hizmet etmenin gurur ve heyecanını ifade ederken, devlet adamlarımıza da en güzel telkini yapıyor.

Halka hizmet, Hakk’a hizmet anlayışı bütün Türk hükümdarlarının ortak yanlarıdır. Yusuf Has Hacib, Kutadgu-Bilig’inde bu durumu ne güzel izah eder: “Hakk’ın yükünü yüklenmiş olan kişi düşünerek hareket etmelidir. Çünkü toplum içinde sorumlu olan kişi odur. Eğer lider bir meşale gibi yanıp halkı ışığa boğmuyor, açları doyurup, çıplakları giydirmiyor, bütün bunların çaresi o iken, ilgilenmiyorsa, Tanrı bunun hesabını ondan soracak, sevinme ve avunma yeri olan cennetinden mahrum edecektir.”

Halkını iyi tanıyan lider, peşinde koşacak, ona güven verecek, onun gösterdiği yolda mutluluğu yakalaycak insanlardan farklı bir hayatı tercih etmelidir. Bunun için de yediğinden içtiğinden bindiği arabaya kadar dikkat etmelidir. Sokakları aç insanların kol gezdiği topluluklarda lider, lüks ve sefahat içinde yaşamamalıdır. Böyle bir durum, liderin gözden düşmesine neden olur. Peygamberimiz; “Hepiniz çobansınız, hepiniz güttüğünüz (idareniz altındakilerden) sorumlusunuz” derken bu gerçeği ne güzel açıklar.

Attila, çok büyük imkânlara sahip olmasına rağmen, ağaçtan oyulmuş tabak, çanaklardan yiyip içiyordu. Aynı dönemde Roma imparatorları ve etrafındakiler ise debdebeli bir hayat yaşıyorlardı. Süslü elbiseleri, yaşama tarzı Attila’yı etkilememiş, geldiği nokta hiçbir zaman başını döndürmemiştir.

Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’e Ford firması bir otomobil hediye etmek ister. Abdülhamid, hediyeyi sunan zatı yanına alarak sarayın penceresi önüne getirir ve caddede koşturan kalabalığı göstererek:

“-Bakın benim tebaam, atla, paytonla ve yaya gezerken, ben sizin hediye edeceğiniz arabaya binemem” diyerek hediyeyi nazikçe reddeder.

Bu sorumluluk nereden geliyordu? Devleti idare edenler örf ve âdette atalarını; ölçüde, İslâmı hayatlarına hayat yapmışlardı. Gözlerinin ve gönüllerinin renkli ışığı Hz. Muhammed, kılavuzları Kur’andı. Leon Cahun diyor ki:

“Çağdaş krallar, kendi milletlerine kan kustururken, Türk devlet başkanları, hayattaki ödevlerinin, açları doyurmak, çıplakları giydirmek ve fakirleri refaha kavuşturmak olduğuna inanarak, milletine hizmet ederler. Bu amaçla Türk hakanları, yerine getirilmesi gereken görevleri dolayısıyla gece uyumaz, gündüz dinlenmek nedir bilmezler. Türk ismi ve millî başarı için, gece-gündüz uğraşır didinirler. Türk hakanları, sadece ve sadece kendi milletinin refahını düşünürler...”

Yönettiği insanları mutlu etmek için, gecesini gündüzüne katan ve bunun bilincinde olan, dünya tarihinin en büyük ve en muhteşem devletini kuranların Selçuklu-Osmanlı yaşayışları sade, oturdukları yer bir çilehane gibidir. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey “Allah’ın evi (cami) yanında kendime köşk yapmaktan hicap duyarım” derdi. Büyük yollar boyunca yolcuların meccanen (bedava) kalmalarını sağlayan ve muazzam medeniyet âbideleri olan kervansarayların bânileri, kendileri için Konya’da ancak kerpiç konaklar yapmışlardır. Bu yüksek ananeye sadık olan cihan hükümdarı Osmanlı sultanları o muhteşem camiler yanında mütevazı Topkapı Sarayı’nda oturmakla Türk milletine has feragatın tam örneğini teşkil ediyordu.

