1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

“Türkiye’yi esir ülke yaptırmayız”

Mustafa Çınkı
"VATANIN BÜTÜNLÜĞÜ, MİLLETİN BAĞIMSIZLIĞI TEHLİKEDEDİR. MİLLETİN BAĞIMSIZLIĞINI YİNE MİLLETİN AZİM VE KARARI

KURTARACAKTIR."

YORULSANIZ DAHİ BENİ TAKİP EDECEKSİNİZ.

Mustafa Kemal ATATÜRK

EMPERYALİZM yaşamak için; kolayca hammaddelerine, verimli tarım alanlarına el koyacağı, insan kaynaklarını bedava yada ucuz işgücü olarak sömürebileceği yeni ülkeler bulmaya zorunlu. Bulunan yeni sömürgeler, kurulan yeni koloniler, Batı’nın fabrikalarında üretilen fazla mallardan kurtulduğu, iyi kâr bırakan bir pazar da oluşturuyor. Kurulan yeni sömürgelerde; Batılılar ve Batılı şirketler vergi ödemiyorlar, her türlü gümrükten muaflar, sömürge içinde elde ettikleri kârları serbestçe ülkelerine transfer ediyorlar, sömürge ülkenin şirketlerine özelleştirme adı altında bedava el koyuyorlar, Batılı şirketleri ve şahısları sömürge ülkenin yargılama hakkı yok. Ticarî ihtilâflar uluslararası mahkemelerde (tahkim) yine Batı lehine çözümleniyor. Sömürge ülkenin finans sistemi; JP MORGAN, CITI, HSBC gibi kara para imparatorluklarına teslim ediliyor. Ve Batı, sömürge ülkelerde sınırsız bir şekilde toprak alım hakkına sahip kılınıyor. Küreselleşme söylemleri altında Emperyalizmin orduları, ülkeleri alınabilir ve satılabilir, ticarî metalar hâline dönüştürüyordu. Şimdilerde ele geçirilmiş kafalar fizik bedenlerini kendilerini aşağılayan Batı’ya taşımak üzere bir taraftan elçilik önlerinde vize için beklerken, ülke topraklarının yabancılara satışına onay veriyor, diğer taraftan Avrupa Birliği kapısı önünde usturuplu fırçalar yerken, sahiplerinin seslerinden ihanet makamında ve ellerinde beyaz bayraklarla "artık dünyada sınırlar kalkmıştır" şarkısını terennüm ediyorlar ve ülkeyi parçalayacak, adalet hissini, ulus ve vatan bilincini kökünden sarsan yasal düzenlemelere imza atıyorlar.

AFGANİSTAN

"Kabil Kolonisi"

11 Eylül olayının ardından daha henüz bir ay geçmemişti ki ABD, Afganistan’ı vurmaya başladı. Anglo-Amerikan ittifakının Hitler’i kıskandıran liderleri George W. Bush ve Tony Blair Afganistan’a yapılan müdahalenin "hukukî temelde alınmaması gerektiğini" vurgulamaktaydılar. Afganistan müdahalesinde kullanılan ülkelerin liderleri de bu saldırıya "kanıtın hukukî incelemeden geçip geçmemesi önemli değil" diyerek destek vermek zorunda bırakılıyorlardı. Günlerce yapılan bombardımanlarda silâh şirketleri ve orduların mühimmat ve silâh stokları eritiliyor, boşalan stokların doldurulması silâh şirketlerine inanılmaz kâr imkânları sunuyordu.

Afganistan’da ise; açlık ve yoksullukla savaşan insanlar, başlarına nelerin geldiğinin farkında olamayacak, anlayamayacak kadar da eğitimsiz ve kaderciydiler.

Anglo-Amerikan sömürgeci güçler, bir taraftan sanal düşman Usame Bin Ladin’i bombalarla yarattığı ölümlerde ararken, diğer taraftan da Hamit Karzaî’yi Afganistan’ın başına getirmişti. Çokuluslu şirketlerin ücretli ve sadık işbirlikçi bir hizmetlisi olan Karzaî ve hükûmeti yangından mal kaçırır gibi acelecilikle, Afganistan’ı koloni hâline getirecek bir dizi yasal düzenlemeyi hayata geçirmiş, dünya siyasî ve ekonomi tarihine Cecil Rhodes’i kıskandıracak şekilde Kabil kolonisini eklemişti.

Karzaî ve çetesi bir yıl gibi kısa sürede;

• Afgan şirketlerinin yüzde 100 oranında yabancı yatırımcılar tarafından satın alınmasını mümkün kılan, 30 yıla kadar kiralama hakkı tanıyan ve yabancı yatırımcıların Afganistan’da elde ettikleri kârı istedikleri zaman yurt dışına çıka rmalarına imkân sağlayan "yatırım kanunu" çıkardı,

• Afgan anayasa taslağına yabancıların sınırsız bir şekilde taşınmaz mal almalarına olanak sağlayan maddeler koydu,

• Yabancı yatırımcılar için sekiz yıla varan vergi muafiyeti getirdi,

• Gümrük işlemlerini neredeyse ortadan kaldırdı,

• Kamulaştırma uygulamalarında yabancı yatırımcıların sözde haklarının korunması için üstün önlemler aldı,

• Ticarî ihtilâfların uluslararası mahkemelerde görüşülmesini (tahkim) mümkün kıldı.

IRAK

"Bağdat Kolonisi"

Irak, Körfez Savaşı’nın ardından üçe bölünmüş ve Birleşmiş Milletler tarafından sürekli denetlenmekteydi. Birleşmiş Milletler Başdenetçisi Hans Blix bu ülkede biyolojik ve kimyasal silâhların bulunmadığını rapor etmesine rağmen; ABD Irak’ın elinde biyolojik ve kimyasal silâhlar olduğu, Usame Bin Ladin ile Saddam ve 11 Eylül saldırısı arasında bir bağ bulunduğu iddiasıyla, Irak’ı işgal ediyordu. Üstelik bu işgale ve Saddam’ın alaşağı edilmesine Birleşmiş Milletler onay da vermemişti. ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin birinci yıldönümünün hemen ardından yaptığı açıklamalar ise Irak’ta biyolojik ve kimyasal silâh olmadığı, CIA istihbaratının yanlış olduğu doğrultusundaydı. Irak’ta kitle imha silâhları yoktu, ancak; ABD Irak’ta kitle imha silâhları kullanmıştı ve Irak topraklarında belki de tüm Orta Doğu’yu etkisi altında kavuracak azaltılmış uranyumlu silâhların radyoaktif kalıntıları ilâç şirketlerine inanılmaz kar fırsatları sunacak radyoaktif ışıma yaparak, ölüm ve soykırımla yayılıyordu. İşgalin üzerinden geçen bir yılın ardından Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri kerhen de olsa cılız bir sesle; Irak’ın işgalinin hukuksuz olduğunu fısıldamaktaydı.

Saddam’ın sarayına yerleşen ve Ebu Gurayp kampında Pentagon’un sapık talimatnamelerinde yer alan; insan haklarına ve ahlâka mugayir sistematik muamelelerin insafsızca uygulanmasına nezaret, aşağılık porno filmlere yönetmenlik yapan Amerikan İşgal Komutanlığı ise diğer taraftan;

• 12 sayılı emriyle; tüm gümrük tarifelerini ve Irak iç pazarını koruyan her türlü kısıtlamaları kaldırıyor,

• 37 sayılı emriyle; yerli halka %15’lik tek tarifeli bir gelir ve kurumlar vergisi uygulamaya koyuyor,

• 39 sayılı emriyle; tüm kamu kuruluşlarının %100 yabancı mülkiyetine yol açacak biçimde özelleştirilmesini, kârların 40 yıl süreyle vergiden muaf tutularak ülke dışına transferlerini sağlıyor,

• 40 sayılı emriyle; devlet bankalarının tümünü JP Morgan’ın denetimine sokuyordu. (Türkiye, Morgan tarafından hazırlanan Özelleştirme Ana Plânını uygulamaktadır.)

2003 yılının Temmuz ayına geldiğimizde, Anglo-Amerikan güç ve sermayesinin Bağdat Kolonisi de tamamlanmış ve işgal kuvvetlerince bir MI6 ve CIA ajanı olan Saddam’ın eski doktoru ve adamı İyad Allavî, kolonyalizmin bölgede sindirilmesine yardımcı olacak ince ayardan sorumlu başbakan olarak atanmıştı. Tıpkı Afganistan’da Karzaî’nin atandığı gibi.

TÜRKİYE

“Lütfen Yandaki Boşluğu Doldurun................................”