Topkapı Sarayı’nı gezenler, bilhassa yabancılar çelişik duygular içinde ayrılırlar. Üç kıt’a, yedi iklime yayılan ve şefkatli kolları 20 milyon 840.000 kilometre kareye ulaşan “Güneş Ülke”nin sorumlu ve yetkililerinin böylesine sade ve mütevazı hangarda yaşadıklarına ve bu çilehaneden dünyaya nizam verdiklerine bir türlü inanmak istemezler, hayretten hayrete düşerler.

Kıt’aları yastık, denizleri çarşaf, çağları da tahteravalli yaparak dünyaya hükmedenlerin yalnız yaşayışlarında değil, giyinişlerinden yemek yiyişlerine kadar bir sadelik, bir tevekkül göze çarpar. Öyle ki çoğu normal bir aile hayatı yaşayacak vakit bile bulamamışlar, ömürleri savaş meydanlarında, at sırtında geçmiş; kimisi çadırda, kimisi de saraydan çıkmamasına rağmen üzüntüsünden felç olarak ölmüşlerdir.

İslâmiyetle bu kadar hemhâl olan, ilây-ı Kelimetullah uğrunda durmadan çalışan Fatih’in Trabzon’un fethi sırasında Sare (Saray) Hatun’a verdiği cevap; ”Hey Ana, bu zahmet din yolunadır. Bizim elimizde İslâm’ın kılıcı var. Bu zahmete katlanmazsak bize Gazi demek yalan olur.”

Devleti, sıhhat gibi en büyük mutluluk ve bahtiyarlık addeden, saltanatın bir cihan kavgası olduğunu söyleyen, dünya imparatorlarını atının üzengisi önüne çöktüren ve;

“Bütün dünya benim olsa gamım bitmez nedendir bu

Çün ezelden hak-i gamla mezc edilmiş bedendir bu”

diyen Kanunî; Koca Sinan’a Süleymaniye’yi İstanbul’un yedi tepesinde inşa ettirirken kendisi de mütevazı bir sarayda yaşar. Buna rağmen ataları gibi cihan hâkimiyetinden asla vazgeçmez; yine bütün dünyayı ister. Ancak idare ettiği halka olan sorumluluğunu da hiçbir zaman unutmaz.

Yine Kanunî hasbahçesindeki nar ağacının karıncalar tarafından istilâ edilmesi üzerine, karıncaların öldürülmesi hususunda

“Dırahtı (ağacı) sarmış olsa karınca

Zararı var mı karıncayı kırınca”

mısralarıyla Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’den fetvâ isterse de

“Yarın divanına Hakk’ın varınca

Süleyman’dan alır hakkın karınca”

diyerek red cevabı alır. Yine Kanunî, toprağa Ebussuud Efendi’den aldığı fetvalarla beraber gömülmeyi vasiyet eder. Fetvayı veren Ebussuud ise “Ulu Divan”da hesaba çekileceği için hüngür hüngür ağlar.

Hakla hükümdar arasındaki fark, yetki ve sorumluluktadır. “Ateşten gömlek” olan o sorumluluk, düşündükçe hayatı zehir eder; geceleri uyutmaz, kıvrım kıvrım kıvrandırır; yaktıkça yakar. Dahası da “Ulu Divan”da yaptıklarının santim santim hesabı vardır. Bu mesuliyet ve görev aşkı; ‘“Keşke şöyle ot olsaydım; bir keçi yeseydi ve sonra insanlar tarafından yenseydim”, “Dicle’de bir kurt koyunu parçalasa benden sorulur” diyen, sırtında un ve kerpiç taşıyan, adaletin kalesi Hz. Ömer’e dayanır ve kademe kademe zamanımıza ulaşır, onu da geçer...