2001-2003 yılları arası oligarşik finansal gücün Küreselleşme, özgürlük ve de demokratikleşme kisvesiyle tedavüle sürdüğü askerî emperyalizm; yeni ve her türlü hukuksuzluğun hüküm sürdüğü 21. yüzyıl kolonilerinin kapılarını aralarken, ülkemizde de Afganistan’da ve Irak’taki işgal güçlerinin silâhla, zorla dayattığı ve bu ülkeleri talan yerine çeviren yasal düzenlemeler; IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar ve çokuluslu yada ulusötesi şirketlerin talimatlarıyla bir bir uygulamaya konuluyordu. İşin garip tarafı zamanlama Irak’ta yapılan değişikliklerle senkronize bir durum da arz etmekteydi. Nitekim; Irak işgal komutanlığının Irak için verdiği her emrin ardından Türkiye’de Irakta verilen emrin içeriğine benzer bir yasa çıkarılıyordu. Bu yasaların ilki 5.6.2003 tarihinde kabul edilen 4875 no.lu Doğrudan Yabancı Yatırımlar Yasasıydı ve bu yasa ile aynen işgal altında olan Afganistan’da ve Irak’ta olduğu gibi can parçamız Türkiyemizde de;

• Yabancı yatırımcı ile yerli yatırımcı eşit kılınıyor,

• Yabancı yatırımların kamulaştırılması veya devletleştirilmesi zorlaştırılıyor,

• Yabancı yatırımcı Türkiye’den elde ettiği kârı ve her türlü nakdî kıymeti hiçbir sınırlama olmaksızın yurt dışına serbestçe transfer edebilme, Türkiye sınırları içinde sınırsız biçimde taşınmaz (arsa, arazi, emlâk) mülkiyeti ve sınırlı aynî hak elde edinebilme hakkına kavuşuyordu, ayrıca;

• Yabancı yatırımcı dışarıdan işçi getirebilecek ve ihtilâflarını bağımsız Türk mahkemelerinde değil uluslararası mahkemelerde (tahkim) çözecekti.

Anılan yasayla getirilen, yabancı yatırımcıya sınırsız taşınmaz mülkiyet edinme hakkının önündeki bazı kanunlarda (Köy Kanunu ve Tapu Kanunu) yer alan sınırlama ve yasaklama şeklindeki engeller de 3.7.2003 tarihinde kabul edilen 4916 sayılı kanunla ortadan kaldırılıyor ve aynı zamanda bu kanunla hazineye ait taşınmaz malların yabancılara satışı da mümkün hâle getiriliyordu. Üstelik ülkemizdeki yasal düzenlemelerin Afganistan ve Irak’ta uygulamaya konulan yasal düzenlemeler ve İşgal kuvvetleri talimatlarından fazlası da bulunuyor. Meselâ; AB ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması, devletimizin üniter yapısına kasteden, İkiz yasalar olarak bilinen ve Birleşmiş Milletler sözleşmeleri, ülkemizi 81 adet koloniye bölecek kamu yönetimi temel yasası...

Şimdilerde Afganistan ve Irak’tan eksik yanlarımızdan biri; yabancılara vergi muafiyeti sağlamamış olmamız. Yakın bir gelecekte yabancı yatırımcılara vergi muafiyeti sağlayacak bir yasa devreye girecek, gecikmiş olmanın verdiği üzüntü ise yine eş zamanlı kurulacak yatırım promosyon ajansı tarafından dağıtılan promosyonlar ile giderilmeye çalışılacak.

Afganistan ve Irak’ta görmeye alıştığımız ve 1 Mart 2003 tezkeresiyle reddedilen ABD askerleri, uçakları, gemileri ve silâhlarından oluşan ve bizlere işgal edilmişlik hissi verecek görsel araç ve gereç esas eksikliğimizde; Dışişleri Bakanlığımızca yayımlanan (01.09.2004) ABD’ne ait Destek Hamulesinin İthal/İhraç ve Ülke İçi Nakil ve Tevziine Dair Tebliğle gideriliyor. Bu tebliğle; İstanbul, İzmir, İskenderun, Yumurtalık, Antalya, Aksaz/Karaağaç, Ağalar (sadece mühimmat için) deniz limanları (7 liman), Esenboğa (Ankara), Atatürk (İstanbul), Çiğli (İzmir), İncirlik (Adana), Antalya, Aksaz/Dalaman (Muğla) hava limanlarımız (6 hava limanı); ABD ordularına ait; silâh, mühimmat ve ana teçhizat, gizli mahiyetteki silâh, mühimmat, teçhizat ve malzemenin ithal/ihraç ve ülke içi nakil ve dağıtımına izin veriliyordu.

SON SÖZ

"Geldikleri Gibi Gidecekler"

Biraz önce Türkiye deyip yanındaki boşluğu doldurun demiştik ya, siz boşluğu doldururken aklımıza, şimdilerde millî eğitim müfredatından sökülüp atılmaya çalışılan, başta Türk Ulusunun olmak üzere, tüm mazlum ulusların büyük önderi Mustafa Kemal düştü.

Hani SARI PAŞA 13 Kasım 1918 günü, Adana treninden inip Haydarpaşa Rıhtımına yöneldiğinde; zafer bayraklarıyla donanmış 55 parçalık düşman donanmasının İSTANBUL LİMANI’na girişini görmüştü ya, hani Türkün boynu bükük, "hani İstanbul, hani Anadolu Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin, Levantenlerin velhasıl Palikaryaların zafer çığlıkları altında inlerken, papazlar, hahamlar, patrikler zaferlerini kutsuyorlardı ya... Düşünmeden Efeleri, Seymenleri, Dadaşları, Reisleri ve başlarına gelecekleri,

İşte zamanın durduğu o an, dikilmişti Paşa, sırtını Asya kıtasına, Anadolu’ya verip karşısındaki 55 parçalık İtilâf donanmasına. Mangal yüreğinde onur vardı, bakışları Malazgirt’ten gerilen bir yayın attığı okun keskinliği ve sertliği ile İtilâf donanmasının zırhlarını deliyordu. Kılı dahi kıpırdamadı. "GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER!" dedi. Sarı Paşa, Conkbayırı’ndan, Anafartalar’dan haykırır gibi zaman tekrar işlemeye başladı. Ve kahredici korkusu düştü palikaryaların yüreklerine, yiğit efelerin, seymenlerin, reislerin, ve dadaşların.

İzmir İktisat Kongresi’nde Lord Curzon’u ve onun temsil ettiği emperyalizmi paçavraya çeviriyordu tüm aydınlığıyla. Bir kâğıt gibi buruşturup atıyordu çöplüğe LOZAN’da kurulan hain pusuları ve soruyordu Mustafa Kemal ulusuna;

“...Bir devlet ki yurttaşına koyduğu vergiyi yabancılara koyamaz, bir devlet ki gümrükleri için rüsum muamelesi ve saire tanzimi hakkından men edilir, bir devlet ki yabancılar üzerinde yargılama hakkının tatbikinden mahrumdur. O devlete bağımsız denilemez... Hayatını teminden âciz olan bir devlet bağımsız olabilir mi ?”

Elbette olamazdı.

Emperyalizmin uşağı Yunanı denize döktüğü yerden, İzmir’den ulusunun tüm asaletiyle mağrur bir Türk, Atatürk haykırıyordu dünyaya ve bu gün, gün gibi aşikâr olan ihanete;

"Mazide, Tanzimat devrinden sonra ecnebi sermayesi müstesna bir mevkie malikti. Devlet ve hükümet ecnebî sermayesinin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye buna muvafakat edemez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız!"

"... Bu umde (prensip) icabı bütün cihan bilmelidir ki, artık Türkiye halkı; hâkimiyetini hiçbir şahıs ve makama veremez. Hâkimiyet demek şeref demek, namus demek, haysiyet demektir. Bir milletin bu evsaf-ı medeniye ve insaniyesinin terkini talep etmek onu insanlıktan çıkarmak demektir."

İhanetin teslim aldığı, tarih şuurundan yoksun olanlar, Vahdettin’in İngiliz Muhipleri Cemiyeti ve rahip Frev’e telimiyetini maharet sayanlar, Mustafa Kemal’i kitaplardan çıkarınca Türkiye Cumhuriyetini teslim alacaklarını umdular. Türk milletini AB şekeriyle, küreselleşme lolipopuyla, özgürlük ve istihdam cikletiyle köle olarak çigneyebileceklerini, kendi yarattıkları öcü yada umacılarla korkutup sindirerek, Türk yurduna Afganistan ve Irak gibi el koyabileceklerini sanıyorlar. Oysa onlar unuttular ve hırsları gözlerini kör etti. Onlar görmüyorlar. Oysa bugün her Türk bir Mustafa Kemal ve Conkbayırı’ndan, Anafartalar’dan, İnönü’den, Sakarya’dan, Kocatepe’den, İzmir’den, Hatay’dan, Trabzon’dan, Sivas’tan, Erzurum’dan, Bursa’dan, Balıkesir’den, Telafer’den, Kerkük’ten velhasıl Anadolu’dan, velhasıl Misak-ı Millî’den her gün çoğalan Mustafa Kemaller haykırıyor! Sürekli yükselen ve duyan hainleri titreten bir sesle; "TÜM DÜNYA BİLSİN Kİ BURASINI ESİR ÜLKE YAPTIRMAYACAĞIZ"

ARKADAŞ! YURDUMA ALÇAKLARI UĞRATMA, SAKIN.

SİPER ET GÖVDENİ, DURSUN BU HAYÂSIZCA AKIN.

DOĞACAKTIR SANA VA'DETTİĞİ GÜNLER HAKK'IN

KİM BİLİR, BELKİ YARIN, BELKİ YARINDAN DA YAKIN